Türkiye’yi bekleyen fırsatlar




Yüklə 332.89 Kb.
səhifə5/7
tarix22.02.2016
ölçüsü332.89 Kb.
1   2   3   4   5   6   7

WWF-TÜRKİYE DOĞAL HAYATI KORUMA VAKFI BAŞKANI Akın Öngör
Çağdaş birey olmanın yolu insanlığa katkıdan geçer”
Akın Öngör, Koç Bilgi Grubu’nun oluşturduğu Yeşil Bilgi Platformu’na verdiği söyleşide şu mesajı vurguladı: “Yaşadığımız toplumda geride durup da başkalarının, devletin bir şey yapmasını beklersek, çok zengin olabiliriz, çok güzel veya yakışıklı olabiliriz ama çağdaş bir birey olamayız. Sadece bulunduğumuz küçük topluma değil geniş olarak insanlığa, doğaya, çevreye katkıda bulunmalıyız”
Uzun yıllarını özel sektörde yönetici olarak geçiren Akın Öngör, WWF-Türkiye Doğal Hayatı Koruma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı şapkasıyla, önlem alınmazsa yaşanacak felaketler konusunda bizleri uyarıyor: “Doğanın kaynaklarını yenilenebilir ve sürdürülebilir vaziyetten çıkartıp, yok etmeye devam edersek duvara vuracağız. Yüz milyonlarca insan ölecek, savaşlar çıkacak ve ancak o zaman ‘Biz neyi yanlış yaptık?’ diyeceğiz. Halbuki akıl, bütün bunlar olmadan önce önlem almanın gerekli olduğunu söylüyor.” Öngör, Koç Bilgi Grubu Kurumsal İletişim Direktörü Banu Aydoğan’ın Yeşil Bilgi Platformu adına yönelttiği soruları yanıtlarken, olası felakete karşı alınabilecek önlemleri anlattı.
WWF-Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı ve uzun yıllar yöneticilik kariyeri olan biri olarak sizce sosyal sorumluluk konusunda şirketlere düşen görev nedir?

Yaşadığımız toplumda geride durup da başkalarının, devletin bir şey yapmasını beklersek, çok zengin olabiliriz, çok güzel veya yakışıklı olabiliriz ama çağdaş bir birey olamayız. Çağdaş birey olmanın yolu, sadece bulunduğumuz küçük topluma değil, geniş olarak insanlığa, doğaya, çevreye katkıda bulunmaktan geçer.

Ben 1991’de Garanti Bankası’nın genel müdürü oldum. Kriz yönetiminin uygulandığı bu ortamda, “Topluma karşı sorumluluğumuz çerçevesinde, önereceğim bir konuya destek olmayı planlıyoruz, arzu ediyoruz, ısrar ediyoruz” dedim. Yönetim Kurulu “Biz zaten vergimizi veriyoruz” dedi. Bunları tabii ki yapacaktık, ama onun ötesinde önder ve örnek bir kuruluş olarak, topluma katkıda bulunmamız lazımdı. Seçtiğim konular eğitim, doğal hayatın korunması ve sanata katkıydı. Bu üç alanda o dönemde başlayan katkılar bugün de sürdürülüyor.
Bireyler, üniversiteler, şirketler ve devletlerin üzerine düşeni yerine getirdiğini düşünüyor musunuz?

Çevreyi korumak kamu yönetiminin, yani devletin ve yerel yönetimlerin sosyal sorumluluğu değil, asli sorumluluğu. Ancak bırakın doğanın korunmasını, doğa kirletiliyor. Bugün devletin çalıştırdığı fabrika tesislerine bakın, atıklarını yönetiyorlar mı, çıkan sera gazını filtreliyorlar mı? Hayır. Organize sanayi bölgesi, devletin bizim vergilerimizle altyapısını hazırladığı, sanayicilere uygun ortamda üretim yapmak üzere hazırladığı yerdir. Türkiye’deki organize sanayi bölgesinin sadece yüzde 14’ünde atık su arıtma tesisi var, yüzde 86’sı suyunu doğaya bırakıyor. Doğada her 1 litre kirli su, 8 litre temiz suyu kirletiyor.

Bireylerin de bu konuda sorumluluğu var ama bilmiyorlar. Bu farkındalığı yaratmak gerekiyor. Tanrı insanoğluna akıl vermiş. Akıl diyor ki, bu sorunlar bizi öldürmeden önlemler alalım, sorunları çözelim. Şu anda bunları yapabilir durumda değiliz. Peki ne olacak? Doğanın kaynaklarını yenilenebilir ve sürdürülebilir vaziyetten çıkartıp onu yok etmeye devam ettikçe, bir noktada duvara vuracağız. İnsanoğlu bundan sonra çözüm bulmaya çalışacak. Yüz milyonlarca insan ölecek, seller olacak, insanlar göç edecek, savaşlar çıkacak, ancak o zaman biz neyi yanlış yaptık diyeceğiz. Halbuki akıl, bütün bunlar olmadan önce önlem almanın gerekli olduğunu söylüyor. Biz bu aklın kullanılması için farkındalık yaratmaya çalışıyoruz.
Dünyayı bekleyen tehlikeyle ilgili farkındalık yaratmak konusunda bireylere, kamuya, yerel yönetimlere, özel sektöre, sivil toplum örgütlerine ve üniversitelere düşen görevleri belirtir misiniz?

WWF-Türkiye, geleceği olumlu yönde şekillendirmek ve iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamak için, eşzamanlı iki strateji uygulanması gerektiğine inanıyor. 1- İklim değişikliğine sebep olan emisyonları azaltmak için, iş dünyası ve hükümet acil tedbirler almalı. 2- İklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamak konusunda, Türkiye’de su kaynaklarının azalması ve kuraklığa uyum sağlamak için merkezi idarelerin tarım ve su politikalarında, özel sektörün üretim süreçlerinde ve bireylerin günlük hayatlarında değişim ve dönüşüm yapılması gerekiyor.

Merkezi idareler; ulusal su ve iklim değişikliği stratejileri, Kyoto Sözleşmesi, alternatif enerji kaynaklarına yatırım, kamu binalarında enerji verimliliğini artırıcı izolasyon/altyapı çalışmaları, korunan doğal alanların artırılması ve su kaynaklarının güvence altına alınması konularında yol almalılar.

Yerel idareler; kentsel yeşil alanların artırılması, kaynağından son kullanıcıya kadar giden yolda su ve enerji kaçaklarının önlenmesi, kentsel dönüşüm ve altyapı yenileme projeleri ile modern ve etkin toplu taşıma hizmetine odaklanmalılar.

Özel sektör; ısıtma ve soğutma sistemlerinde doğru yalıtım teknikleri ile yüksek enerji verimliliği, aydınlatma sistemlerinde az elektrik harcayan enerji tasarruflu modeller, üretim ve tüketim süreçlerinde akılcıl su kullanımı, uluslararası uçak seyahatlerine alternatif telekomünikasyon araçlarının kullanımı, araç filolarını küçülterek yakıt tasarrufu ve toplu taşımayı teşvik edici düzenlemeler, atıkları kaynağında önleme ve yönetme politikaları ve üretimde temiz alternatif teknolojilere yatırım konularında üzerine düşeni yerine getirmeli.

Üniversiteler; alternatif enerji teknolojileriyle ilgili bilimsel araştırmalar yürütmeli, kampüslerde çevre dostu uygulamalar yapmalı, fakülte binaları ve yurtlarda enerji kaçaklarını önleyici modern izolasyon sistemlerini kullanmalı.

Bireyler ise; enerji verimliliği sağlayan elektronik aletler ve aydınlatma sistemlerini tercih etmek, evde çöpleri geri dönüşüme uygun olarak ayrıştırmak, su tasarruflu banyo ve mutfak ürünleri kullanmak gibi önlemler almalı.
Kyoto konusunda Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu özetler misiniz?

Kyoto, sera gazlarının sınırlanmasına dönük bir büyük adım, ama sadece bir adım. Gerekli ama tek başına yeterli değil. Kyoto’ya imza atmak Türkiye’nin kalkınmasını engellemez, sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak önemli. Siz çok hızlı kalkınabilirsiniz ama insanlarınız öldükten, çocuklarınız hastalıktan kırıldıktan sonra, soluyacak sağlıklı bir hava bulamadıktan sonra, kalkınmanın size bir faydası olmaz.

Yapılacak analiz şudur: Biz bugün bu yatırımları yapmazsak, yarın öbür gün karşılaşacağımız maliyet nedir? 50-100 mislidir. Siz bugünden 2-3 milyar dolar yatırım yapmazsanız, ileride karşılaşacağınız maliyet 200-300 milyar dolar olacaktır. Dolayısıyla konu, gerekeni bir an evvel yapmanın en ekonomik yol olduğunu gösteriyor. Bugünkü ortamda dahi. Kuralların konması ve kamu yönetiminin cezai müeyyide koyması lazım. Kalkınma, sürdürülebilir olmak durumundadır. Dolayısıyla Türkiye Kyoto’ya imza atmak zorundadır.
Çevreyle ilgili yanlış politikaların yol açtığı zararın, bugün yaşanan ekonomik krizden daha fazla olduğuna değiniliyor...

Çok ilginç araştırmalar var. Dünya Bankası’nın baş ekonomisti Sir Nicholas Stern, İngiliz Hükümeti adına bir araştırma yaptı. Ekonomiyle küresel iklim değişikliğinin etkilerini yan yana getirdi ve modelledi. Bizim küresel ısınmaya karşı tedbir almamızın küresel olarak maliyeti, toplam dünyanın ürettiği maliyetin yüzde 1’i civarında. Küresel iklim değişikliğine karşı hiçbir önlem alınmamasının maliyeti ise, küresel olarak yaratılan gelirin, her yıl yüzde 15 ile yüzde 25 arasında kaybı demek. Ve araştırmalar, biz önlem alsak dahi, 2020 yılına kadar dünya ikliminin 2-3 derece değişeceğini gösteriyor. Bu az gibi görünen 2 derece, yüzde 25-30 su kaybına tekabül ediyor. Zaten 5 derecelik fark, son buzul çağıyla bugün arasındaki fark anlamına geliyor. Araştırmalara göre, 2 derecelik ısınma canlıların yüzde 25-30’unu, tarımsal üretimin yüzde 35-40’ını kaybetmek anlamını taşıyor. Karadeniz’de su baskınlarından dolayı afetlerle karşılaşacağız. Kamu yöneticileri ve bu konudan sorumlu kişiler, bilimsel çalışmalara kulak tıkıyor.

Kuruluşlara düşen görev, farkındalık yaratmak. Ben neden acı konuşuyorum? Çünkü anlarsa ki kendi çocuğu yarın su içemeyecek, temiz hava alamayacak, ölecek, torunlarını göremeyecek, o zaman insan duruyor.
Koç Holding de bu hassasiyetle, yarının karar alıcıları çocuklara, çevre temalı “Sizinkiler” adlı oyunla sesleniyor, çalışan ve bayileri buluşturan “Ülkem İçin Ormanları” projesiyle bir sinerji yaratıyor…

Koç Holding’in özellikle çocuklara bu yaklaşımını çok faydalı buluyorum ve gönülden destekliyorum. Yarının liderlerine yaptığımız her katkı, onların topluma daha büyük katkı yapmalarına yol açacak. Bu bakımdan yapılanları, çevrenin korunması ve gençlere sosyal sorumluluk anlayışını aşılaması bakımından çok önemli buluyorum. Sosyal sorumluluk, toplumumuzda ve genel kültürümüzde yeni gelişen bir kavram. Bunun gelişmesi de çocukluk döneminden bilinçlenmekle olacak.

Koç Grubu Türkiye’nin en önde gelen grubu. Ben iş hayatına atıldığımda, 1967’de üniversiteden mezun oldum, o zaman da Koç Grubu Türkiye’nin önder grubuydu. Bu konumunu bugün de koruyor olması, çok iyi yönetildiğini gösteriyor. Koç Grubu’nun çevre farkındalığının yaratılması konusunda da önderlik yapması lazım. Koç Grubu’nun liderlik ettiği, meslek okullarına yönelik çok önemli açılımlar var. Orada programın içine girecek sistematik uygulamalar sağlanmalı. Gençlerde umut var.

Ayrıca Koç Grubu’nun, sanayinin kendisine düşen konularda kendisine düşen önlemleri almasını, Organize Sanayi Bölgesi ve diğer sanayi kuruluşlarındaki gaz, su, katı atıkların arındırılıp filtrelendirilmesi konusunun önderliğini yapmasını diliyorum.


Akın Öngör kimdir?
Eski “Genç Milli” basketbolcu olan Akın Öngör, 36 yıllık profesyonel iş hayatının 17 yılını, bir süresi genel müdürlük koltuğunda olmak üzere Garanti Bankası’nda geçirdi. Bankacılık alanındaki efsanevi başarısının ardından 2003’te, henüz 55 yaşındayken iş hayatını bırakarak hayalini kurduğu emeklilik günlerine başladı. Eşinin isteği üzerine Akhisar’a Gülin Öngör Anadolu Kız Meslek Lisesi’ni yaptırdı. Okulun tüm harcamalarını daimi olarak karşılayacak bir de gelir modeli geliştirdi. Akselendi Kasabası’na kurduğu şaraplık üzüm bağı ve şato usulü üretim yapan şaraphanesinde “Selendi” ve “Sarnıç” markalarıyla ürettiği şaraplardan elde ettiği gelirlerin tümünü bu okul için harcıyor. “Liderlik” konusunda iş dünyasındaki haleflerini aydınlatan yazılar kaleme alıp, konferanslar veriyor. Bodrum müdavimi ve denizci olan Öngör halen WWF-Türkiye Doğal Hayatı Koruma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı olarak küresel ısınma konusunda farkındalık yaratmaya çalışıyor.

Ortak Satınalma ile para,

zaman, emek tasarrufu
Ortak Satınalma Projesi uygulamaya konulmadan önce aynı alım konularında, aynı tedarikçilerle, fakat farklı iskonto oranlarıyla çalışan Koç Topluluğu şirketleri, proje sayesinde, sağlanan en yüksek indirim oranından daha iyi bir indirim sağlıyor. Bu öyle bir avantaj ki, Koç şemsiyesinden ayrılan şirketler bile sistemi kullanmaya devam ediyor
Koç Holding’in, şirketlerin satınalma süreçlerinde maliyeti düşürmek, zaman ve emekten tasarruf etmek hedefiyle 2002 yılında uygulamaya geçirdiği Ortak Satınalma Projesi hızla yol alıyor. Promena Elektronik Satınalma Sistemi de devreye girdikten sonra, az sayıda konu ve az sayıda tedarikçiyle başlayan sistem, şimdi 14 ayrı alım konusu, 250 tedarikçi ve 120 bin çeşit üründen, yıllık 40 milyon USD ciroya ulaştı. Avrupa’da satınalma hizmetleri sağlayan birçok firmayla benchmark çalışmaları yapan Promena, en son Almanya’da Hubwoo ve İtalya’da i-Faber firmalarıyla fikir alışverişinde bulundu.

Bu vazgeçilmez sistemi, Elektronik Satınalma Hizmetleri’nde proje yöneticisi Onur Gündüz, proje uzmanları Özge Gülden ve Oğuz Arapoğlu ile konuştuk.


Koç Topluluğu Ortak Satınalma Projesi nedir?

2002 yılında Koç Holding tarafından başlatılan Ortak Satınalma Projesi’nin hedefi, Topluluk çapında ortak alınan malzeme gruplarının belirlenmesi, toplu alım hacminden faydalanarak tedarikçiler ile Koç Topluluğu adına pazarlık yapılması ve tüm şirketlerimizin aynı alım şartlarından faydalanmasını sağlamaktı. Bu sayede belirlenen konularda toplam ne kadar alım yapıldığının takip edilmesi ve tedarikçi firmaların daha etkin denetlenmesi hedeflendi. Promena Elektronik Satınalma Sistemi bu projenin altyapısını sağlamak üzere Eylül 2002 tarihinde canlı kullanıma alındı. İlk alım kategorisi, bilgi işlem ürünleri olarak belirlendi. Zaman içinde birçok alım konusu üzerine çalışıldı ve firmalarımızdan alınan bilgilere göre sektöründe öncü tedarikçi firmalarla anlaşmalar yapıldı. Başlangıçta belli konularda en çok tercih edilen tedarikçilerle çalışılırken, proje geliştikçe sistemdeki tedarikçi ve katalog sayısı artırıldı. Bugün gelinen noktaya bakıldığında, bilgi işlem malzemeleriyle başlayan projenin 14 ayrı alım konusunda 250 tedarikçi, 120 bin çeşit üründen oluşan, yıllık 40 milyon USD cirolu büyük bir sistem haline geldiği görülüyor.


Promena sistemini ve iş modelini anlatabilir misiniz?

Sisteme dahil edilebilecek ve şirketlerimize hitap eden ortak bir alım konusu belirlendikten sonra firmalarımızdan yıllık tahmini alım tutarları, en çok kullandıkları markalar, tercih ettikleri tedarikçiler gibi bilgiler toplanır. Bu bilgiler değerlendirildikten sonra tedarikçilerle iletişime geçilir ve görüşmeler başlar. Yapılan görüşmelerden Topluluk şirketleri haberdar edilir ve görüşleri alınır. İndirim oranları, ödeme vadeleri, nakliye ücretleri, teslimat süreleri gibi konular değerlendirilip tedarikçi firmayla anlaşma gerçekleştirilir. Anlaşma sağlanan tedarikçilerin ürünleri, Koç Topluluğu’na özel indirimli fiyatlarla Promena Elektronik Satınalma Sistemi’ne yüklenir ve kullanıma açılır.

Firmalarımızın geçtiği siparişler, sistem üzerinden tedarikçi firmaya yönlendirilir. Tedarikçiler aynı sisteme bağlanarak siparişleri cevaplandırır ve teslimat tarihlerini alıcı firmaya bildirir. Teslimat ve faturalama, tedarikçi firma ile alıcı firma arasında gerçekleşir. Bu aşamada Promena alıcı ile satıcının arasına girmediği için, süreçte bir aksaklık veya gecikme yaşanmaz. Tam aksine, teslimat ve faturalamada bir problem olduğunda Promena hakem pozisyonunda duruma müdahale ederek sorunun giderilmesini sağlar. Alıcı ile satıcı firmaların arasındaki iletişim engellenmediği için satıcı firmalar her türlü tanıtım, numune, teknik servis ve eğitim hizmetlerini de alıcı şirketlere ulaştırabilir.
Yurtdışı örnekleri size neler öğretti?

Promena olarak Avrupa’da satınalma hizmetleri sağlayan birçok firmayla benchmark çalışmaları yapıyoruz. Bu sene Almanya’da Hubwoo ve İtalya’da i-Faber firmalarıyla yaptığımız fikir alışverişlerinde gözümüze çarpan noktalar şunlar oldu:

3 Şirketler satınalma konusunda sadece alım maliyetlerini değil, ayrıca işlem maliyetlerini de düşürmeyi amaçlıyorlar. İşlem maliyeti satınalma faaliyetinde harcanan işgücü ve zaman üzerinden hesaplanıyor. Örnek olarak, Almanya’da fatura başına işlem bedeli 5 Euro olarak tahmin ediliyor. Şirketler, bu maliyeti azaltmak için elektronik sistemlerden maksimum seviyede yararlanmaya ve tedarikçilerini de bu sistemlere dahil etmeye çaba gösteriyorlar. Elektronik fatura uygulamasının, Avrupa ülkelerinde en hızlı benimsenen uygulamaların başında gelmesi bunun bir göstergesi.

3 Merkezi satınalma projeleri ortak bir online satınalma sistemi üzerinden yapılmalı. Online bir sistem olmadan alım verilerinin birleştirilmesi, raporlanması ve yorumlanması mümkün olmuyor. Bu ortak sisteme geçilirken, alıcı şirketlerin mevcut satınalma uygulamalarının sorunsuzca entegre edilmesi önem taşıyor. Bu konuda dünya çapında oluşmuş üç temel standart kullanılıyor.


Proje gelişimi boyunca yaşanan ilginç gelişmeler hangileri?

İnternet tabanlı satınalma sistemleri olmadan alım verilerini birleştirmek ve daha yüksek bir alım hacmine dayanarak tedarikçilerle pazarlık yapmak mümkün olmuyor. Projenin ilk başlarında A4 kâğıdı ya da bilgi işlem sarf malzemeleri gibi standart alım konularında bile Topluluk olarak toplam alım tutarımızı bilmiyorduk. Bu konularda elektronik katalog uygulamasına geçildikten bir sene sonra toplu alım rakamını ortaya çıkartmak mümkün oldu. Senede 300 bin paket A4 kâğıt ve 3 milyon dolar tutarında yazıcı kartuşu satın aldığımız, bu şekilde ortaya çıktı.

Endüstriyel yağlar, pnömatik malzeme ve rulman gibi konularda şirketlerimiz aynı tedarikçilerle, fakat farklı iskonto oranlarıyla çalışırken, Koç Topluluğu Ortak Satınalma Projesi sayesinde sağlanan en yüksek indirim oranından daha iyi bir indirim sağlandı ve bütün şirketlerimiz aynı şartlardan alım yapmaya başladı.

Koç Topluluğu’ndan ayrılan Döktaş, İzocam, Türk Demirdöküm, Demrad, Migros firmaları Promena Elektronik Satınalma Sistemi’ni kullanmaya ve aynı şartlarla alım yapmaya devam ediyorlar. Bu da projenin şirketlere sağladığı katma değeri kanıtlıyor.

Değerli bulduğumuz başka bir nokta da sağlanan zaman ve işgücü tasarrufu. Almanya örneğinde gördüğümüz gibi şirketler işlem maliyetlerini en aza indirmek için mümkün olan her aşamada online sistemlerden yararlanıyorlar. Ortak alım konularında yapılan merkezi pazarlık, şirketlerin her birinde harcanacak emek ve zamanı da en aza indiriyor.
Promena Online Satınalma hizmeti nedir?

Online satınalma hizmetimiz, bir şirket içerisindeki tüm satınalma süreçlerini online ortama taşımayı amaçlıyor. Şirketlerde satınalma süreci genellikle talep açılması, taleplerin onaylanması, teklif süreci ve sipariş aşaması şeklinde devam ediyor. Bu işlemler ya şirket içi kurulu sistemler üzerinden takip ediliyor ya da yazılı olarak talep-teklif-sipariş formlarıyla yürüyor. Her iki durumda da tedarikçiyle iletişim telefon, faks veya e-posta yolu ile sağlanıyor.

Promena Elektronik Satınalma Sistemi, şirketlerin satınalma süreçlerini yürütmek üzere tasarlandı. Şirket içi taleplerin toplanması, onay mekanizması, tekliflerin sistem üzerinden alınması, sipariş oluşturulması ve tedarikçilere iletilmesi, tedarikçilerin sipariş cevaplarının ve teslimat tarihlerinin toplanması, son aşamada da talep eden kullanıcıların teslimat onaylarını vermesiyle tüm satınalma zincirini kapsayan bir süreci Promena Elektronik Satınalma Sistemi üzerinden gerçekleştirmek mümkün. Ayrıca sistem, bir yazılım veya donanım yatırımına gerek kalmadan SaaS (Software As A Service) modeliyle internet tabanlı bir hizmet olarak sunuluyor.

Dünyanın gözü bu projede
Kocaeli Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nde Yardımcı Doçent Şengül Aydıngün iki yıl önce Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan İstanbul’da tarih öncesine ait yerleşim yerlerini tespit için arkeolojik yüzey araştırma izni istediğinde, bu projeyi komik bulanlar, “Kazı bile yapmadan, betona dönüşen İstanbul’da ne bulunabilir ki?” dediler. Peki Aydıngün ve bilim ekibi Küçükçekmece Gölü çevresinde boş alanları tarayarak neler buldu, biliyor musunuz? Aydıngün dünyanın dikkatini bu projeye çeken birbirinden değerli buluşları Bizden Haberler’e anlattı...
İstanbul tarih öncesi araştırmaları projesini nasıl oluşturdunuz?

30 yıldır arkeoloji dünyasındayım, ama dört yıldır üniversite hocasıyım. Daha önce pek çok kazı ve araştırma projelerinde çalışmıştım ama öğrencilerimle birlikte kendi projemi yapmak üzere izin için 2007’de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvurdum. Araştırmanın bölgesi konusunda uzun uzun düşünmüştüm. Ülkede el atılması gereken çok yer vardı. Şu kriteri dikkate alarak seçim yaptım. Hızla süren bir yapılaşma, sanayileşme ve metro, boru hattı gibi kalkınma projeleri vardı. Ve bu çalışmalarda mutlaka önünüze arkeoloji çıkıyordu. Ben de bir İstanbul yaşayanı olarak uzaklara gitmek istemedim. Sunduğum proje, İstanbul Tarih Öncesi Çağlar Araştırmaları (İTA) idi. İstanbul geneline yönelikti ve kazı değil yüzey araştırmasıydı. Yasal izinleri aldık ve 2007’de çalışmaya başladık. Proje başlangıçta pek çok kişiye komik geldi, “Yüzey araştırması sonucunda neler çıkacaktı ki? İstanbul’da ne bulabilirsin, her taraf yapılaşmış” diyerek güldüler. Ben de Şişli’de, Nişantaşı’nda çalışmayacaktım. “İstanbul’da henüz dozerlerin girmediği yerler, boş alanlar var, oralardan başlayacağız” dedim.


Nereden ve nasıl başladınız?

Bakanlığa sunduğum çalışma planının ilk ayağı Küçükçekmece Gölü’nün çevresiydi. Çünkü gölün 1.5 km yukarısında, 1 milyon yıl önce oluşmuş Yarımburgaz Mağarası’nda, oluşumundan 200 bin yıl sonra yaşamaya başlamış ilk insanların, homo erectus’ların izleri bulunmuştu. Peki bu insanlar nereye gitmişti? Mağaradan başka yerde izleri yoktu. Oysa yakın çevrede dolaşmış, avlanmış olmaları gerekiyordu. Onların izinin peşinde, Avcılar ve Küçükçekmece’den yola çıktık. Göl çevresinin büyük bölümü boştu. Ve ilk adımımızdan itibaren İstanbul bize gizli kalmış tarihini açtı, çok şaşırtıcıydı.

Avcılar ve Küçükçekmece belediyelerinin çok desteğini gördük. Araştırmanın başlangıç yeri olarak İstanbul Üniversitesi’nin Avcılar Yerleşkesi arazisinden başladık. Araçtan inip ağaçlıklı araziye girdik, “Çocuklar artık gözünüzü dört açın, yerdeki çanak çömlek, cam parçalarına dikkat edin” derken örnek vermek için eğilip yerden aldığım kırık bir seramiği ters çevirdiğimde elimdeki seramiğin bir haç olduğunu gördüm. Bu bir Bizans ekmek haçıydı. Ekmekler pişirildikten sonra bereket, kutsama için bunlarla damgalanıyor.

İlerledikçe epey malzeme topladık. Ama ilk başta gelenler, Bizans veya Osmanlı’nın son dönemine ait malzemelerdi. Deniz kıyısından yukarı, kuzeye ilerledikçe malzeme eskileşti. Helenistik dönem seramikleriyle karşılaştık. Bu heyecan vericiydi ama İstanbul’un bilinen tarihine Helenistik, Geç Roma ve Bizans’a aitti. Oysa biz çok daha eskileri, yazının olmadığı dönemlere ait izleri bulmak istiyorduk.

Karelere böldüğümüz alanı günlük mesaimizde tararken iki hafta geçti. Avcılar Belediyesinin bize tahsis ettiği, Firuzköy’deki bir köftecide öğle yemeklerimizi yiyorduk. Köylülerle dost olmuştuk. İşimizi öğrenince bilgiler vermeye, öyküler anlatmaya başladılar: “Aşağıda eski köyümüz varmış. Bir gün yaşlı bir adam gelmiş, yiyecek istemiş, köylüler vermemiş. Yaşlı adam aslında Hızır’mış, gittikten sonra şiddetli yağmurlar yağmış ve orası göl olup köy sulara batmış.”
Bulduğunuz antik kentin habercisi…

Bu, aslında Lut Gölü oluşumu için Tevrat’ta anlatılan Sodom ve Gomore efsanesidir. Pek çok yer için benzer hikâyeler anlatılır. Hikâyede anlatılan esas yerle (İsrail) burasının bir alakası yoktu. Bu yüzden ilgilenmedik.

Bir gün bir çoban, topladığımız çanak kırıklarının göl kıyısında açılan kuyulardan da çıktığını söyledi. Geçen yıl kurak geçmiş ve göl çekildiği için, burada tarım yapan köylüler de tarlalarında kuyular açmışlardı. Gerçekten çıkarılan toprakta pek çok döneme ait seramikler vardı. Çalışmamızın jeoloji ayağının başı olan Prof. Dr. Şükrü Ersoy bana “Şu parça taş mı hocam?” diye bir parça gösterdiğinde heyecandan ne yapacağımı şaşırdım. İşte gerçekte aradığımız, o el yapımı siyah renkli ilkel seramikti.

Seramikler deniz seviyesinin 4-4.5 metre altındaki topraktan geliyordu. Marmaray kazılarında Yenikapı’da çıkan, Marmara sularının birkaç defa yükseldiğini gösteren sonuçlarla örtüşüyordu. Ancak, bizim sonuçlarımız şöyle önem kazanmaya başladı. Marmaray projesi, bir günlük gecikme maliyeti ülkeye yaklaşık 3-4 milyon dolara mal olduğu için hayata geçmek durumunda. Bakanlıktan kazı izni alabilirsek, İstanbul tarih öncesi çağlarıyla ilgili, Marmaray kazılarından geriye eksik kalan bilgileri, biz Küçükçekmece’de tamamlayabiliriz.


Peki sizin buluntularınız Marmaray kazılarında bulunanlarla aynı mı?

Aynı, ancak biz bunun ötesinde çok önemli bir malzeme daha bulduk; taş aletler ve daha da önemlisi, taşın en sert bölümü olan çekirdeğinin işlenerek alet haline getirilmiş, “Naviform” olarak adlandırılmış halini. Bu aletler, çanak çömlek yapılmadan önceki dönemi işaret ediyor. Yani insanlar, çakmaktaşı aletlerle henüz çanak çömlek bile yapmadan tarımsal faaliyetlere başlamışlar. Naviform biçimli çakmaktaşı aletler bir Güneydoğu Anadolu- Kuzey Mezopotamya’da var, bir de Orta Anadolu’da bir iki yerde. Ama bugüne kadar Avrupa’da hiç görülmemişti.

1   2   3   4   5   6   7


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə