Türkiye’yi bekleyen fırsatlar




Yüklə 332.89 Kb.
səhifə4/7
tarix22.02.2016
ölçüsü332.89 Kb.
1   2   3   4   5   6   7

Divan’ın kurucusu Vehbi Koç’la anılarınız var mı?

Olmaz mı? Kendisi çok esprili, görgülü bir insandı. Bir gün Kuruçeşme Divan’dayız. Vehbi Koç da bir masanın başında. İlişkimiz de iyiydi. Biraz sonra yanıma geldi, “Kusura bakma, yanına gelemedim,” diye açıkladı. Ankara’da babasından dükkânı devraldığı tarihin yıldönümünü her yıl orada kutlarlarmış. “Kabul edersen, benim misafirim ol” dedi. İşte bu görgüdür; görgüden haberi olmayanlar garsona söyletirler hesabı ödediklerini.

Vehbi Koç’un zarif ve esprili kişiliği, fıkra benzeri anekdotların anlatılmasına yol açmıştır. Mesela biri: Divan’da, Yaşar Kemal’le sohbet ettiğini gören biri “Neden konuşuyorsun o solcuyla?” diye sorunca, o da “Ya bir de tüccar olsaydı!” demiş… Çok seviyeli, zarif bir insandı. Ailesi de aynen öyle, çok seviyeli, sınırları olan, saygı kurallarına bağlı bir aile. Anadolu terbiyesiyle İstanbul kültürünü birleştirmeyi başarmışlar.
Biraz da köşenizden söz edelim. Türk basınındaki en uzun ömürlü köşelerden biri…

Evet. Milliyet bir ara Gün adında, tabloid bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazete için belirlenen köşelerden biriydi benimki. İsim babası da Yazı İşleri Müdürü Altemur Kılıç’tır. Gazete tutmayıp, tutulan köşeleri Abdi İpekçi Milliyet’e taşıyınca, “Olaylar ve İnsanlar” doğmuş oldu. Başlangıçta daha anonim bir köşeydi, oraya gelen yazılar benim süzgecimden geçiyordu. 1968’de ismimle yazmaya başladım.


Yani tam 40 yıl…

Evet. Gazeteciliğe başlayalı da 54 yıl oldu. Salı günleri hariç, her gün yazıyorum.

1958’den 1979’a kadar hep Milliyet’teydim. Bir ara Hürriyet ve Güneş’te çalıştım, 1988’de yeniden Milliyet’e döndüm.
İşsiz kaldığınız dönem hiç yok gibi… Bunun sırrı nedir?

Bir-iki ay dışında hiç işsiz kalmadım. Benim hayatımda mutlak siyah, mutlak beyaz yoktur, griler vardır. Bu da karşınızdaki insanı siyah veya beyaz değil, gri tonlarda görmenizi sağlar. Başkasının görüşüne saygılıyımdır, o da benimkine olacak. Kimseyi baskıyla, zorla, tehditle ikna etmeye çalışmam. Polemik yapmayı da sevmem yazar arkadaşlarla.

Bir fıkra vardır: Havaalanında sormuşlar, ne var valizin içinde? Demiş tavuk yemi. Açmışlar valizi, silme kol saati. Hani tavuk yemiydi? Valla demiş, ben tavuklara yem niyetine veriyorum, onlar ne yaparsa yapar, karışmam. Ben de kendimce doğruları söylüyor, bildiklerimi yazıyorum; okuyanlar ister inanır ister inanmaz, ne yapacağına ben karışmam.
Bir gün hariç, her gün köşe yazısı ve 40 yıl boyunca… Nasıl yazıyorsunuz?

Bir kere haberlerle içli dışlı olmanız lazım. Her gün bütün günlük gazeteleri okurum. Oralardaki bir haberle veya okuduğum kitapla ilgilidir yazdıklarım. Ama tabii bunun bir reçetesi yoktur. Şöyle bir şey anlatayım: Bir yerde konferansa gittim, fiyakalı bir kız öğrenci köşe yazısını ne kadar sürede yazdığımı sordu. Bir saat civarında dedim. Dudak büktü, o zaman ekledim: Yalnız bir saat artı kırk yıl!


Hasan Pulur kimdir?
1932’de doğdu. Öğrenimini farklı şehirlerde tamamladı. Ortaokul ikinci sınıfta, biyoloji dersinde atmacanın kafa kesitini kara tahtaya çizemediği için belge aldı. Üç yıl, çeşitli işlerde çalıştıktan sonra öğrenime döndü. Kabataş Lisesi'ni bitirdikten sonra 1954’te gazeteciliğe başladı. Sırasıyla Son Saat, Yeni İstanbul, Vatan, Havadis, Akşam, Milliyet, Hürriyet ve Güneş’te çalıştıktan sonra, 1988’de yeniden Milliyet’e döndü. “Olaylar ve İnsanlar” adı altında sürdürdüğü köşesinde çıkan yazıları, Gazeteciler Cemiyeti ve TGS başarı ödülleri kazandı.

Hepimiz Türkçe konuşuyoruz ama…”


Türkiye’de kaç çeşit “Türkçe” var? Kitapta, günlük kullanımda, sokakta, internetteki Türkçe… Peki dilin bir standardı yok mu? Var. Ama dilbilimci Feyza Hepçilingirler’e göre o standardı sağlayabilecek radyo ve televizyonlar, tam tersine dili bozuyor. Dilimiz bozuldukça, dilimizin kendimizi ifade etmeye yetmediğini düşünerek özgüven kaybına uğruyoruz
Seksen yıl önce 1 Kasım 1928’de yapılan harf devrimiyle Türkçeyi en iyi ifade eden Türk Alfabesi’ni kullanmaya başladık. Bu süreçte Türkçe pek çok badire atlattı. Gelinen noktayı Türkçenin korunması ve zenginleştirilmesine gönül vermiş bir ustayla, Feyza Hepçilingirler ile konuştuk.

Kaç Türkçe ile konuşuyoruz?

Çeşitleri var. Sokakta, evde, cep telefonunda, internette, edebiyatta, resmi alanda… Örneğin sokaktaki dille şiir yazılmaz, anne babaya seslenirken kullanılan dille cumhurbaşkanına seslenilmez. Edebiyat yapıtı oluşturulan dille kavga edilmez... Bunlar hep yaşamın ayrı alanları, dolayısıyla o ayrı alanların da ayrı dilleri var. Bunları birbirinden farklı tutmak gerekiyor ama hepsinin buluştuğu ortak bir zemin var. Dilin çeşitlerinin yanında standart dil dediğimiz bir dil var ki, işte sokak dili, argonun dışında asıl yürürlükte olması gereken dil. Radyoların, televizyonların, bütün basının standart kabul etmesi gereken dil bu. Yoksa dilin kullanım alanları farklı, bu alanlara göre aldığı adlar da farklı olabilir…


Hepimiz Türkçe konuşuyoruz ama aslen anlaşamıyor muyuz?

Anlaşamıyoruz değil, dilimize hoyrat davranıyoruz. Yoksa anlaşabiliriz; anlatmak istediğiniz şeyler çok derin çok anlamlı şeyler değilse el kol işaretleriyle de anlaşmak mümkün. Yalnızca gündelik ihtiyaçları anlatmak için el kol işaretleri fazla bile gelir insana. Ancak daha derin ihtiyaçları anlatmak için herhalde dili ustaca kullanmak gerekir. Dili korumak için de, dili iyi kullananların dinlenmesi, okunması gerekir. Bunlar radyo ve televizyon olmalıdır. Ne yazık ki bizde dili en kötü kullananlar televizyonculardır. Oysa bir çok kişi dilin kurallarını iyi radyolar dinleyerek öğrenmiştir, çok özenli basılmış gazeteler okuyarak yazımla ilgili pek çok fikir edinmiştir. Bu, okuldan geçtiği kadar yaygın eğitimden de beslenen bir damar. O yüzden dilimizi korumak için kendimizi sevmemiz, kendimize özen göstermemiz gerekir ki, kendimizin bir parçası olan dilimizi de sevelim ve ona da özen gösterebilelim.


Dil neden bu kadar önemli?

Küreselleşmeden dünya zenginliklerinin ortak bir zenginlik oluşturmasını anlıyorsak eğer, buraya bizim katacağımız şeylerin hemen tümü dille ilgilidir. Kültürümüz, bütün kültürlerde olduğu gibi dil temeline dayalıdır. fiarkımız, türkümüz, şiirimiz, ağıtımız, destanımız her şeyimiz dilimiz. Dil, bizi biz yapan değerlerin başındadır. Sadece ulusal kimlik açısından değil insanın bireysel varlığı açısından da.


Bir televizyon dizisinde bir karakter, yapısı gereği sokak Türkçesi konuşuyor mesela… Ondan duru bir Türkçe konuşmasını beklersek, gerçekçilik duygusunu yok etmez miyiz?

O dizideki tip bir kabadayıysa, ondan roman kahramanının konuşmasını beklemek abes olur. Ancak televizyonlarda daha çok ana haber bültenlerindeki hep aynı kalıp ifadeler, anlatım bozuklukları, tutarsızlıklar eleştiriliyor. Dizide bir tipin bazı sözcükleri yanlış kullanması, bilerek yapılmış şeylerdir. Ancak dizi yazarının da bir sorumluluğu vardır. Güldürü öğesi için bazen tümüyle Türkçeye yaslanıldığı oluyor; Türkçeyi eğip bükerek, hatta ezip üstünde tepinerek bir güldürü yakalanmaya çalışılıyor. Oradaki bir takım söyleyişler o kadar hızla topluma yayılıyor ki, siz o sözün doğrusunu her yerde her an söyleseniz, yanlışın yayılma hızının onda birine yetişemezsiniz. Bütün güldürü öğesini Türkçeden çıkarmaya çalışmak yanlış, üstelik kolay ve ucuz bir yol. Gülünç olanın yakalanması, çok daha iyi bir çalışma gerektiriyor.


İnternet Türkçeyi bozan alanlardan mı?

Bu, şifreli bir dil haline geldi. Ç harfini, ch ile, ş harfini sh ile yazmaya çalışıyoruz. Buradan harf çoğaltırken, başka yerden de harf azaltmaya çalışıyoruz. Selam yerine slm, mrb deniliyor. Bu şifreleme zaman kazandırsın diye yapılıyorsa eğer, ona da hizmet etmediği kanısındayım. Geçenlerde konuşma yaptığım bir okulda, tam bununla ilgili bir deney yapılmış. Bütün harfleri tamam olarak yazılmış bir metin ile ünlüleri atılan metin arasında zaman farkı olmadığı görülmüş. Hatta harf kısaltmadan yazmak daha az zaman alıyor, çünkü ne atacağınızı düşünmüyorsunuz.


Peki kaybettiklerimiz neler?

Türkçeyi hoyrat kullanmakla bir kere özgüven yitimine uğruyoruz. Dilimizin kendimizi ifade etmeye yetmediğini sanmaya başlıyoruz. Dilimizi yeterince kullanamadığımız için yetersizliğin kendimizde olduğunu düşünmeye başlıyor ve bunu dilimize yüklüyoruz. İnternette duygu hallerini ifade eden bir takım şekiller kullanıyoruz. Gülen ya da göz kırpan surat… İnsanın duygu hallerinin sadece bunlardan ibaret olduğunu sanmak çok büyük bir aymazlık olmaz mı? Onlarla sınırlandığımız zaman onların dışında kalan her şeyi yok saymış oluyoruz. Biz 300 sözcük bilirken bin sözcük bilen birinin söylediklerini anlamayacağız. Ama anlamıyorum demeyeceğiz, anlaşılmıyor diyeceğiz. Düşünme kapasitesi, dile egemen olma oranıyla artırılabilir.


Dildeki kısırlaşma yalnızca iletişim değil yaratıcılık gerektiren her türlü alanda mı etkili oluyor?

Evet. Hayallerimizi de dille kuruyoruz, düşüncelerimizi dille oluşturuyoruz. İnsan yapacağı resmi de dille düşünüyor, oraya vuracağı renkleri de. Bir şey icat edecekseniz, onu önce kafanızda dille yaratıyorsunuz. İnsan en iyi anadili içinde düşünür, en iyi anadili içinde kalarak yaratabilir. Başka dili çok iyi öğrenebiliriz, ama en iyi bildiğimiz dili anlatmak için bile söylenen şey bellidir: Anadili gibi konuşuyor, anadili kadar iyi kullanıyor. Bir başka dili ‘gibi’ ya da ‘kadar’ bilebiliriz…


Milli eğitim politikaları dili korumaya ve zenginleştirmeye yönelik gerekli hassasiyeti içeriyor mu?

Yaptığımız en büyük hatalardan biri de çocuğumuzu anlamadığı bir dille, duyarlılığına uzak düşmüş metinlerle karşı karşıya bırakmamız. Sözgelimi Fuzuli, Baki, Nedim, Nabi… Bunlar Divan edebiyatının çok önemli şairleri, ama bu şairlerle lise düzeyindeki bir çocuğu karşı karşıya getirmek bu şairleri anlamasını sağlamaz. Kaldı ki zaten o şairlerin söylediği, anlatmaya çalıştığı duyarlılık da çocuğa seslenmez. Fuzuli’nin diyelim ki “Aşk derdiyle hoşem/El çek ilacımdan tabip” dediği dizesi… Çağımızda bir çocuğun bunu anlaması ve hissetmesi istenen bir davranış mıdır, bir; eğer anlıyorsa da çocuğun acele tedaviye götürülmesi gerekir, iki. Duyarlılıklar değişiyor.


Dilimizi anlamıyor muyuz? Neyin farkında değiliz?

Bir çalışmamda örneğin, renk adlarını sıraladım. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar renk adı yoktur. Türkçeyi aşağılarken bu zenginliklerin farkında mıyız diye sormamız lazım. Dilin zenginliği salt kelime sayısıyla ölçülmez. Türkçede matematiksel yapı, bir sözcüğün birbirinden çok farklı anlamlara gelmesini sağlar. Biz bunu bile aşağılama nedeni yapıyoruz. Mesela çekmek eylemini alalım, bir şeyi çekmekteki “şey” sözcüğünü değiştirdiğiniz sürece çekmek eyleminin anlamı değişiyor. Sözgelimi “iskemleyi çekmek” diyorsanız çekmek, yürütmek anlamına geliyor. Ama “arabayı karşıya çek” dediğinizde bırakmak, koymak anlamına geliyor. “İpi çekmek” germek anlamında, “kadayıf, şurubu beş dakikada çekti” diyorsanız, içine almak anlamında. Çekmek sözcüğünü tek bir sözcük olarak görmek insafa sığar mı? Çekmek sözcüğünün 86 ayrı anlamı var ve ağzının kokusunu çekmek, akıntıya kürek çekmek gibileri de bunun dışında. Üstelik o kadar çok kullandığımız bir sözcük değil. Çekmek sözcüğü tek başına bu kadar çok anlamı karşılıyorsa bu dile yoksul diyen kendi yoksulluğuna yansın. Bilmiyorsak hiç olmazsa farkına varıp öğrenmeye çalışmalıyız. Ama bilmediğimiz şeyi yok saymak, kendimizi kandırmaktır.


Feyza Hepçilingirler kimdir?

1948’de Ayvalık'ta doğdu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nu ve İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Edebiyat öğretmeni ve öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1983'te sürgün edilince YÖK’ü protesto için istifa etti. Uzun bir süre özel eğitim kurumlarında görev yaptı. Halen Yıldız Teknik Üniversitesi'nde öğretim görevlisi. Ulusal ve uluslararası düzeyde birçok ödülün sahibi olan yazarın eserlerinden bazıları: “Ya Armut Ağacı Olursam?”, “Dilin Zamana Dokuduğu, Türkçe Günlükleri”, “Yıldızların Suya Döküldüğü, Türkçe Günlükleri”, “Dedim: Ah”, “Sabah Yolcuları”, “Türkçe Dilbilgisi, Öğretenlere ve Öğrenenlere”, “Tanrıkadın”, “Öykünmece”, “Savrulmalar”, “Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar?”, “Üç Nokta Bir Çizgi”, “Kırlangıçsız Geçti Yaz”, “Ürkek Kuşlar”, “Eski Bir Balerin”, “Uçtu Uçtu Pelin Uçtu”, “Çirkin Prenses”.



Koçtaş Teknik satınalma elemanı Süleyman KadıIoğlu
Profesyonel bir gönüllü
Başkaları için yapabileceğimiz o kadar çok şey var ki! Hem böylece dolaylı olarak kendimize de yardım etmiş oluyoruz. Gönüllü faaliyetler beni tamamen değiştirdi. Hayattan daha çok keyif alan, sıkıntıları kafaya takmayan, sorunları düzeltmek için uğraşan biri haline geldim”
Acısını hâlâ hissettiğimiz 1999 Marmara Depremi’nin bir olumlu sonucu, yardımların hedefe ulaşmasında organize olmanın önemini ortaya çıkarmasıydı. Bir sivil toplum örgütü olarak AKUT’un kurtardığı her can, bir uzmanlık alanında organize davranmanın işe yarar sonuçlarını gözler önüne sermişti. Nitekim deprem sırası ve sonrasında binlerce insan yardım gönüllüsü olmak istedi, onlarca sivil toplum örgütü kuruldu, mevcutlar da kendilerini yeniden organize etti.

Süleyman Kadıoğlu da bu binlerce insandan biriydi. Deprem sırasında arama kurtarma konusunda başlayan gönüllülüğü, ardından itfaiyeciliğe kaydı. Yedi yıldır çalıştığı Koçtaş Yapı Marketleri’nde dört yıldır teknik satınalma uzmanı olarak görev yapan Kadıoğlu, Türkiye’nin birkaç gönüllü itfaiyecisinden biri. 1999 Marmara Depremi’nde insanlara yardım etmek için çıktığı yolculuk, onu gizli bir kahraman haline getirivermiş. Gündüz başarılı bir profesyonel, iş çıkışında gönüllü bir itfaiye eri… Bir yandan da cankurtaran olarak sahillerde insanları dalgaların arasından çekip çıkaran Kadıoğlu ile sosyal sorumluluk ve sivil toplum örgütlenmesini konuştuk.


Sivil toplumcu kimliğiniz nasıl ortaya çıktı?

İnsanlara yardım etme isteği küçüklükten beri benimle. Ama Türkiye’deki pek çok gönüllü gibi benim de gerçek anlamda yardım faaliyetleriyle tanışmam, 1999 Marmara Depremi’ne denk geliyor. Türkiye’deki pek çok gönüllü gibi beni arayışa iten, bu felaketti. Deprem, organizasyonun önemini gösterdi, sivil toplumun ortaya çıkmasını ve güçlenmesini tetikledi.

Bu süreç şöyle yaşandı. Pek çok insan yaşanılan mağduriyetleri görünce korktu, üzüldü ve bir şeyler yapmak istedi. Ancak çözüm bulmaya çalıştıklarında sıkışıp kaldılar. Çünkü iki adım ötede insanlar açlık çekerken, yardımlarla toplanan tonlarca ekmek sokak başlarında yığıldı, o aç insanlara ulaştırılamadı. Çadırlar dağıtılamadı. Örnekleri çoğaltabiliriz. Oysa aynı dönemde AKUT çok iyi çalıştı. Dolayısıyla bu acı deneyim, organize olmanın, yardım faaliyetinin amacına ulaşmasında taşıdığı önemi gösterdi. Gönüllü olmak isteyen herkes bir kuruma katılıyordu. Ben de onlardan biriydim işte!
Siz Türkiye’nin sayılı gönüllü itfaiyecilerinden birisiniz de… Türkiye’de çok bilinen bir kavram değil. Nedir gönüllü itfaiyecilik?

Evet. Sivil toplumcu kimliğim arama kurtarma faaliyetleriyle ortaya çıktı ama gönüllü itfaiyecilikle sürdü. Gönüllü itfaiyecilik, özellikle kötü tecrübelerden sonra İzmit İtfaiyesi’nde gelişti. Bu girişime, deprem sırasında yurtdışından gelen gönüllüler ilham vermişti. Onlar bu eğitimleri organize etti ve İzmit İtfaiyesi aracılığıyla gönüllü itfaiyeciliğin temelleri atıldı.

Arama kurtarma faaliyetleri için aldığımız deprem eğitimlerini nerede değerlendirebileceğimizi düşünüyorduk ki, karşımıza İzmit İtfaiyesi çıktı.

Türkiye’de gönüllü itfaiyeciliği düzgün olarak uygulayan tek merkez olan İzmit’te 64 kişi gönüllü itfaiyecilik eğitimi aldık. Aramızda üniversite öğrencileri olduğu gibi, 65 yaşındaki emekli bir ağabeyimiz de var. Önemli olaylarda bize haber veriliyor, elimizden geldiği kadar yardım etmeye çalışıyoruz. Oraya gittiğimizde artık sıradan bir itfaiye eriyiz.


İtfaiyecilikte sizi zorlayan engeller var mı?

Belediyeler itfaiyeye çok az bütçeler ayırıyor. Bununla ilgili çarpıcı bir örnek anlatmak istiyorum. Gebze’de belediyenin bütçesini belirleyen kişi trafik kazası geçirmiş. Benim de yer aldığım itfaiye ekibi hemen kaza yerine gittik. Ona zarar vermeden araçtan çıkarıp hastaneye göndermemiz lazım. Ancak açıcı makas olmadığı için saatlerce araçta sıkışıp kaldı. Çünkü itfaiyenin bütçesinde o makası alacak para yoktu. Güç bela kurtarıldı. Ertesi yıl itfaiyenin bütçesi iki katına çıkartıldı. Türkiye’de böyle bir eksiklik var. Kendi başımıza gelmeden önemini anlamıyoruz.


İtfaiye alanında hangi eğitimleri aldınız?

Daha önce hafif ve ağır arama kurtarma, ekipman kullanımı, takımdaşlık, baskı altında davranışlar gibi birçok eğitim almıştık. Bunların içinde yangın eğitimleri de bulunuyordu. İzmit İtfaiyesi’nde yurtdışıyla bağlantılı, konuyla ilgili çok yoğun eğitim aldık; kapalı yerde hareket teknikleri, kimyasal kazalarda nasıl müdahale edileceği... Sık sık nöbet tuttuk. Profesyonel itfaiyecilerle birlikte hareket ettik.

Orada aldığımız eğitimler çok yönlüydü. Bu eğitimler sayesinde bir dönem cankurtaranlık da yaptım. Biliyorsunuz, Kandıra sahilleri Karadeniz’in özelliği yüzünden çok tehlikeli, her yıl onlarca can kaybediliyor. İnsanlar tehlikenin farkına varamıyor, beline kadar denize girmişken aniden boğulma tehlikesiyle yüz yüze kalıyor. İlk gün boğulmak üzere olan tam üç kişiyi kurtarmıştım. Gerçekten unutulmaz bir deneyimdi. İtfaiyenin özelliği bu işte; her türlü eğitimi alıyorsunuz. İlk sirenle gitmek ve zor durumdaki insanlara yardım ulaştırmak zorundasınız.
Yangınlara doğrudan müdahale eden ekipte yer alıyor musunuz?

Yangın veya kaza gibi sıra dışı durumlarda aklı başında ve belirli bir eğitime sahip kişilere çok fazla ihtiyaç duyuluyor. Etrafta genellikle paniğe kapılmış insanlar bulunuyor. Özellikle trafik kazalarına yardımcı olmak isteyenler, yarar yerine zarar verebiliyor. Etrafta sakin birilerinin varlığı, orada işini yapana destek olması ve çevre önlemlerini alması bile çoğu zaman yetiyor. Trafik kazalarına müdahale ederken kendisi yaralanan, hatta başka bir aracın çarpmasıyla hayatını kaybedenler bile var. O nedenle kaza veya yangın gibi durumlarda aklı başındaki herkese ihtiyaç duyuluyor. Biz de aldığımız eğitimler çerçevesinde olaylarda görev alıyoruz.


İlginç olaylar da geliyordur başınıza…

Gebze’de yangın alarmı çaldı. Bindik kamyonlara, herkes yoldan çekiliyor, hızla gidiyoruz. Bir kavşağa geldik, bir araba önümüzde, mümkün değil gitmiyor. Korna çalıyoruz, sinyalleri yakıyoruz, hiçbiri fayda etmiyor. Hiç istifini bozmadan 30 kilometre hızla, sakin sakin yoluna devam ediyor. Oysa belki yanan onun evi… 15-20 dakika gittikten sonra fark etti bizi, inanamadık. Her çeşit insanla karşılaşıyorsunuz. Pamukova’daki tren kazası atmosferini yaşamak, insanlara yardımcı olmak da unutulmazdı.


Koçtaş bünyesinde yangın ekibi ve prosedürü var mı?

Elbette. Mağazadayken ben de yangın timindeydim. Satın alımları yaparken yangınla ilgili prosedürlere çok daha fazla dikkat ederim. Eğitimlere devam ediyorum. Koçtaş mağazalarında yangınlarla ilgili ortaya çıkabilecek risklere karşı her tür önlemi alıyoruz.


Sizi sürekli insanlara yardım etmeye çeken nedir?

İnsanlara yardımcı olmak çok farklı, unutulmaz bir deneyim. Kendimiz ve ailemiz için bir şeyler yapıyoruz zaten, ama yardıma ihtiyaç duyan birine yardım etmenin apayrı bir hazzı var. Kahramanlıktan ziyade işe yaramışlık hissi... Hele bunu, sizi hiç tanımayan bir insana, kendi isteğinizle yapmanız çok daha önemli. Arkadaşlarıma da bunu her zaman öneririm. Öyle deprem falan beklemenize de gerek yok! Başkaları için yapabileceğimiz o kadar çok şey var ki! Bu yardımları aslında dolaylı olarak kendimiz için de yapıyoruz. İçinde bulunduğum gönüllü faaliyetler beni de tamamen değiştirdi. Hayattan daha çok keyif alan, sıkıntıları kafaya takmayan, sorunları düzeltmek için uğraşan biri haline geldim.



Yaşamla ölüm arasındaki kıl payı çizgi
Vehbi Koç Vakfı tarafından inşa ettirilen Vehbi Koç Acil Tıp Merkezi’ni, açılışından altı yıl sonra bir kez daha ziyaret ediyoruz. Amacımız, Tıp Merkezi’nde yaşamın kazanması için verilen amansız mücadeleye tanıklık etmek
Burası, yaşamla ölüm arasındaki geçişin an meselesi olduğu bir sınır sanki. Nefeslerin tutulduğu, duaların ta yürekten edildiği, zamanın en küçük biriminin en büyük değere ulaştığı, kağnı ritmindeki zamanın içinden şimşek deliliğinde koşuşturmaların geçtiği bir arena. Burası Haydarpaşa Numune Hastanesi Vehbi Koç Acil Tıp Merkezi.

Vehbi Koç Vakfı’nın eskisini yıkarak yeniden inşa ettirdiği beş bin metrekareye kurulu altı katlı bu bina, 4 Ekim 2002’de hizmete açıldı. Ülkemizde de örneği az bulunan bir tasarımı olan binada yoğun bakım, acil ameliyathane, görüntüleme ve laboratuvar birimleri, gözlem odaları ve özel hasta odaları bulunuyor. Tüm bu birimlerin aynı binada olması ise hizmetin hızını ve kalitesini artıran unsurların başında geliyor.

2002’de günde ortalama beş yüz hastanın hizmet alması öngörülmüş. Ancak bu rakam, günde ortalama bin hastaya ulaşmış durumda. 24 saat boyunca 24 doktor görev başında. Vardiyalı sistemle çalışıldığı için acilde bir günde çalışan doktor sayısını bulabilmek için bu rakamı üçle çarpmak gerekiyor. Üstelik polikliniklerden konsültasyona çağrılan doktorlar bu sayının dışında. Acil serviste çalışan hemşire sayısı ise 90.

İnsan yaşamındaki olağan akışın şok edici bir biçimde kesintiye uğradığı anların ilk durağı olan acil servislerdeki karmaşa burada yok. Devlet hastanesi olmasına, günde ortalama bin hastaya hizmet verilmesine rağmen. Merakımızı, Haydarpaşa Numune Hastanesi Vehbi Koç Acil Tıp Merkezi Başhekim Yardımcısı Uzm. Dr. Osman Ekinci gideriyor:

“Acil servisler, hem hizmet alanların hem de hizmet verenlerin stres katsayısının çok yüksek olduğu bir yer. Poliklinikteki gibi bir zaman yok. Öncelikle binanın konumu, işimizi yaparken zamandan kazanmamıza, daha kaliteli ve hızlı hizmet verebilmemize olanak sağlıyor. Bütün birimlerin aynı alanda olması, hastaları daha seri bir şekilde uygun bölümlere aktarmamıza olanak sağlıyor. Bu dizayna sahip olmayan ve personel sayısı yeterli olmayan hastanelerde bir karışıklık söz konusu olabiliyor. fiu anda hasta ve ambulans girişi aynı yerden yapılıyor. Girişte yapacağımız düzenlemeyle bu karmaşanın da önüne geçeceğiz. İkinci olarak da triajda yaptığımız düzenleme. Hasta ilk müracaatını yaptığında bir yandan kimlik bilgileri alırken aynı anda sorunu tespit edilip hızla yönlendiriliyor. Tabii bir de hastanemizin, acil servise özel bir önem verdiğini belirtmeliyim.”
10 hastanın 3’ü acil!

Haydarpaşa Numune Hastanesi Vehbi Koç Acil Tıp Merkezi’ne gelen hastanın ilk giriş yaptığı andan itibaren geçtiği aşamaları biz de tek tek geçiyoruz. Girişte, hastaların kimlik bilgilerinin ve şikayetinin öğrenildiği bir bankoda işlemler hızla yapılıyor. Bilgi işlem elemanıyla bir hemşire aynı anda karşılıyor hastayı. Hasta, özel olarak tasarlanan ilk muayene odalarına alınıyor ve hizmet ayağına geliyor. Acil poliklinik, hastaların 12 saate kadar yatması gereken durumlar için ayrılan 38 yataklı gözlem odaları, 21 yataklı yoğun bakım ünitesi, acil ameliyathaneler, içinde MR merkezinin de olduğu tam donanımlı görüntüleme merkezi, biyokimya ve mikrobiyoloji laboratuvarlarını geziyoruz.

Duraklarımızdan biri de ASKOM. İl Sağlık Müdürlüğü’nün acil sağlık koordinasyon birimi olarak tanımlayabileceğimiz bu birimde, ambulanslardan gelen çağrılar yanıtlanıyor, duruma göre ambulanslar yönlendiriliyor. Sonuç, oldukça güven verici, iç açıcı. Özel bir hastanede olmadığımızı kolaylıkla unutuvermişiz.

Yine de dışarıdan bakışla yetinmeyip hizmet alanlara uzatıyoruz teybimizi. Selma Kutlu, kızgınlıkla yanıtlıyor sorumuzu. “Annem dün geceden beri ağrı çekiyor. Kimse bizimle ilgilenmiyor. Bir saattir, tahlilin sonucunu bekliyoruz” diyor. Daha sözünü tamamlamadan yanında oturan yaşlı kadın yakınmaya başlıyor; “Dizim çok ağrıyor. Bize bakmıyorlar.”

Diz ağrısının nasıl bir aciliyeti olduğu zihnimizde soru işaretine yol açıyor. Dr. Ekinci, gülümseyerek yanıtlıyor sorumuzu. Geçen yıl yaptırdıkları araştırmanın sonuçlarını paylaşıyor. Öncelikle 24 saat kesintisiz hizmet verilen hastanenin yoğunluğunun 20.00-24.00 saatleri arasında tepe noktaya ulaştığını söylüyor. Bunun nedenlerinden birinin de iş yoğunluğunu gerekçe gören hastaların, çalışma saatleri dışındaki bu zamanları acil servislerde genel muayene için kullanma eğilimleri olduğunu şaşırarak öğreniyoruz.

Araştırmaya göre, gelen her yüz hastadan 70’inin normal polikliniğe müracaat etmesi gerekiyormuş. Gelenlerin sadece yüzde 30’u acil hasta statüsünde. Ki bu sayının içinde yarı acil diye tanımlanan hastalar da var. Yani gündüz herhangi bir sağlık kurumunda tedavisi yapılabilecekken gece şartlarında acile başvurması olağan kabul edilen hastalar. Örneğin ağrı ve ateşe neden olan bademcik iltihabı gibi.


Vehbi Bey cennettedir şimdi”

32 tanımı olan acil durum, kalp krizi benzeri travma, acil doğum, boğulma, acil cerrahi müdahale gerektiren ya da kesik-kırık gibi durumları kapsıyor. Ne var ki soğuk algınlığı olan ya da kronik romatizma şikâyeti olan hasta da acile müracaat ediyor ve travma hastasıyla aynı hızda hizmet bekliyor. Elbette evrensel hasta hakları, kendini acil hasta gören her başvuru sahibinin aynı özenle bakımını gerektiriyor. Ancak burada şikâyetlerin sıralamasını doğru yapmak hayati bir önem taşıyor.

Selma Hanım’ın şikâyetinin, hasta bilincinin de verilen hizmet oranında yükselmesinin doğal bir sonucu olduğunu kavrıyoruz böylece. Altı yıl önce hayal edilmesi bile güç olan bir hizmet biçimi öylesine benimsenmiş ki ricacı-minnetçi, doktoru Tanrı gibi gören hasta profilinin yerini, özsaygısı gelişkin, haklarının farkında, kaliteye alışkın bir hasta tipi almış.

Teybimizi hastalar arasında dolaştırmayı sürdürüyoruz. fiahabettin Kümey, küçük oğlu Özer’i getirmiş acile. Banyoda geçirdiği bir kazada sağ elinin iki parmağında ciddi kesikler olan Özer’e dikiş atılıyor. Özer’in bakışlarında korkudan çok merak var. fiahabettin Bey, oğlunun özenle bakıldığından emin olunca rahatlamış. Onlarca kez teşekkür ediyor.

Sağlıklı ve kaygısız görünen bir adam dikkatimizi çekiyor. fiaşırıyoruz. Adem Topal, dedesini getirmiş. Bir gece önce yüksek tansiyona bağlı kısmi felç geçiren dedesinin beyninde de zedelenme meydana gelmiş. “Geldiğimiz andan itibaren gördüğümüz ilgiden çok memnunuz. Ben aynı zamanda şaşırdım. Bir devlet hastanesi olmasına rağmen evraklar için bile beklemedik. Vehbi Bey sırf bunun için bile cennettedir şimdi” diyor. Adem Bey’in rahatlığı dedesini güvenli ellere teslim etmesindenmiş.

Vehbi Koç Acil Tıp Merkezi hizmete girdiğinde, Acil Tıp Sistemi’nde devrimsel bir değişimin öncülük misyonunu üstlenmiş. İnsan sağlığına değer katmış. Geçen süreçte sağlık sisteminin kat ettiği mesafeyle doğru orantılı olarak benzerleri yaygınlaşmış. Ancak geleceğin ihtiyaçlarını gören bir bakışla tasarlanmış olan bina, başlı başına örnek olmayı sürdürüyor. Vehbi Koç Acil Tıp Merkezi, Vehbi Koç Vakfı ve Koç Topluluğu’nun, topluma karşı sorumluluk bilinciyle hizmet verdiğinin ve vereceğinin, çalışmalarında niteliğe verdiği değerin bir anıtı olarak yükseliyor Haydarpaşa sırtlarında.


1   2   3   4   5   6   7


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə