Stephen King ve Peter Straub Cilt2 Kara Ev Kitaplar, uygarlığa yol gösteren ışıklardır




Yüklə 2.7 Mb.
səhifə6/58
tarix27.02.2016
ölçüsü2.7 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   58

“Burada sabahları sadece iki kişi esrar kokar,” dedi Henry Leyden. “Bunlardan biri, sabah dumanının ardından bira içer; diğeriyse -yani sen, Morris- başka bir şey karıştırmaz, öylece bırakır.”

“Vay canına,” dedi Morris saygıyla. “Bu gerçekten inanılmaz.”

“İnanılmaz olan benim,” dedi Henry onaylayarak. Yumuşak sesle ve düşünceli bir ifadeyle konuşuyordu. “Zor bir iş ama birinin yapması gerek. İnkâr edilemez derecede lezzetli olan Tayland çubuğuyla olan sabah randevunuz hatırına sana bir Kızılderili atasözü söyleyebilir miyim?”

“Elbette, dostum.” Bu, Morris’in Henry Leyden ile ilk konuşmasıydı ve hakkında söylenen her şeyin doğru olduğunu görüyordu. Hatta beklediğinden de fazlasını görmüştü. Bir başka kimliği, Bruce Wayne gibi, gizli bir kimliği olduğuna inanmak artık pek de zor gelmiyordu. Ama yine de...


“Çocukluğumuzda yaptıklarımız, alışkanlıklarımız olup çıkar,” dedi Henry o yumuşak, kesinlikle George Rathburn’a uymayacak sesiyle. “Bu, benim sana tavsiyem, Morris.”

“Evet, tamam,” dedi Morris. Bay Leyden’ın neden bahsettiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Ama yavaşça, utangaç bir edayla elindeki CD kutusunu ona uzattı. Henry kutuyu almak için hiçbir hamle yapmadı. Morris ezildiğini hissetti ve bir an yedi yaşındaki anılarından birini hatırladı. Her zaman meşgul olan babasına göstermek için, o gün tüm öğleden sonra odasında yaptığı resmi bitirmeye yemin etmişti. Sonra, o kör, sersem, diye geçirdi aklından. Nefesindeki ot kokusunu alabilir, bir yarasa gibi keskin kulakları olabilirdi, ama ona lanet olası bir CD uzattığını nereden bilecekti?

Kararsızca, gösterdiği cürete kendi de şaşarak ve biraz da çekinerek yavaşça uzanıp Henry’nin bileğini tuttu. Adamın ilk anda bu beklemediği hareket karşısında gerildiğini hissetti ama sonra Henry, Morris’in elini ince kutuya doğru yöneltmesine izin verdi.

“Ah, bir CD,” dedi Henry. “Bana ne olduğunu söyleyecek misin?”

“Bu akşamki programında yedinci şarkıyı çalmalısın,” dedi Morris. “Lütfen.”

Henry önce telaşlandı. Sigarasından son bir nefes çekip izmariti (elbette hiç bakmadan, ha ha) kapının yanındaki kum dolu kovaya fırlattı.

“Hangi programımdan bahsediyorsun acaba?”

Morris doğrudan cevap vereceği yerde dili ve dudaklarıyla, lezzetli bir yemeği midesine indiren küçük ama doymak bilmeyen, etçil bir hayvandan duyulabilecek gürültülere benzer sesler çıkardı. Sonra durumu daha da kötüleştirmek istercesine Wisconsin Faresi’nin alameti farikası olan, gençler kadar yaşlıların da, “Kör bir adam bile,” diye bildikleri George Rathburn’un ünlü cümlesini onun sesini taklit ederek bağırdı. “Çiğne, ye, midene indir, hepsi aynı delikten çıkacak!”

Taklidi pek iyi yaptığı söylenemezdi ama kimin taklidini yaptığı açık seçik anlaşılıyordu; KWLA-FM’de, akşamları iş çıkışı saatinde yaptığı program tüm Coulee’de meşhur olan Wisconsin Faresi’nin taklidiydi. Wisconsin’deki radyo kanalları listesinin silik bir üyesi olan KWLA, La Riviere’de küçük bir kolej radyosuydu ama Fare’nin dinleyicileri inanılmayacak kadar çoktu.

Ve eğer biri, Brewers taraftarı, Cumhuriyetçilere oy veren, AM bandından yayın yapan George Rathburn’un aynı zamanda, yaptığı program sırasında, renkli bir dille, bağırsaklarını bir Backstreet Boys CD’si üzerine boşaltısını anlatan Wisconsin Faresi olduğunu keşfederse sorun çıkabilirdi. Bu, dar radyo toplumunun dışına taşıp ses getirecek ciddiyette bir sorun olabilirdi.

‘Tanrı aşkına, Wisconsin Faresi olduğum fikrine nasıl kapıldın, Morris?” diye sordu Henry. “Bahsettiğin kişiyi doğru dürüst tanımıyorum bile. Aklına böyle garip bir fikri kim soktu?”

“Bilgili bir kaynak,” dedi Morris kasılarak.

Kızgın demirlerle tırnaklarını sökseler bile Howie Soule adını ağzından alamazlardı. Ayrıca Howie de tesadüfen öğrenmişti: bir gün Henry’nin istasyondan ayrılmasından sonra yayın odasına girmiş, Henry’nin arka cebinden düşürdüğü cüzdanını taburenin altında bulmuştu. Görme haricindeki tüm duyularının mükemmel olduğunu düşüneceğiniz bu adamın cüzdanının eksikliğini fark etmemesi ilginçti ama belki o gün Henry’nin aklı başka bir konuyla meşguldü, boş bir adam olmadığı, bol bol düşündüğü açıkça görülüyordu. Howie, (söylediğine göre dostça bir merakla gözden geçirdiği) Henry’nin cüzdanında bir KWLA kimlik kartı bulmuş ve İSİM yazan yerin karşısındaki boşluğa minik bir fare resmi çizilmiş olduğunu görmüştü. Dava bitti, konu kapandı, fermuvarını çek.

“Hayatımda bir kez bile KWLA’in kapısından içeri adımımı atmadım,” dedi Henry ve söylediği yalan değildi. Wisconsin Faresi’nin programını (diğer başkalarını olduğu gibi) evindeki stüdyoda hazırlayıp kaydediyor, sonra Joe Strummer adıyla kiraladığı posta kutusunun adresiyle istasyona gönderiyordu. Daha çok KWLA’den bir davetiye anlamı taşıyan, üzerinde fare resmi olan kimlik kartını hiç kullanmamış... ama atmamıştı da.

‘Ya sen bir başkasının bilgi kaynağı oldun mu, Morris?”

“Ha?”


“Wisconsin Faresi olduğumu düşündüğünü başkasına söyledin mi?”

“Hayır! Elbette söylemedim!” Hepimizin bildiği gibi, herkes aynı yanıtı verirdi. Ama Henry’nin şansına bu seferki doğruydu. En azından o an için doğruydu ama gün daha yeni başlamıştı.

“Ve söylemeyeceksin de, değil mi? Çünkü dedikodulara inananlar çıkabilir. Tıpkı bazı kötü davranışların alışkanlığa dönüşmesi gibi.” Henry elindeki hayali esrarlı sigaradan bir nefes çekiyormuş gibi yaptı.

“Ağzı sıkıdır,” dedi Morris, övünmek için yanlış bir konu seçerek.

“Umarım öyledir. Çünkü bir sızıntı olması halinde seni öldürmek zorunda kalırım.”

Bir sızıntı olması halinde, diye içinden tekrarladı Morris. Ah, dostum, bu adam kafayı yemiş.

“Evet, öldürürsün,” dedi gülerek.

“Sonra da seni yerim,” dedi Henry. Ama o gülmüyordu, hatta gülümsemiyordu bile.

“Yaa, tabii,” diyerek tekrar güldü Morris, ama bu kez gülüşü kendi kulaklarına bile zorlama gibi gelmişti. “Hannibal Lecter gibi.”

“Hayır, Balıkçı gibi,” dedi Henry. Yüzünü yavaşça Morris’e çevirdi. Güneş, bir an için gözlüklerinin camından yansıyarak onları ateşten oluşmuş gözlere çevirdi. Morris yaptığının farkına varmadan bir adım geriledi. “Albert Fish, kurbanlarını yemeye kıçlarından başlardı, bunu biliyor muydun?”

“Evet, öyle. İyi bir parça taze kıçın en kaliteli biftekten daha lezzetli olduğunu iddia ederdi. Kullandığı kelimeler tam olarak bunlardı. Bir kurbanının annesine yazdığı mektupta böyle demişti.”

“Acayip,” dedi Morris. Sesi, kendisine bile titrek gelmişti. Büyük kötü kurdu kapısından uzaklaştırmaya çalışan çaresiz, küçük, şişko domuzcuk gibi. “Ama ben pek korkmuyorum, yani, senin Balıkçı olmandan.”

“Sahi mi? Neden?”

“Dostum, her şeyden önce sen körsün!”

Henry hiçbir şey söylemeden ateş saçan gözlerini iyice huzursuzlaşan Morris’e dikti. Morris’in aklından telaşlı düşünceler geçiyordu. Acaba gerçekten kör mü? Kör bir adama göre etrafta fazlasıyla rahat dolaşıyor... ya dışarı çıkar çıkmaz kim olduğumu bilmesine ne demeli?

“Kimseye söylemeyeceğim,” dedi. ‘Tanrı şahidimdir.”

Tek istediğim bu,” dedi Henry sakince. “Bu konuda anlaştığımıza memnun oldum. Evet, bana ne getirmiştin, nedir bu?” Elindeki CD’yi havaya kaldırdı. Bakıyormuş gibi tutmadığını görmek bir anda Morris’i müthiş rahatlatmıştı.

“Şey, şu Racine’den çıkan grup. Dirtysperm’ü biliyor musun? ‘Where Did Our Love Go?’* şarkısını yeniden yorumladılar. Bilirsin, şu Supremes’in eski şarkısı. Ama şarkıyı yeni haliyle dakikada yüz elli vuruşluk bir tempoyla söylüyorlar. Çok şamata bir parça. Bütün şu pop saçmalığını yerle bir ediyor, dostum, mahvediyor!”

“Dirtysperm,” dedi Henry. “Daha önce grubun ismi Jane Wyatt’s Clit değil miydi?”

Morris, Henry’ye kolaylıkla aşka dönüşebilecek bir hayranlıkla baktı. “JWC’yi kuran, Dirtysperm’ün başgitaristi zaten, dostum. Ama sonra basçıyla politik bir konuda anlaşamamışlar; Dean Kissinger ve Henry Acheson’la ilgili bir şeymiş galiba ve sonra Ucky Ducky -gitarist olan- gruptan ayrılıp Dirtysperm’ü kurmuş.”

“‘Where Did Our Love Go?’“ dedi Henry dalgınca, sonra CD’yi Morris’e geri uzattı. Suratının asıldığını görmüş gibi, “Böyle bir CD’yi elimde taşımam doğru olmaz, kafanı kullan onu dolabıma koyuver.”

Morris’in hissettiği hayal kırıklığı bir anda yok oldu ve yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. “Evet, tabii. Olmuş bilin, Bay Leyden!”

“Ve sakın koyarken seni kimse görmesin. Özellikle de Howie Soule. Howie başkalarının işine burnunu sokmaya pek hevesli. Onun gibi davranmamak senin için daha hayırlı olur.”

“Kesinlikle, bebek!” Olayların gelişiminden mutlu olan Morris gülümseyerek kapının koluna uzandı.

“Ve Morris?”

“Evet?”


“Sırrımı bildiğine göre artık bana Henry desen daha iyi olur sanırım.”

“Henry! Tamam!” Morris Rosen için bu, yazın en güzel sabahı mıydı? Kesinlikle öyleydi, hiç şüpheniz olmasın.

“Bir şey daha var.”

“Nedir, Henry?’ Morris bir gün birbirlerine Hank ve Morrie diyecekleri günü hayal edecek kadar ileri gitmişti.

“Fare konusunda çeneni sıkı tut.”

“Sana söyledim...”

“Evet ve sana inanıyorum. Ama bazen içinden bir dürtü sinsice yükselir, Morris. Gece evine sızan bir hırsız ya da avına yaklaşan bir katil gibi. Eğer bu dürtüye teslim olursan, emin ol, bundan haberim olur. Üzerinden kötü bir kolonya gibi yayılan kokusunu alırım. Buna inanıyor musun?”

“Şey... evet.” Ve inanıyordu gerçekten. Daha sonra sakin bir anda bu konuşmayı düşündüğünde kulağa ne kadar saçma gelirse gelsin buna inandığını tekrar fark etti. Ona inanıyordu. Hipnotize edilmek gibi bir şeydi.

“Güzel. Haydi, şimdi git. İlk bölüm için Ace Hardware, Zağlat Chevy ve Bay Tastee Ribs’in sıralanıp, hazır olmasını istiyorum.”

“Tamamdır.”

“Dün akşamki maçın da...”

“Sekizinci bölümde Wickman’ın oyun dışı kalmasını mı? Berbattı, gerçekten. Hiç Brewers gibi değildi.”

“Hayır, Mark Loretta’nın beşinci bölümdeki sayısı daha iyi olacak. Loretta çok sık sayı yapmıyor ama taraftarlar onu seviyor. Nedendir bilmem. Yeteneksiz olduğunu kör bir adam bile görebilir. Haydi, evlat. Git de o CD’yi dolabıma koy. Fare’yi görecek olursam ona veririm. Çalacağından eminim.”

“Şarkı...”

“Yedinci şarkı. Yedi, kediyle kafiyelidir. Bunu unutmam, onun da unutacağını sanmıyorum. Haydi artık git.”

Morris ona minnet dolu son bir bakış fırlattıktan sonra içeri girdi. Henry Leyden, namı diğer George Rathburn, namı diğer Wisconsin Faresi, aynı zamanda Henry Shake adıyla tanınıyordu (bu konuya sonra değineceğiz, zaman hızla ilerliyor). Bir sigara daha yaktı ve derin bir nefes çekti. Bitirmek için yeterli zamanı olmayacaktı; tarım raporu sona ermek üzereydi (domuz üretimi artmıştı, buğday stoklarında düşüş vardı ve mısır üretimi tavana vurmuştu ama sakinleşip dengesini sağlamak için birkaç nefese ihtiyacı vardı. Önünde antika korkulukların kaldığı Maxton Bakım Merkezi’ndeki Çilek Festivali’nde son bulacak uzun bir gün uzanıyordu. Sık sık Tanrı’ya onu William “Chipper Maxton’un kıskaçları arasına düşmekten koruması için dua ederdi. Ömrünü Maxton’da son bulması ve yüzünün alev makinesiyle dağlanması arasında bir tercih yapması istense hiç tereddütsüz alev makinesini seçerdi. Festivalde sonra eve döndüğünde belki yolun yukarısında yaşayan komşusu ziyaretine gelir ve uzun zamandır planladıkları gibi Kasvetli Ev’i okumaya başlayabilirlerdi. Doğrusu bu harika olurdu.

Acaba Morris Rosen bu sırrı ne kadar süre saklayabilir, diye düşündü. Eh, nasıl olsa öğrenirdi. Fare’yi çok seviyordu ve başka seçeneği kalmayınca-ya dek ondan vazgeçmek istemiyordu; bunu inkâr edemezdi.

“Dean Kissinger,” diye mırıldandı. “Henry Acheson. Ucky Ducky. Tanrı bizi korusun.”

Bir nefes daha çektikten sonra elindeki sigarayı yine tam isabetle kum: dolu kovanın içine attı. İçeri dönüp Mark Loretta’nın önceki akşamki maçta yaptığı sayıyı tekrarlama ve Coulee’nin iflah olmaz taraftarlarıyla canlı görüşmeler yapma vakti gelmişti artık.

Ve bizim de ayrılık vaktimizdi. Kilisenin çanı, saatin yedi olduğunu haber veriyordu.

French Landing’de hayat son hızla devam ediyordu. Dünyanın bu bölgesinde hiç kimse yatağında uzun süre kalıp tembellik yapmazdı ve turumuzun sonunda acele etmeliydik. Olayların başlaması yakın, çok hızlı ilerlemeleri de muhtemeldi. Yine de fena değildik, zamanı iyi değerlendirmiştik ve son durağımızdan önce uğramamız gereken sadece bir yer daha kalmıştı.

Ilık yaz havasına yükseldik, bir süre KDCU kulesi etrafında uçtuk (işaret ışığının tık-tık-tık sesini ve elektriğin sinsice mırıldanmasını duyabilecek kadar yakındık) etrafı şöyle bir kolaçan ettikten sonra kuzeye yöneldik. Nehrin yukarısında, on iki kilometre ötede, kireçtaşı uçurumuyla Great Bluff kasabası vardı. Bu uçurumda hayaletlerin dolaştığı söylenirdi, çünkü 1888’de Fox Kızılderili kabilesinin şefi (ismi Uzak Gözler’di) rüyasında korkunç bir kaderin onları beklediğini görmesinin üzerine o kaderden kaçmak için tüm savaşçılarını, samanlarını, kadınları ve çocukları toplamış, oradan ölümlerine atlamalarını istemişti. Jim Jones’un olduğu gibi Uzak Gözler’in de kabilesi kendilerine söyleneni yapmışlardı.

Nehirden yukarı o kadar ilerlemeyecektik, French Landing’de uğraşmamız gereken yeterince hayalet vardı. Nailhouse Row’un üzerinden bir kez daha geçtik (Harley’ler yerlerinde yoktu; Beezer St. Pierre ve Yıldırım Beşli’nin diğer üyeleri bira fabrikasındaki işlerine gitmişlerdi), Queen Caddesi ve Maxton Bakım Merkezi’ni de ardımızda bırakarak (Burny hâlâ odasında, gözlerini pencereye dikmiş yatıyordu-öff) Bluff Caddesi’ne vardık. Burası neredeyse kırsal bölgeye dahildi. Yirmi birinci yüzyıla girdiğimiz şu günlerde, Coulee Bölgesi’nde kasabaların, orman ve tarlalara böyle çabuk boyun eğmesi şaşırtıcıydı.

Bluff Caddesi’nden sola dönüldüğünde, bulunduğu alanın ne kasaba, ne de şehir olarak tanımlanabileceği Herman Caddesi’ne varılıyordu. Burada, gelişimcilerin henüz keşfetmediği yedi yüz metrelik bir çimenliğin sonundaki sağlam, tuğla evde Dale Gilbertson, eşi Sarah ve altı yaşındaki oğlu David ile yaşıyordu.

Vaktimiz azdı ama en azından bir göz atmak için açık mutfak penceresinden içeri süzüldük. Tezgâhın üzerindeki ekmek kızartma makinesinin yanında durduk. Mutfak masasında oturan, gazeteyi okurken bir yandan da önündeki mısır gevreğini tadının farkına varmadan yiyen adam (Herald’ın ön sayfasında yine bir Wendell Green haberinin olduğunu görünce içini bir sıkıntı sarmış, mısır gevreğine şeker ve dilimlenmiş muz koymayı unutmuştu), Şef Dale Gilbertson’un ta kendisiydi. Hiç şüphesiz o sabah, French Landing’deki en mutsuz insan oydu. Kısa bir süre sonra bu yarışmadaki tek rakibini tanıyacaktık ama o an için Dale’in yanında kalmayı yeğledik.

Balıkçı, diye düşünüyordu kederle. Bu konuda Tom Lund ve Bobby Dulac’la hemfikirdi. Neden ona daha ürkütücü bir isim takmadın seni baş belası gazeteci bozuntusu? Örneğin Kana susamış. Evet, evet bak bu daha iyi olurdu, değil mi, Wendell “Kusmuk” Green Beyefendi?

Ah, ama Green’in ona neden Balıkçı ismini verdiğini biliyordu. New York’ta yaşamış ve cinayetler işlemiş Albert Fish* ile French Landing’deki katilin yaptıkları arasındaki benzerlik göz ardı edilemeyecek kadar bariz -ve çekiciydi-. Fish, kurbanlarını boğardı. Amy St. Pierre ve Johnny Irkenham’ın da boğularak öldürüldükleri açıkça anlaşılıyordu. Fish, kurbanlarını yerdi ve French Landing’de ölü bulunan iki küçük bedenin de bazı bölümlerinin yenmiş olduğu ortadaydı. Fish de, şimdiki canavar da kurbanlarının vücutlarının... şey arka kısımlarını tercih ediyorlardı.

Dale önündeki kâseye baktı, kaşığını bıraktı ve kâseyi iterek önünden uzaklaştırdı.

Birde mektuplar vardı. Onları unutamazdı.

Sandalyesinin ayaklarının dibinde sadık bir köpek gibi duran evrak çantasına baktı. Dosya içindeydi ve ona, dilin her fırsatta, ağrıyan çürük bir dişe uzanması gibi çekildiğini hissediyordu. Belki ellerini dosyadan uzak tutabilirdi, en azından karısıyla seviştiği, oğluyla oynadığı evindeyken, ama aklını uzak tutabilmesi... bu apayrı bir şeydi ve mümkün gibi de görünmüyordu.

Yaşlı yamyam Albert Fish, sonunda elektrikli sandalyeyi boylamasını sağlayan son kurbanı Grace Budd’ın annesine uzun ve korkunç derecede ayrıntılı bir mektup yazmıştı. (“Elektrikle kızartılmak çok hoş olacak!” demişti Fish gardiyanlara. “Denemediğim bir bu kalmıştı!”) Şimdiki katil de benzer mektuplar yazmıştı, bir Helen Irkenham’a bir tane de Amy’nin babası, serseri (ama Dale, duyduğu kederle gerçekten yıkılmış olduğunu tahmin edebiliyordu) Armand “Beezer” St. Pierre’e. Bu mektupları katil değil, cinayetlerle uzaktan yakından ilgisi olmayan, sorun çıkarmak isteyen biri yazmış olsa daha iyi olurdu, ama gönderilen iki mektupta da basından gizlenen, tahminen sadece katilin bilebileceği ayrıntılar vardı.

Dale sonunda içinden yükselen isteğe teslim oldu (Henry Leyden bunu çok iyi anlayabilirdi) ve uzanıp evrak çantasını alıp açtı. İçinden kalınca bir dosya çıkardı ve mısır gevreği kâsesinin eskiden durduğu yere koydu. Evrak çantasını yine sandalyenin yanına bırakarak önündeki dosyayı açtı (üzerinde BALIKÇI değil, ST. PİERRE/İRKENHAM yazıyordu). Eksik dişleriyle gülümseyen iki çocuğun yürek burkan fotoğraflarına, okunmak için fazlasıyla korkunç olan tıbbi raporlara ve bakılmak için fazlasıyla korkunç olan suç mahalli fotoğraflarına (ah ama onlara bakmalıydı, onlara tekrar tekrar bakmalıydı... kanla kaplanmış zincirler, sinekler, açık kalmış gözler) şöyle bir göz gezdirdi. Dosyada ayrıca küçük Irkenham’ın cesedini bulan ve kısa süreliğine zanlı olarak gözaltına alınan Spencer Hovdahl ile yapılan uzunca röportajın yazılı metinleri de vardı.

Sonra üç mektubun fotokopileri geliyordu. Biri George ve Helen Irkenham’a gönderilmişti (eğer bir önemi varsa, zarfın üzerinde sadece Helen’in ismi vardı). Diğeri Armand “Beezer” St. Pierre’e gönderilmişti (zarfın üzerine adamın lakabı bile yazılmıştı). Üçüncü mektup ise 1928 yılı baharının sonlarına doğru, cinayetin ardından Grace Budd’ın annesinin New York’taki adresine gönderilmişti.

Dale üç mektubu yan yana önüne koydu.

Grace kucağıma oturdu ve beni öptü. Onu yemeye karar verdim. Fish, Bayan Budd’a yazdığı mektupta böyle demişti.

Amy kucağıma oturdu ve bana sarıldı. Onu yemeye karar verdim. Beezer St. Pierre’e gelen mektupta da böyle yazıyordu. Adamın orayı yerle bir edeceğine dair tehditler savurarak French Landing karakolunu basmasına şaşmamalıydı. Dale, o serseriden hoşlanmazdı ama yerinde olsa aynı duygular içinde olacağını kabul ediyordu.

Üst kata çıktım ve bütün giysilerimi çıkardım. Çıkarmazsam üzerlerine kan bulaşacağını biliyordum. Fish’ten Bayan Budd’a.

Kümesin arkasına gittim ve bütün giysilerimi çıkardım. Çıkarmazsam üzerlerine kan bulaşacağını biliyordum. Kimliği meçhulden Helen Irkenham’a. Burada akla bir soru geliyordu: Böyle bir mektup alan hangi anne akıl sağlığını muhafaza edebilirdi? Bu mümkün müydü? Dale hiç sanmıyordu. Helen sorulara sakin ve mantıklı cevaplar vermiş, hatta evine son gidişinde Dale’a çay bile ikram etmişti ama gözlerinde, kontrolünü kaybetmek üzere olan bir kadının donuk, tuhaf bakışları vardı.

İkisi yeni, biri neredeyse yetmiş beş yıllık üç mektup. Ve birbirine tıpatıp benzeyen üç mektup, inceleme yapan uzmanlar, St. Pierre ve Irkenham’a gönderilen mektupların solak biri tarafından yazılmış olduğunu tespit etmişlerdi. Kullanılan beyaz kâğıt sıradan, Amerika’da kırtasiye malzemeleri satan her mağazada bulunabilecek türdendi. Kullanılan kalemin markası muhtemelen Bic’ti, ne ipucu ama.

1928 yılı, Fish’ten Bayan Budd’a: İsteseydim onu becerebilirdim ama yapmadım. Bir bakire olarak öldü.

Kimliği meçhulden Beezer St. Pierre’e: İsteseydim onu becerebilirdim ama YAPMADIM. Bir BAKİRE olarak öldü.

Kimliği meçhulden Helen Irkenham’a: Bu belki sizi teselli eder, isteseydim onu becerebilirdim ama YAPMADIM. Bir BAKİR olarak öldü.

Dale, bu işin onu aşacak kadar derin olduğunu biliyordu. Mektuplarının altına imza olarak yamyam Fish’in adını yazmamasına rağmen bu canavarın arada bağlantı kurulmasını istediği açıkça görülüyordu. Mektupların tarzları bu konuda şüpheye yer bırakmıyordu.

Hüzünle içini çeken Dale, mektupları tekrar dosyaya, dosyayı da evrak çantasına koydu.

“Dale? Hayatım?” Sarah’nın uykulu sesi merdivenin başından duyuldu.

Dale çok kötü bir şey yaparken yakalanan bir adamın duyduğu suçlulukla yerinden sıçradı ve evrak çantasını aceleyle eski yerine koydu. “Mutfaktayım, tatlım,” diye seslendi karısına. Davey’yi uyandırmaktan korkmasına gerek yoktu; oğlu her sabah en erken yedi buçuğa kadar ölü gibi uyurdu.

“Bugün işe geç mi gidiyorsun?”

“Hi... hi.” İşe sık sık geç gider, sonra bu gecikmeyi akşam yediye, sekize hatta dokuza dek orada kalarak telafi ederdi. Wendell Green bu konuda bir haber yapmamıştı... en azından şimdilik. Ama ona biraz zaman tanımalıydı, ne de olsa gündemde yamyamlar vardı!

“Gitmeden önce çiçekleri sula, olur mu? Neredeyse kuruyacaklar.”

“Olmuş bil.” Sarah’nın çiçeklerini sulamak, Dale’in hoşlandığı bir işti. En’ verimli düşüncelerinden bazıları elinde bahçe hortumu varken aklına gelmişti.

Yukarda bir sessizlik oldu... ama terlik seslerinin yatak odasına döndüğünü duymamıştı. Bekledi. Ve sonunda karısının sesi duyuldu, “iyi misin, tatlım?”

“İyiyim,” diye seslendi Dale. Sesindeki içtenliği abartmadığını umuyordu.

“Ben uyurken yatakta bir o yana bir bu yana huzursuzca dönüp duruyordun.”

“İyiyim, bir şeyim yok.”

“Dün gece Davey banyoda onu yıkarken bana ne sordu, biliyor musun?”

Dale gözlerini devirdi. Uzaktan uzağa yapılan sohbetten nefret ediyordu. Ama görünüşe bakılırsa Sarah’nın hoşuna gidiyordu. Dale kalkıp kendine bir fincan daha kahve koydu. “Hayır, neymiş?”

“Babam işini kaybedecek mi ?” dedi.

Dale tam fincanı dudaklarına götürmüştü ki durdu. “Sen ne dedin?”

“Hayır dedim elbette.”

“Doğruyu söylemişsin.”

Arkadan ne gelecek diye bekledi ama başka ses duyulmadı. Sarah, onu yıpratan endişelerine bir yenisini ekleyerek -David’in psikolojisi çok hassastı ve şartların aldığı hal de onun için büyük şanssızlıktı- tekrar yatak odalarına döndü ve muhtemelen hemen ardından da duşa girdi.

Dale tekrar masaya oturdu, kahvesinden bir yudum içti ve sonra başını elleri arasına alarak gözlerini kapadı. O anda ne kadar korktuğunu ve mutsuz olduğunu görebiliyorduk. Dale sıradan alışkanlıkları olan henüz kırk ikisinde bir adamdı, ama girdiğimiz pencereden içeri süzülen acımasız sabah güneşi altında bir an için altmışında hasta biri gibi göründü.

İşi hakkında gerçekten endişeleri vardı. Amy’yi ve Johnny’yi öldüren adam cinayetlerine devam ederse gelecek yıl görevden alınmasının kaçınılmaz olduğunu biliyordu. Davey için de endişeleniyordu... ama onun için duyduğu kaygı geri planda kalıyordu, çünkü Fred Marshall gibi o da kendi çocuğunun Balıkçı’nın kurbanlarından biri olabileceğini düşünemiyordu. Hayır, Dale, French Landing’deki hatta Centralia ve Arden’daki diğer çocuklar için daha fazla endişeleniyordu.

En büyük korkusu, işinde o orospu çocuğunu yakalayabilecek kadar iyi olamamak, üçüncü, dördüncü, hatta on birinci, on ikinci cinayetleri eli kolu bağlı bir şekilde izlemek zorunda kalmaktı.

Tanrı biliyor ya yardım istemişti. Ve almıştı da... yani almış sayılırdı. Eyalet polisine bağlı iki dedektif bu vakayla görevlendirilmişlerdi. Madison’dan bir FBI memuru olayla ilgileniyordu (ama bu ilgi gayri resmi düzeydeydi, FBI resmi soruşturmaya henüz başlamamıştı). Dışarıdan gelen bu yardımlar nedense Dale’da gerçek değillermiş hissi uyandırıyordu. Belki sebeplerden biri isimlerindeki garip tesadüftü. FBI’daki memurun ismi Ajan John P. Redding’di. Eyalet polisinden olan iki dedektifin isimleriyse Perry Brown ve Jeffrey Black’ti. Yani ekiple Brown, Black ve Redding vardı. Sarah onlara ‘Renk Takımı’* diyordu. Üçü de en azından o an için sadece destek gücü olduklarını açıkça belirtmişlerdi. Yani tek sorumlu, kamunun önündeki tek yetkili Dale Gilbertson’dı.

Tanrım, keşke Jack bu olayda bana yardım etseydi, diye düşündü Dale. Modası geçmiş eski kovboy filmlerinde olduğu gibi onu şerif yardımcısı yapıverirdim.

Evet, hem de hemen o dakika içinde yapardı.

Yaklaşık dört yıl önce, Jack French Landing’e ilk geldiğinde Dale, kadrosundaki memurların hemen Hollywood adını yapıştırdıkları bu adam hakkında ne düşüneceğine karar verememişti. Ama birlikte Thornberg Kinderling’i enselediklerinde -evet, suya sabuna dokunmayan, kendi halindeki Thornberg Kinderling, inanması güç ama gerçek- Jack hakkındaki fikirleri belirginleşmişti. Adam, tanrı vergisi doğal yeteneğiyle, Dale’in hayatında tanıdığı en iyi dedektifti.

1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   58


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə