Stephen King ve Peter Straub Cilt2 Kara Ev Kitaplar, uygarlığa yol gösteren ışıklardır




Yüklə 2.7 Mb.
səhifə53/58
tarix27.02.2016
ölçüsü2.7 Mb.
1   ...   50   51   52   53   54   55   56   57   58

Televizyonun arkasındaki saatin kolları, 11:59’dan 12:00’a geçti.

“Haydi çocuklar,” dedi Jack. “Yola çıkma vakti geldi.”

Beezer ve Doc, motosikletlerine bindiler. Jack ve Dale, ağacın altına park ettikleri arabaya doğru yürüyorlardı ki bir Ford Explorer, hızla Sand Bar’ın otoparkına girdi ve arkasında yaz göğüne doğru yükselen bir toz dumanı bırakarak onlara yaklaştı.

“Oh, Tanrım,” diye mırıldandı Dale. Jack sürücünün başındaki küçük beysbol şapkasını görünce Fred Marshall olduğunu anladı. Ama Ty’ın babası kurtarma operasyonuna katılabileceğini sanıyorsa tekrar düşünse iyi ederdi.

“Tanrı’ya şükür sizi yakaladım!” diye bağırdı Fred, kamyonetinden paldır küldür inerken. “Çok şükür!”

“Başka gelen yok mu?” diye sordu Dale alçak sesle. “Wendell Green? Tom Cruise? Lanet olası dünya güzellik kraliçesiyle kol kola girmiş George W. Bush?”

Jack onu pek dinlemiyordu. Tüm dikkati, Fred’in kamyonetinin arkasından indirmeye çalıştığı uzun pakete yönelmişti. Paketin içindeki bir tüfek olabilirdi ama Jack tüfek olduğunu sanmıyordu. Birden kendini arılar tarafından yükseltilen plastik şişe gibi hissetti, ilerlemeye başladı.

“Hey dostum, haydi yola koyulalım!” diye bağırdı Beezer. Altındaki Harley, gürleyerek hayata döndü. “Haydi...”

Beezer bir çığlık attı. Doc da aynı anda bir çığlık atmıştı. Olduğu yerde öyle bir sıçramıştı ki, neredeyse bacaklarının arasında kıpırdamadan duran motosiklet devrilecekti. Jack, beynine yıldırım düşmüş gibi hissetti ve bağırarak anlaşılmaz bir şeyler söyleyen Fred’e doğru, sendeledi. Bir an için Fred’in getirdiği uzun paketle birlikte dans ediyor ya da paket için çekişiyormuş gibi göründüler.

Etkilenmeyen sadece -Ötedünya’ya gitmemiş, Kara Ev’in yakınlarında bulunmamış ve Ty Marshall’ın babası olmayan- Dale Gilbertson’du. Bununla birlikte o bile başının içinde içsel bir çığlığa benzer bir şeyin yükseldiğini hissetmişti. Dünya sarsılıyordu. Bir anda daha çok renk, daha çok boyut kazanmış gibiydi.

“Neydi bu?” diye bağırdı, “iyi mi kötü mü? İyi mi kötü mü? Kahretsin, neler oluyor burada?”

Bir süre için hiçbiri cevap veremedi. Konuşabilmek için fazlasıyla sersemlemişlerdi.

Bir başka dünyada, arılar plastik bir bal şişesini barın üzerinde uçurdukları sırada Burny, Ty Marshall’a yüzünü lanet olası duvara çevirmesini söylüyordu.

Çirkin, pis bir kulübedeydiler. Makine gürültüleri çok daha yakından geliyordu. Ty aynı zamanda çığlıklar, hıçkırıklar, sert bağırışlar ve kırbaçların seslerini duyabiliyordu. Şimdi, Büyük Kombinasyon’un çok yakınındaydılar. Ty yaklaşık sekiz yüz metre doğuda, duman tüten bir çukurdan gökyüzüne doğru yükselen, garip bir şekilde iç içe geçmiş metal yığınını görmüştü. Aklını kaybetmiş bir adamın tasarladığı bir gökdelene benziyordu. Her şeyin bantlar üzerinde yürüyen, sendeleyen ve dev manivela kollarını hareket ettiren çocukların enerjisiyle çalıştığı; oluklar, kablolar, kayışlar ve dişlilerden oluşan bir Rube Goldberg koleksiyonu gibiydi. Çukurdan kızıl hareli leş kokulu dumanlar yükseliyordu.

Ty direksiyonda, elindeki silahı ona doğrultmuş olan Burny yarı yatar pozisyonda golf arabasının içinde yavaşça ilerlerlerken yanlarından gruplar halinde yeşil, ucube adamlar geçmişti. Hatları iç içe geçmiş, derileri kaplanmıştı ve sürüngen derisine benziyorlardı. Bazı yerlerinde hâlâ öbek öbek tüyler bulunan deri tunikler giyiyorlardı. Çoğunun elinde mızrak, bazılarındaysa kırbaç vardı.

Gözetmenler, demişti Burny. İşlemin çarklarının sürekli dönmesini sağlıyorlar. Gülmeye başlamış ama gülmesi iniltiye, iniltisi de nefesini kesen keskin bir sancının feryadına dönüşmüştü.

Güzel, diye düşünmüştü Ty soğukça. Sonra hayatında ilk kez, Ebbie Wexler’in en sevdiği kelimeleri kullanmıştı. Bir an önce geber, piç kurusu.

Kara Ev’in arkasından üç kilometre kadar uzaklaşmışlardı ki sol taraflarında geniş bir ahşap platform belirmişti. Üzerinde, sinyal köprüsüne benzer bir Şey yükseliyordu. Tepesinde, neredeyse yola kadar ulaşan demir bir uzantı vardı. Ucundan sarkan yıpranmış ipler, sülfür kokulu, sıcak esintiyle dalgalanıyordu. Ahşap platformun altında kalan, güneşin hiç ulaşmadığı ölü toprağın üzerinde kemik parçaları ve çok eskiden kalmış beyaz toz tepecikleri vardı tarafında, büyük bir ayakkabı yığını yükseliyordu. Neden giysileri alıp ayakkabıları bırakmış oldukları, şapkayı takıyor olmasa bile (özel cocuglar için özel oyuncaglar) Ty’ın muhtemelen cevaplayamayacağı bir soruydu, ama beyninde kopuk bir cümle belirmişti: ülke gelenekleri. Belki bu, babasından duyduğu bir şeydi ama emin olamıyordu. Babasının yüzünü bile tam olarak hatırlayamıyordu.

Darağacının etrafı, kargalarla çevrilmişti. Birbirlerini itip kakarak golf arabasının ilerleyişini takip etmişlerdi. Ty’ın ismini hatırlayamadığı o özel karga aralarında yoktu ama Ty, kargaların neden orada olduklarını biliyordu. Didikleyebilmek için taze et gelmesini bekliyorlardı, yaptıkları buydu. Oyacak yeni gözler bekliyorlardı. Ve elbette bir de ayakkabısız ayakların çıplak, minik parmakları vardı.

Atılmış, çürüyen ayakkabılar yığınının ötesinde, kuzeye, dumanlı bir tepeye doğru ilerleyen bir yol görünüyordu.

“İstasyon Yolu,” demişti Burny. O sıra, Ty’dan ziyade kendi kendisiyle konuşuyormuş gibiydi, belki de sayıklamaya başlıyordu. Ama Ty’ın ensesine doğru tuttuğu silah, hiç titremiyordu. “Özel çocuğu oraya götürmem istendi.” Gödürmem izdendi. “Özel olanların gittiği yer orası. Bay Munshun mono rayı almaya gitti. Son-Dünya mono rayı. Daha önce iki tane daha vardı. Patricia... ve Blaine. Ama onlar gitti. Delirdiler. İntihar ettiler.”

Ty asıl çıldıranın (daha doğrusu, çılgınlığı artmıştı) yaşlı Burn-Burn olduğunu düşünerek golf arabasını sessizce sürmeye devam etti. Mono raylarını biliyordu. Hatta bir keresinde, bu tek ray üzerinde ilerleyen trenlerden birine Orlando’daki Disney Dünyası’nda binmişti. Ama Blaine ve Patricia isminde mono raylar kulağa çok aptalca geliyordu doğrusu.

İstasyon Yolu’nu geride bırakmışlardı. Pas kırmızısı ve demir grisi rengiyle önlerinde yükselen Büyük Kombinasyon, giderek yaklaşıyordu. Ty acımasızca dikleştirilmiş bantların üzerinde ilerlemeye çalışan karınca sürüsünü seçebiliyordu. Çocuklar. Bazıları başka dünyalardan -buna bitişik dünyalardan-ama çoğu kendi dünyasındandı. Yüzleri bir süreliğine süt kutularında görülmüş, sonra da sonsuza dek kaybolmuş çocuklar. Elbette ailelerinin yüreklerinde daha uzun süre kalmışlardı ama sonunda, orada bile tozlu raflara kaldırılmışlar, canlı fotoğraflar eskiyip sararmıştı. Bir sapığın kullanıp bir kenara attığı, bir yerlerde ölüp, alçak mezarlarda yattıkları sanılan çocuklar. Ama işte buradaydılar. En azından bir kısmı. Çoğu. Manivela kollarını oynatmak, çarkları döndürmek ve kayışları hareket ettirmek için yeşil-derili, sarı-gözlü, kırbaçlı denetmenlerinin kontrolünde didiniyorlardı.

Ty bakarken, karıncalardan biri, bandın üzerinden buharla kaplı yapının yanına, duman tüten çukura düşmüştü. Hafif bir çığlık duyar gibi olmuştu, yoksa bu bir rahatlama haykırışı mıydı?

“Güzel bir gün,” demişti Burny cılızlaşan sesiyle. “Mideme bir şeyler indirdiğimde daha da güzel olacak. Yemek beni her zaman... canlandırır.” Sarkık gözkapakları altından Ty’ı incelemiş, gözlerinin kenarı ani bir sıcaklıkla kırışmıştı. “En lezzetlisi bebek kıçıdır, ama seninki de fena olmayacak. Hem de hiç fena olmayacak. Seni istasyona götürmemi istedi ama payımı vereceğinden emin değildim. Komisyonumu vermeyebilirdi. Belki dürüsttür... belki hâlâ arkadaşımdır... ama garantiye almak için önce kendi payımı alacağım. Çoğu aracı kazancın üzerinden kendi payını alır.” Uzanıp Ty’ı kemer hizasının biraz altından dürtmüştü. Ty, yaşlı adamın sert tırnağını kalın kot kumaşının üzerinden bile hissetmişti. “Ama ben payımı, altından alacağım.” Hırıltılı, acı dolu bir kahkaha atmış, Ty, yaşlı adamın çatlak dudaklarının kenarında bir kan baloncuğu görünce memnun olmuştu. “Altından, espriyi yakaladın mı?” Sert tırnak, kalçasını bir kez daha dürtmüştü.

“Evet,” demişti Ty.

“Kırmana engel olmayacak,” demişti Burny. “Sadece bundan böyle tek taraflı osuracaksın!” Yine hırıltılı kahkahalar. Evet, kendini kaybetmeye yakın gibi görünüyordu ama yine de elektrik tabancasının ucu, bir milim bile oynamamıştı. “Sürmeye devam et, evlat. Conger Yolu’ndan yukarı sekiz yüz metre daha ilerleyeceğiz. Sonra alçakta, teneke çatılı bir kulübe göreceksin. Sağ tarafta. Orası özel bir yerdir. Benim için özel. Oraya döneceksin.”

Başka seçeneği olmayan Ty bu emre uymuştu. Ve şimdi...

“Sana söylediğimi yap! Yüzünü kahrolası duvara dön! Ellerini kaldır ve şu yuvarlaklardan geçir!”

Ty, belki her şeyi bilemeyecek kadar gençti ama kulübenin arkasındaki duvardan sarkan o metal halkaların prangalar olduğunu biliyordu.

Panik, küçük bir kuş sürüsü gibi beyninde çırpınarak düşüncelerini bulandırdı. Ty içinde yükselen bu paniğe teslim olmamak için büyük bir güçle savaştı. Teslim olup çırpınarak çığlık atmaya başlarsa işi biterdi. Ya yaşlı adam onu öldürüp yer ya da yaşlı adamın arkadaşı onu Burny’nin Din-tah dediği korkunç yere götürürdü. Her iki durumda da Ty anne ve babasını bir daha asla göremezdi. Ya da French Landing’i. Ama serinkanlılığını koruyup uygun fırsatı beklerse...

Ah, ama çok zordu. Başındaki şapkanın ona biraz yardımcı olduğu söylenebilirdi -paniği bastıran, köreltici bir etkisi vardı- ama yine de zordu. Çünkü yaşlı adamın evindeki hücrede korku dolu, yalnız, uzun saatler geçiren ilk tek çocuk olmadığı gibi adamın buraya getirdiği ilk çocuk olmadığını da biliyordu. Kulübenin sol köşesinde, teneke kaplı bir bacanın altında, yağdan kararmış bir mangal vardı. Izgara, üzerlerinde LA RIVIERE PROPAN etiketi olan birkaç gaz şişesinin yanında duruyordu. Duvarda fırın eldivenleri, spatulalar, maşalar, fırçalar ve büyük çatallar asılıydı. Ayrıca makaslar, et yumuşatma tokmakları ve en az dört tane iyi bilenmiş keskin et bıçağı vardı. Bıçaklardan biri neredeyse bir tören kılıcı kadar uzundu.

O bıçağın arkasında, üzerinde AŞÇİYİ ÖPEBİLİRSİNİZ yazılı leş gibi bir önlük asılıydı.

Havanın kokusu Ty’a annesi ve babasıyla önceki sene işçi bayramında gittikleri pikniği hatırlatmıştı. Pikniğe Maui Wowie ismi verilmişti çünkü katılanların kendilerini Hawaii’de bir gün geçiriyormuş gibi hissetmeleri hedeflenmişti. Nehir kıyısındaki La Follette Parkı’nın ortasında, otlardan yapılmış etekler giymiş kadınların ve kuş resimleriyle tropik desenlerle kaplı rengârenk gömlekler giymiş adamların ilgilendiği kocaman bir mangal vardı. Yere açılmış büyük bir çukurun içinde şişe geçirilmiş domuzlar kızartılıyordu. Ve havadaki koku, tıpkı buradakine benziyordu. Sadece buradaki koku daha eski... daha bayat... ve...

Domuz eti kokusuna benzemiyor, diye düşündü Ty. Bu...

“Bütün gün burada durup sana yalvaracağımı mı sandın, küçük bok?”

Elindeki silahtan hafif bir çıtırtı yükseldi. Ty ensesinde ürperten, sarsıcı bir acı duydu. Mesanesi boşaldı ve altını ıslattı. Elinde değildi. Aslında olanları zorlukla fark edebiliyordu. Bir yerlerde (çok, çok uzaklarda bir galakside) titreyen, ama buna rağmen hâlâ çok güçlü bir el Ty’ı arka duvara ve yerden bir buçuk metre yüksekte duvara sabitlenmiş zincirlere doğru itti.

“İşte!” diye haykırdı Burny ve yorgun, histerik bir kahkaha attı. “Sonunda şans için bir doz alacağını biliyordum! Zeki bir çocuksun, değil mi? Küçük ukala! Şimdi daha fazla aptallık etmeden ellerini şu halkalardan geçir bakalım!”

Ty kulübenin arka duvarına itildiği sırada yüzünü çarpmadan korumak için ellerini kaldırmıştı. Gözlerinin tahtadan uzaklığı otuz santimden azdı ve tahtayı kaplayan kurumuş kan lekelerini oldukça iyi görebiliyordu. Duvarın her yanı kanla kaplanmıştı. Bayat, metalik bir kan kokusu vardı. Ayaklarının altında zemin süngerimsiydi. Jöleye benziyordu. İğrençti. Bu fiziksel bir yanılsama olabilirdi ama Ty hissettiklerinin gerçeğin ta kendisi olduğunu biliyordu. Burası ceset zeminiydi. Yaşlı adam korkunç yemeklerini her zaman burada hazırlamamış -bu lüks için fırsat bulamamış- olabilirdi ama burayı seviyordu. Söylediği gibi, burası onun için özel bir yerdi.

Eğer iki elimi de zincirlemesine izin verirsem, diye düşündü Ty işim bitik demektir. Beni kesmeye başlar. Ve bir kere başlayınca da kendine hâkim olamayıp devam edebilir ne şu Bay Munching, ne de bir başkası onu durdurabilir. Bu yüzden hazır ol.

Bu sonuncu düşünce ona ait değildi. Kafasının içinde annesinin sesini duymak gibiydi. Annesinin ya da ona benzeyen birinin. Ty kontrolünü tekrar kazandı. Panik kuşları sürüsü aniden yok olmuştu ve düşünceleri, şapkanın izin verdiği ölçüde keskindi. Ne yapması gerektiğini biliyordu. Ya da ne yapmaya çalışması gerektiğini.

Elektrik tabancasının burnunu, bacaklarının arasında hissetti ve sivri dişli kocaman yılanın eski evin arkasındaki yolda kıvrılarak ilerleyişini hatırladı. “Ellerini hemen şu halkaların içine sok yoksa hayalarını istiridyeler gibi kızartırım.” İzdiridye, demişti.

“Tamam,” dedi Ty. Mızıldanan, tiz bir sesle konuşmuştu. Korkudan aklını kaybetmiş gibi göründüğünü umuyordu. Tanrı biliyordu ya, bu çok da zor olmuyordu. “Tamam, tamam, lütfen canımı yakma, dediğini yapıyorum, görüyor musun? Bak?”

Ellerini halkaların içine soktu. Halkalar büyük ve genişti.

“Daha yukarı!” Hırıltılı ses, hâlâ kulağının hemen arkasından geliyordu ama hiç olmazsa silah artık bacaklarının arasında değildi. “Kaldırabildiğin kadar yukarı kaldır!”

Ty söyleneni yaptı. Duvardaki kalın halkalar şimdi bileklerinin biraz altında kalmıştı. Elleri, birer deniz yıldızı gibi görünüyordu. Burny tekrar çantasını karıştırıyordu. Ty hafif şıkırtılar duydu ve anladı. Şapka düşüncelerini bulandırıyor olabilirdi ama bu, fazlasıyla açıktı. Yaşlı piçin çantasında kelepçeler vardı. Daha önce defalarca kullanılmış kelepçeler. Ty’ın halkalardan geçmiş bileklerini kelepçeleyecek, yaşlı canavar onu doğrarken Ty, elleri yukarıda, öylece ayakta duracak ya da kendinden geçerse vücudu boş bir çuval gibi sallayacaktı.

“Şimdi kulağını iyi aç,” dedi Burny. Zorlukla nefes alıyordu ama aynı zamanda daha hayat dolu gibiydi. Lezzetli bir öğün fikri onu canlandırmış ama enerjisinin bir kısmını yenilemişti. “Bir elimle silahı sana doğrultmuş durumdayım. Diğer elimle sol bileğine kelepçeyi geçireceğim. Kıpırdayacak olursan... bir santim bile hareket edersen, evlat... şoku yiyeceksin. Anlaşıldı mı?”

Ty kurumuş kanla kaplı duvara doğru başını salladı. “Kıpırdamayacağım” dedi ağlamaklı bir sesle. “Söz veriyorum, kıpırdamayacağım.”

“Önce bir el, sonra diğeri. Bu şekilde yapacağız.” Sesinde tiksindirici bir memnuniyet vardı. Silahı Ty’ın kürek kemikleri arasına acıtacak kadar sertçe bastırdı. Gösterdiği çabayla homurdanan yaşlı adam, Ty’ın sol omzu üzerinden uzandı. Ty’ın burun delikleri ter, kan ve yaşlılık kokularıyla doldu. İçinde bulunduğu durumun gerçekten de “Hansel ve Gretel” masalındaki gibi olduğunu düşündü. Tek eksik, korkunç düşmanını içine itebileceği bir fırındı.

Ne yapman gerektiğini biliyorsun, dedi Judy soğukça. Sana bir fırsat vermeyebilir ve vermezse, yapılabilecek hiçbir şeyin olmaz. Ama verirse...

Bir kelepçe, sol bileğine geçti. Ty, Burny’nin yumuşak, mide bulandırıcı hırıltısını kulağının hemen arkasında duyuyordu. Yaşlı adam uzandı... silah kalktı... ama yeterince uzağa değil. Burny kelepçeyi kapatıp sıkılaştırırken Ty kıpırdamadan durdu. Şimdi sol bileği, kulübenin duvarına sabitlenmişti. Burny şimdi, Ty’ın sol bileğinden sarkan kelepçenin diğer ucunu, Ty’ın sağ bileğine geçirmeye niyetleniyordu.

Hâlâ zorlukla nefes almakta olan yaşlı adam, sağ tarafa doğru kaydı. Ty’ın önünden kelepçenin zincirin ucundan sarkan diğer halkasına doğru, uzandı. Silah kürek kemiklerinin arasına bir kez daha dayanmıştı. Yaşlı adam kelepçeye uzanırsa Ty’ın sonu gelmiş demekti. Ondan sonra kurtuluş bir hayaldi. Ve Burny kelepçeyi neredeyse yakalıyordu. Ama elinden kaydı ve yaşlı adam, kelepçenin sallanarak tekrar kendine doğru gelmesini beklemektense daha da ileri uzandı. Kemikli, sıska yüzünün yan tarafı, Ty’ın sağ omzuna dayanıyordu.
Sallanan kelepçeyi yakalamak için uzandığında Ty silahın sırtındaki baskısının azaldığını ve ardından yok olduğunu hissetti.

Şimdi! diye haykırdı Judy, Ty’ın beyninin içinden. Ya da belki Sophie’dı. Veya her ikisi birdendi. Şimdi, Ty! Bundan başka fırsatın olmayacak! Haydi!

Ty sağ elini halkanın içinden çekerek hızla aşağı indirdi. Burny’yi itmeyi denemek ona hiçbir şey kazandırmayacaktı -yaşlı canavar ondan en az otuz kilo daha ağırdı- bu yüzden itmeye kalkmadı. Onun yerine omzuna ve kelepçeli bileğine iyice yüklenerek sola doğru çekildi.

“Ne...” dedi Burny, olanı biteni kavramaya çalışarak ve o anda Ty’ın körlemesine havayı yoklayan sağ eli, hedefini buldu: yaşlı adamın gevşek, sarkık hayalarını olanca gücüyle sıktı. Canavarın testislerinin birbirlerine yapıştıklarını ve birinin balon gibi söndüğünü hissetti. Ty dehşet, çaresizlik ve zafer karışımı bir sesle haykırdı.

Gafil avlanmış olan Burny ulumaya başladı. Gerilemeye çalıştı ama Ty kolunu sıkıca yakalamıştı. Eli -küçücük, savunma gücünden yoksun (ya da öyle olduğu düşünülen)- bir pençeye dönmüştü. Her an elektrik şokunu yaşamayı bekliyordu... ama Burny’nin elinin yana açılarak uzaklaştığını şaşkınlıkla gördü. Silah, kulübenin eski, kan lekeleriyle kaplı zemininde yatıyordu.

“Bırak beni! ACIYOR! Çok acı...”

Burny’nin lafını bitirmesini beklemeyen Ty eski, pamuklu pantolon içindeki sönmüş, süngere benzeyen et parçasını çekti; paniğin verdiği bütün güçle çekti ve içeride bir şey yırtıldı. Burny’nin sözleri canhıraş bir ulumaya dönüştü. Bu acı hayal ettiklerinin çok ötesindeydi... ve elbette kendi başına geleceğini düşünmemişti. Ama bu kadarı yeterli değildi. Judy’nin sesi yeterli olmadığını söylüyor ve o da biliyordu. Yaşlı adamı yaralamıştı -Ebbie Wexler’in deyimiyle lanet olası herifi anırtmıştı- ama bu yetmezdi. Elini çekti ve kelepçeli kolu üzerinden sola döndü. Yaşlı adam gölgeler içinde, hemen ilerisinde ayakta sallanıyordu. Arkasında, duman ve bulutlarla kaplı gökyüzünün altında, açık kapının önünde duran golf arabasını görebiliyordu. Yaşlı canavarın irileşmiş, yaşlarla dolu, neredeyse yuvalarından fırlayacak gözleri inanmazca bakıyordu. Ona bunu yapan çocuğa ağzı açık bir şekilde gözlerini dikmişti.

Yakında olanları kavrayacaktı. Ve o zaman geldiğinde Burny muhtemelen duvarda asılı olan bıçaklardan birini -ya da büyük et çatalını- alacak ve maymun, piç, lanet olası kıç silici gibi kelimeler ve küfürler savurarak zincirlediği tutsağını öldürecekti. Ty’ın muhteşem yeteneği hakkındaki tüm düşünceler uçup gitmiş olacaktı. Bay Munshun’un -ve abbalahın- değerli çocuğu onlara götürmemesi, üstüne üstlük öldürmesi üzerine ona yapabilecekleri de aklının köşesinden geçmeyecekti. Gerçekte Burny, psikozlu bir hayvandan başka bir şey değildi ve esas doğası her an serbest kalıp bu kelepçelenmiş çocuğun üzerine çullanmasına neden olabilirdi.

Fred ve muhteşem Judy’nin oğlu Tyler Marshall, Burny’ye bu fırsat vermedi. Yolun son kısmında sürekli yaşlı adamın Bay Munshun hakkında söylediklerini düşünmüş -canımı yaktı, bağırsaklarımı çekti- ve aynı şeyi yapabil için karşısına bir fırsat çıkmasını ummuştu, işte şimdi o fırsat avuçlarının içindeydi. Acımasız denebilecek bir yüksekliğe kelepçelenmiş sol bileği ucunda sallanarak sağ elini öne uzattı. Burny’nin gömleğinin önündeki delikten içeri. Henry’nin sustalı çakısıyla açtığı delikten içeri. Birden eline ipe benzer ıslak bir şey geldi. Hemen yakaladı ve Charles Burnside’ın bağırsaklarının bir kısmını, gömleğindeki yırtıktan dışarı çekti.

Burny’nin başı kulübenin tavanına doğru döndü. Çenesi kenetlendi, kırışık boynundaki damarlar fırladı ve acıyla, korkunç bir ses çıkardı. Geri çekilmeye çalıştı ama bu, bağırsakları başkasının elinde olan biri için kesinlikle yapılmaması gereken bir hareketti. Mavi-gri renkte, sosisler gibi şişkin, muhtemelen hâlâ Burny’nin Maxton kafeteryasında yediği son yemeği sindirmeye çalışan bir bağırsak kümesi, şampanya şişesinin ağzından fırlayan mantarın çıkardığı ses gibi dışarı çıktı.

Charles “Sevimli” Burnside’ın son sözleri, “BIRAK BENİ SENİ KÜÇÜK D0MUUUZ!” oldu.

Tyler bırakmadı. Aksine, yaşlı canavarın bağırsaklarını ağzında bir sıçan tutan bir köpek gibi öfkeyle iki yana çekiştirdi. Burny’nin karnındaki delikten etrafa sarımsı bir sıvı ve kan fışkırdı. Ty, “Geber!” diye haykıran kendi sesini duydu. “Geber, seni yaşlı bok! GEBER!”

Burny sendeleyerek bir adım geriledi. Çenesi sarktı ve üstteki takma dişlerinin bir bölümü kulübenin pis zemini üzerine düştü. Gömleğinin önündeki kızıl-siyah delikten çıkıp korkunç çocuğun sağ eline doğru uzanan kıkırdağımsı bağırsaklarına şaşkın gözlerle bakakalmıştı. Ve daha da korkunç bir şey gördü: bir çeşit beyaz ışık, çocuğun etrafını sarmıştı. Onu, normalde sahip olması gerekenin çok üzerinde bir enerjiyle besliyordu. Bağırsaklarını dışarı çekebilmesi için çocuğa güç veriyordu ve öylesine acıtıyor, acıtıyor, acıtıyordu...

“Geber!” diye haykırdı çocuk tiz bir sesle. “Oh, lütfen, ÖLMEYECEK MİSİN BE ADAM?”

Ve sonunda -nihayet- Burny dizleri üzerine çöktü. Işığı sönmek üzere olan gözleri, yerde yatan elektrik tabancasına döndü ve titreyen elini uzatarak silahı almaya çalıştı. Ama eli tabancaya uzanmadan gözlerindeki bilinç ışığı söndü. Şimdiye kadar sebep olduğu acıların yüzde birini bile çekmemişti, ama yaşlı bedeni ancak bu kadarına dayanabilmişti. Boğazının derinliklerinden cılız bir hırıltı yükseldi ve sırtüstü yuvarlandı. Bu sırada, karnındaki yarıktan bağırsaklarının tümü dışarı dökülmüştü ama Burny artık ne bunun, ne de başka bir şeyin farkındaydı.

“Sevimli” Burnside ve Charles Burnside olarak da bilinen Carl Bierstone ölmüştü.

Otuz saniyeden uzun bir süre boyunca hiçbir şey kıpırdamadı. Tyler Marshall hayatta kalmayı başarmıştı. Sol eli kelepçeyle bağlı, sağ elinde de Burny’nin bağırsaklarını tutarak bir süre hareket etmeden durdu. Bağırsaklara ölümcül bir inatla yapışmıştı. Sonunda, olan biteni kavramaya başladı. Ağırlığını ayaklarına vererek hafifçe yükselip sol omzundaki dayanılmaz baskıyı hafifletti. Aniden sağ kolunun dirseğinin üzerine kadar kanla karışık yapışkan bir sıvıyla kaplanmış olduğunu ve hâlâ ölü adamın bağırsaklarını tuttuğunu fark etti. Elindekileri bıraktı ve duvara kelepçelenmiş olduğunu unutarak kapıya fırladı. Sol omzunda korkunç bir acı duyup geriye savrulduğunda kelepçeyi hatırladı.

Aferin, iyi işti, diye fısıldadı Judy-Sophie’nin sesi. Ama bir an önce buradan çıkman gerek.

Gözyaşları tekrar kirli, solgun yanaklarından aşağı süzülmeye ve Ty avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.

İmdat! Yardım edin! Kulübedeyim! KULÜBEDEYİM!”


Sand Bar’ın önünde Doc, çalışmakta olan motosikletinin selesinde oturuyordu ama Beezer, kendi motosikletinin motorunu durdurdu, topuğuyla destek ayağını indirerek Fred, Dale ve Jack’e doğru yürüdü. Jack, Ty’ın babasının getirdiği paketi almıştı. Bu arada Fred, Jack’in gömleğine yapışmıştı. Dale onu sakinleştirmeye çalışıyordu ama görünüşe bakılırsa Fred Marshall için o an ‘dünyada sadece iki kişi vardı: kendisi ve Hollywood Jack Sawyer.

“Oydu, değil mi? Ty’dı. Oğlumdu, onu duydum!”

“Evet,” dedi Jack. “Evet, oydu ve duyduğunu biliyorum.” Beezer, Jack’in yüzünün biraz solgun ama ifadesinin sakin olduğunu gördü. Kayıp çocuğun babasının, gömleğini belinden çıkarıp çekiştirmesi onu hiç rahatsız etmiyormuş gibiydi. Hayır, Jack’in tüm dikkati, paketin üzerindeydi.

“Tanrı aşkına, burada neler oluyor?” diye sordu Dale acıklı bir ifadeyle ve Beezer’a baktı. “Sen biliyor musun?”

“Çocuk bir yerde bir kulübenin içinde,” dedi Beezer. “Doğru, değil mi?”

“Evet,” dedi Jack. Fred birdenbire Jack’in gömleğini bıraktı ve biraz geriledi. Jack ona aldırmadı ve buruşmuş gömleğinin uçlarını pantolonu içine sokmak için hiçbir girişimde bulunmadı. Hâlâ pakete bakıyordu SPU-paketlerinden yapılmış pullar göreceğinden korkuyordu, ama hayır, bu sıradan bir posta paketiydi, içindeki her ne ise, Bay Tyler Marshall adına, ROCKHood Sokağı 16 numara, French Landing adresine gönderilmişti. Gönderen’ adı ve adresiyse kırmızıyla yazılmıştı: Bay George Rathbun, KDCU, Peninsul Yolu No:4, French Landing. Bunun altında iri, siyah harflerle şu yazılmıştı:


COULEE BÖLGESİ’NİN KDCU ÇEKİLİŞİ’Nİ SEVDİĞİNİ

KÖR BİR ADAM BİLE GÖREBİLİR

1   ...   50   51   52   53   54   55   56   57   58


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə