Stephen King ve Peter Straub Cilt2 Kara Ev Kitaplar, uygarlığa yol gösteren ışıklardır




Yüklə 2.7 Mb.
səhifə50/58
tarix27.02.2016
ölçüsü2.7 Mb.
1   ...   46   47   48   49   50   51   52   53   ...   58

Chipper’dan böyle muhteşem bir haz alamayacaktı elbette, ama bir şey alacağı muhakkaktı. Ayrıca Tyler Marshall, eli kolu bağlı, olanca çaresizliği ve lezzetiyle Kara Ev’in bir köşesinde bekliyordu.

Charles Burnside, Poochie Flagler’ın solgun, gamzeli kalçasının hayali beyninde dans ederek Rebecca Vilas’in penceresiz bölmesi önünden geçti. Bir sonraki tokmağı tutarak bir süre sakinleşmeyi bekledikten sonra kapıyı yavaşça açtı. Kapı, Chipper Maxton anca görülebilecek kadar aralandı. Krallığının mutlak hâkimi, başını bir eliyle destekler halde masasının üzerine eğilmiş, sarı bir kurşunkalemle iki kâğıt üzerine notlar alıyordu. Sıkıca kapanmış dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı; nemli gözleri, soluk bir ışıkla parlıyordu; kurşunkalem, iki kâğıt arasında aceleyle gidip geliyor, ufak notlar düşüyordu. Chipper, yaptığı işe kendini öyle bir heves ve mutlulukla kaptırmıştı ki ziyaretçisi içeri girip kapıyı ayağıyla kapatıncaya dek ofisinde yalnız olmadığını fark edemedi.

Kapı çarpılarak kapanınca Chipper sinirli bir şaşkınlıkla başını kaldırıp önünde duran şahsa baktı. Karşısındakinin kim olduğunu anlayınca tavrı hemen değişerek işe yaradığını sandığı nahoş, sahte bir kibarlığa dönüştü. “Geldiğiniz yerde kapı çalma âdeti yok mudur, Bay Burnside? Öylece paldır küldür içeri mi girerler?”

“Aynen öyle,” dedi ziyaretçisi.

“Neyse, boş verin. Aslında ben de sizinle konuşmak istiyordum.”

“Konuşmak mı?”

“Evet. içeri girin. Oturun, lütfen. Korkarım küçük bir sorunumuz var. Belki birlikte bir çözüm bulabiliriz.”

“Ha,” dedi Burny. “Bir sorun.” Gömleğini öne doğru çekerek ofisin içine doğru yavaşça ilerledi. Arkasında bıraktığı izler artık iyice hafiflemişti. Maxton Klan göremedi.

“Lütfen şöyle geçin,” diyerek masasının önündeki sandalyelerden birini işaret etti Chipper. “Oturun da kemiklerinizi dinlendirin.” Bu deyimi First Farmer Bankası’nın kredi müdürü yerel Rotary toplantılarında sürekli kullanırdı ve Chipper, kulağa çok hoş geldiğini düşünüyordu. “Yaşlı dostum, seninle baş başa, samimi bir görüşme yapmak istiyorum.”

“Ah,” dedi Burny ve oturdu. Bahçe makası yüzünden sırtı dimdikti. “Zamanı gelmişti.”

“Evet, kesinlikle. Hey, o gömlek ıslak mı? Evet, ıslak! Buna izin veremem, yaşlı dostum... üşütüp ölebilirsin ve ikimiz de bunu hiç istemeyiz, değil mi? Kuru bir gömlek giymelisin. Dur bakayım ben ne yapabilirim.”

“Zahmet etme, seni kahrolası maymun.”

Chipper Maxton ayağa kalkmış, gömleğini beline sokuyordu bile ve yaşlı adamın sözleri bir an için dengesini bozdu. Ama çabucak toparlandı ve sırıttı. “Burada bekle, Chicago.”

Doğduğu şehrin ismini duymak, Burnside’ın omurgasında hafif bir titreşim yaratmıştı, ama masasının yanından geçip ofisin kapısına doğru yürüyen Maxton’a hiçbir şey belli etmedi. Müdürün odadan çıkmasını izledi. Chicago. Poochie Flagler, Sammy Hooten, Ferd Brogan ve tüm diğerlerinin yaşayıp öldüğü şehir. Toprak kokusu, çim kokusu, öylesine güzel, kötü ve baştan çıkarıcıydı ki. O gülümsemeleri, o çığlıkları. Tüm beyaz kenar mahalle çocukları gibi, o kir tabakasının altındaki soluk, saf, fildişi beyazlığı, şehrin yoksulluğunun balık etine benzer beyazı. İncecik derileri ve ince kaslarının altından fırlayıverecekmiş gibi görünen narin kürek kemikleri. Burny’nin yaşlı organı, geçmişin eğlencelerini hatırlayan oymuş gibi titredi ve sertleşti. Tyler Marshall, dedi kendi kendine şarkı söyler gibi, küçük, güzel Ty, seni patrona vermeden önce ikimiz biraz eğleneceğiz, evet eğleneceğiz, evet, evet, evet.

Arkasındaki kapı sertçe kapanarak onu erotik hayallerinden uzaklaştırdı. Ama yaşlı aleti, en verimli günlerinde olduğu gibi uyanık ve hazır duruyordu

“Lobide hiç kimse yok,” diye şikâyet etti Maxton. “O yaşlı paçoz, adı ne di, hah Porter, Georgette Porter bahse girerim mutfakta tıkınıyordur ve Butch Yerxa da sandalyesinde kaykılmış uyuyordur. Ne yapmam gerekiyor yani odaları karıştırıp kuru gömlek mi aramalıyım?”

Burnside’ın yanından geçti, ellerini kaldırdı ve kendini koltuğuna bıraktı Hepsi roldü ve Burny bundan çok daha iyilerine tanık olmuştu. Chicago hakkında birkaç şey biliyor olmasına rağmen Chipper onu kesinlikle korkutamazdı.

“Yeni bir gömleğe ihtiyacım yok, kıç silici.”

Chipper arkasına yaslandı ve ellerini başının arkasında birleştirdi. Sonra sırıttı... bu hasta onu şaşırtıyordu, ilginç bir vakaydı. “Pekâlâ, pekâlâ. Birbirimize kötü isimler takmaya gerek yok. Artık beni kandıramıyorsun, yaşlı adam. Senin şu Alzheimer palavranı yutmuyorum. Beni kesinlikle inandırâmıyorsun.”

Gayet kibar ve rahattı, etrafına, elinde dört as olan bir kumarbazın güvenini yayıyordu. Burny bir şekilde tuzağa çekildiğini ya da yakında bir şantajla karşı karşıya kalacağını fark etti ve bu da, içinde bulunduğu anın zevkini ikiye katladı.

“Ama yine de hakkını vermeliyim,” diye devam etti Chipper. “Ben dahil, herkesi kandırmayı basardın. Alzheimer hastalığının ileri aşamasını taklit edebilmek çok kuvvetli bir disiplin gerektirir. Sandalyende boş bir çuval gibi oturuşun, yemeğini başkalarının yedirmesi, altını pisletmen, insanların söylediklerini anlamıyormuş gibi yapman. Tüm bunlarda fazlasıyla başarılı olduğunu kabul etmeliyim.”

“Rol yapmıyordum, ahmak.”

“Bir geri dönüş sahnesi hazırlamana şaşmamalı... ne zamandı, bir yıl önceydi sanırım? Ben de aynısını yapardım. Yani saklanmak ayrı, bunu bir sebze olarak yapmak ayrı. Eh, böylece karşımıza bir mucize çıkıverdi, değil mi? Alzheimer’ımız basit bir nezleymiş gibi geçti, gitti. Herkesin de işine geldi. Sen etrafta dolaşmaya ve bir baş belası olmaya başladın, personelin de işi azaldı. Hâlâ en gözde hastalarımdan birisin, Charlie. Yoksa Carl mı demeliydim?”

“Ne dediğin umurumda değil.”

“Ama gerçek adın Carl, değil mi?”

Burny omuz bile silkmedi. Chipper’ın, Butch Yerxa uyanıp yerdeki kanlı aleti görüp Georgette Porter’ın cesedini keşfetmeden önce sadede gelmesini umuyordu, çünkü Maxton’un hikâyesi ilgisini çekiyordu ama bir yandan da fazla oyalanmadan Kara Ev’e dönmeliydi. Butch Yerxa ile uğraşmayı göze alamazdı.

Kendisinin kedi olduğu bir kedi-fare oyunu oynamakta olduğunu sanan Chipper, ıslak, pembe gömlekli adama gülümsedi ve sözlerine devam etti. “Bugün, bir eyalet dedektifi beni aradı. Bir parmak izinin teşhis edilip FBI’dan gönderildiğini söyledi. Parmak izi, Carl Bierstone adında, neredeyse kırk yıldır aranmakta olan kötü, çok kötü bir adama aitmiş. 1964 yılında, taciz ettiği birkaç çocuğu öldürmekten idama mahkûm olmuş ama onu hapishaneye götürmekte olan arabadan kaçmış, iki gardiyanı çıplak elle öldürmüş. O günden bugüne dek onun izine rastlanmamış. Şu an seksen beş yaşındaymış ve dedektif, Bierstone’un buradaki sakinlerimizden biri olabileceğini düşünmüş. Buna ne diyorsun, Charles?”

Besbelli, hiçbir şey.
“Charles Burnside ismi, Carl Bierstone’a çok benziyor, değil mi? Ve geçmişin hakkında elimizde hiç bilgi yok. Hakkında bilgiye sahip olmadığımız tek sakin sensin. Diğer herkes hakkında neredeyse soyağaçlarını çıkaracak kadar bilgiye sahibiz ama sen yoktan var olmuş gibi ortaya çıktın. 1996 yılında La Riviere General Hastanesi’nde ortaya çıktığında yetmiş sekiz yaşında olduğunu iddia etmişsin. Bu demek oluyor ki kaçakla aynı yaştasın.”

Burny’nin yüzünde sinir bozucu bir gülümseme belirdi. “O halde Balıkçı da ben olmalıyım.”

“Seksen beş yaşındasın. Çocukları öldürüp kasabanın diğer ucuna taşıyabilecek yaş değil bu. Ama şu Carl Bierstone denen adam olduğuna inanıyorum ve aynasızlar da seni enselemeye hâlâ çok hevesli. Bu konuyu seninle tartışmak istiyordum, ama bazen işlerin ne kadar yoğun olduğunu tahmin edersin.” Masasının bir çekmecesini açtı ve bloknottan koparılmış sarı bir parça kâğıt çıkardı. Üzerinde düzgün bir el yazısıyla yazılmış kısa bir not vardı. “De Pere, Wisconsin.’ Tarih yok. ‘Sayın ilgili.’ diye başlıyor, ‘Yeğenim Charles Burnside adına yaptığım aylık ödemelere daha fazla devam edemeyeceğimi Gülerek bildiririm.’ Hepsi bu kadar. İmzasını atmak yerine sadece ismini yazmış. ‘Althea Burnside.”

Chipper sarı kâğıdı masasının üzerine koydu ve ellerini kavuşturdu “Simdi ne yapacağız, Charles? De Pere’de yaşayan bir Althea Burnside var. O kadarını biliyorum. Ve de olamaz. Halen olsa kaç yaşında olması gerekir? c azından yüz. Muhtemelen yüz on civarı, inanmıyorum. Ama Maxton’a geldiğinden ilk aydan beri bu çekler hiç aksamadan her ay geldi. Bir arkadaşın, eski bir tanıdığın sana bakıyordu, dostum. Ve yaptığına devam etmesini istiyoruz değil mi?”

“Aynen, kıç silici.” Bu tam olarak doğru sayılmazdı. Burny’nin tek bildiği bu aylık ödemeleri çok uzun bir zaman önce Bay Munshun ayarlamıştı, ödemeler kesilecekse... aralarında sona eren neydi? Bay Munshun’la bu işte beraberdiler, öyle değil mi?”

“Haydi, ahbap,” dedi Chipper. “Bundan daha iyisini yapabilirsin. Biraz işbirliği istiyorum, hepsi bu. Polisin eline düşmeyi istemezsin, değil mi? Ve kendi adıma, ben de tüm o rezillikleri yaşamanı istemem. Çünkü burada asıl kuyunu kazan, şu arkadaşın. Sanırım her kimse bu adam, onda sana ait eskiden kalan bir şeyi unutuyor galiba, yanılıyor muyum? Ve artık seni rahat ettirmesi gerektiğini düşünmüyor. Ama bu çok büyük bir hata. Bahse girerim bu adamla, görüşüp onu tekrar yola getirebilirsin.”

Burny’nin eski dostu, uzun zamandan sonra ilk kez canlanan aleti yumuşamış, patlak bir balon gibi sönmüştü ve bu da üzüntüsünü arttırıyordu. Bu adi hırsızın ofisine girdikten sonra hayati bir şey kaybetmişti: amaç, dokunulmazlık hissi, coşku. Kara Ev’e dönmek istiyordu. Kara Ev, kaybettiklerini ona verebilirdi, çünkü Kara Ev’de büyü vardı, kara büyü. Ruhunun karanlığıyla inşa edilmiş, kalbinin soğukluğu her kirişe, her malzemeye işlemişti.

Bay Munshun, Burny’nin Kara Ev’in verebileceklerini görmesine yardım etmiş, kendi planına göre yapımına katkıda bulunmuştu. Kara Ev’de, Charles Burnside’ın hiçbir zaman tam olarak anlayamadığı bölümler vardı ve bu bölümler onu ölesiye korkutuyordu; evin yer altında bir kanadı, Chicago’da yaptığı çok gizli işleri içinde barındırıyor gibiydi ve Burnside ne zaman evin o kısmına yaklaşsa, lanetlenmiş yüzlerce çocuğun yalvaran hıçkırıklarını, acı feryatlarını ve kendi emreden, haz yüklü sesini duyabiliyordu. Her nedense geçmiş zaferlerinin yakınlığı, kendisini küçük ve güçsüz hissetmesine yol açıyordu; efendi olmak yerine köle olmuş gibi. Bay Munshun başarısının ölçüsünü hatırlamasına yardım etmişti, ama Kara Ev’in diğer bir bölümü söz konusuyken hiçbir yardımı olmamıştı; kendi çocukluğunu içinde barındıran ve asla ziyaret etmediği küçük bir bölüm, en fazla bir oda, muhtemelen bir kasa. O odanın düşüncesi bile Burny’nin kendini soğukta ölüme terk edilmiş küçük bir bebek gibi hissetmesine sebep oluyordu.

Althea Burnside’ın maddi desteğini çekmiş olması haberi de içinde aynı kederin biraz daha hafifini yaratmıştı. Buna dayanamazdı, bu şekilde terk edilmeye katlanamazdı.

“Evet,” dedi. “Şimdi konuyu iyice bir açıklığa kavuşturalım. Birbirimizi iyice anlayalım.”

Sandalyesinden kalktı ve kulağa, French Landing’in merkezinden yükseliyormuş gibi gelen bir ses, hareketlerini hızlandırdı. Polis arabalarının sirenleri. En az iki, belki üç araba olmalıydı. Burny emin olmamakla birlikte, Jack Sawyer’ın, arkadaşı Henry’nin cesedini bulduğunu ve Henry’nin ölmeden önce bir şekilde katilin sesini tanıdığını ona söylediğini düşünüyordu. Bunun üzerine Jack polisi aramıştı ve sonrası ortadaydı.

Bir sonraki adımı onu masanın hemen önüne getirdi. Masanın üzerindeki kâğıtlara bir göz attı ve ne anlama geldiklerini hemen anladı.

“Defterler üzerinde oynuyorsun, öyle mi? Sadece bir kıç silici değil, aynı zamanda ahlaksız, sinsi bir hokkabazsın da.”

Chipper Maxton’un yüzünde, birkaç saniye içinde inanılmayacak kadar çok ifade belirip kayboldu. Burnside, elini arkasına uzatıp bahçe makasını çıkardığında hiddet, şaşkınlık, kavrayamama, incinmiş gurur, öfke ve inanmazlık ifadeleri bir anlığına belirip kayboldu. Bahçe makası ofiste, Henry Leyden’ın oturma odasında olduğundan daha büyük ve tehlikeli görünüyordu.

Chipper’a ise makasın açık ağzı tırpan kadar uzun görünüyordu. Gözlerini makastan zorlukla çekip önünde duran yaşlı adama çevirdiğinde bir insana ait olmaktan çok bir iblise aitmiş gibi görünen bir suratla karşılaştı. Burnside’ın gözleri kıpkırmızı, parlıyordu ve gerilmiş dudakları, kırık ayna parçaları gibi parlayan dişlerini gözler önüne seriyordu.

“Uzak dur, ahbap,” dedi Chipper cılız bir sesle. “Polisler neredeyse lobide sayılır.”

“Sağır değilim.” Burny makasın bir ucunu hızla Chipper’ın ağzına soktu. Makası kapatarak iki ucunu terli yanağı üzerinde birleştirdi. Masanın üzerine kan fışkırdı. Chipper’ın gözleri yuvalarından fırlamıştı. Burny makası geri çekti ve büyük kesikten birkaç diş ve Chipper’ın dilinin bir bölümü fırladı. Ayağa kalkan Chipper, makası yakalamak için atıldı. Burnside bir adım geriledi ve adamın sağ elinin yarısını kesip kopardı.

“Vay canına, amma da keskin,” dedi sonra.

Bu sırada Maxton, sarhoş gibi sendeleyerek, her yöne kan fışkırtan bir geyik gibi böğürerek masanın kenarından dolaştı. Burny uzaklaştı ve geriledi ve sonra makasın keskin uçlarını Chipper’ın mavi gömleği altındaki şişkin göbeğine soktu. Geri çektiğinde Chipper inleyerek iki büklüm oldu, dizleri üzerine çöktü. Kan, baş aşağı çevrilmiş bir şişeden boşalırcasına bedeninden fışkırıyordu. Öne, dirsekleri üzerine düştü. Chipper Maxton artık pek eğlendirici sayılmazdı; başını iki yana sallıyor ve mırıldanarak gitmesi için o yalvarıyordu. Garip bir merhamet talebiyle dolu, kanla kaplanmış bir göz Charles Burnside’a döndü.

“Merhametli Anamız,” dedi Burny. “Rico’nun sonu böyle mi olacaktı?” Bu komikti -o filmi çok uzun zamandır hiç düşünmemişti. Kendi ince zekâsına gevrekçe gülerek eğildi ve makasın açık ağzını Chipper’ın boynuna dayadı Neredeyse kafasını tamamen koparmayı başaracaktı.

Sirenlerin çığlıkları Queen Caddesi’ne varmıştı. Polisler çok yakında arabalarından fırlayıp lobiye dalmış olacaklardı. Burnside, cesedin üzerine işemek ya da kafasını tamamen koparıp biraz oynamak için yeterince vakti olmayışına üzülerek makası Chipper’ın geniş sırtına bıraktı. Ne yazık ki Bay Munshun tamam, tamam, tamam, diye homurdanıyordu.

“Salak değilim, bana hatırlatmana gerek yok,” diye söylendi Burny.

Hızlı adımlarla ofisten çıkıp Bayan Vilas’in bölmesinin önünden geçti. Lobiye girdiğinde iki polis arabasının üzerindeki yanar döner ışıkların, yolun gerisinden yaklaşmakta olduğunu gördü. Arabalar, Burny’nin Tyler Marshall’ı ince boynundan yakaladığı yere fazla uzak olmayan bir noktada durdu. Burny adımlarını biraz daha hızlandırdı. Papatya koridorunun başına vardığında iki polis, bahçe çitinin arasından içeri dalmıştı.

Butch Yerxa koridorun sonunda ayağa kalkmış, yüzünü ovuşturuyordu. Gözlerini Burnside’a dikerek sordu, “Ne oldu?”

“Çabuk ol,” dedi Burny. “Polisleri ofise götür. Maxton yaralandı.”

“Yaralandı mı?” Butch yerinden kıpırdayamıyor, Burny’nin kanla kaplı giysilerine ve kan damlayan ellerine bakıyordu.

“Git, haydi!”

Butch sendeleyerek, telaşla öne atıldı ve aynı anda iki polis,’ Rebecca’nın posteri astığı cam kapıdan içeri daldı. “Ofiste!” diye bağırdı Burny sağ tarafını işaret ederek. “Patron yaralandı!”

Yerxa şaşkınca ofise doğru ilerlerken Charles Burnside yanından aceleyle geçti. Bir dakika sonra Papatya bölümünün erkekler tuvaletine varmış, bölmelerden birine doğru hızla ilerliyordu.
Bu arada Jack Sawyer ne alemdeydi? Bu sorunun cevabını zaten biliyordu. Yani Norway Vadisi’nin batısında, bir mısır tarlasıyla bir tepe arasında uyakaldığını biliyorduk. Vücudu hafiflemiş, yoğunluğu azalıp bulanıklaşmıştı, sonra saydamlaşıp belirsizleşti. Jack’in, vücudu tamamen gözden kaybolmadan önce enerji veren bir rüya görmeye başladığını söyleyebilirdik. Ve bu rüyada, Jack’in altı, altı, altı ya da on iki, on iki, on iki yaşında olduğu veya her İki yaşta da olduğu ve Babacık’ın kornayı, kornayı, kornayı çaldığı Roxbury Yolu, Beverly Hills’teki güzel bir konutun üzerini sonsuzluğu anlatan, kızılgerdan yumurtası maviliğinde bir gökyüzünün kapladığını sanıyorduk. (Henry Shake, Dexter Gordon’ın “Dady Plays the Horn”• albümünün son parçasının lanet Olası Rüya olduğunu söyleyebilirdi). Bu rüyada herkes yolculuğa çıkmış ama hiç kimse bulunduğu yerden ayrılmamış, gezgin çocuk en muhteşem ödülü almış ve Lily Cavanaugh Sawyer bir balarısını bardağın içine hapsetmişti. Sonra gülümseyerek bardağı yaylı kapıya götürmüş ve arıyı serbest bırakmıştı. Böylece balarısı Uzaklar’a doğru uzaklaşmıştı ve o, gizemli yörüngeleri üzerinde sarsılıp sallanarak ilerleyen dünyalar arasında yolculuğuna devam ederken Jack de kızılgerdan mavisi sonsuzlukta, kendi gizemli yörüngesinde Ötedünya’ya, uyuduğu sessiz tarlaya dönmüştü. Aynı lanet olası rüya sırasında, otuzundan genç ve on ikisinden yaşlı olan, hem aşk, hem de kederle sarsılmış Jack Sawyer, uykusunda şefkatle bakan bir kadın tarafından ziyaret edilmişti. Kadın, tatlı kokulu çimler üzerinde onun yanına uzanmış ve onu kollarına almıştı. Jack’in minnet dolu bedeni, kadının dokunuşunu, öpücüğünü ve derin sevgisini fark etmişti. Uzaklar’daki Ötedünya’da baş başayken ne yaptıkları bizi ilgilendirmezdi, ama Sophie’nin şefkatine kendimizinkini ekledik, onları, bu oğlanı ve kızı, bu adamı ve kadını, bu güzel çifti elimizden geldiğince çabuk kendi hallerine bıraktık.

Jack mısırların ve toprağın zengin kokuları arasında, temiz havada, Gilbertson’un kuzenlerinin çiftliğindeki horozun ötüşü eşliğinde Ötedünya’dan döndü. Çiyle parlayan bir örümcek ağı, ayakkabısının sol tekini yosunlu bir kayaya bağlıyordu. Jack’in sağ bileğinde yürüyen bir karınca, üzerindeki dalarların birleştiği yerde çiy tanesi olan bir yaprağı taşıyarak telaşlı adımlarla ilerliyordu. Kendini yeni yaratılmışçasına, mucizevi bir şekilde tazelenmiş hisseden Jack, çalışkan karıncayı bileğinden uzaklaştırdı, ayakkabısını örümcek ağından ayırdı ve ayağa kalktı. Saçlarında ve kaşlarında çiy taneleri duruyordu. Sekiz yüz metre kadar gerisinde, Henry’nın çayırı, Henry’nin evinin et çevreliyordu. Yabani zambaklar, serin sabah esintisiyle titriyordu.

Yabani zambaklar titriyor...

Evin arka tarafındaki kamyonetinin burnunu gördüğünde her şeyi anladı. Mouse ve Mouse’un söylediği sözcük. Henry’nin evi, Henry’nin stüdyoda ölürken bıraktığı mesaj. Bütün polisler ve araştırma görevlileri şimdiye kadar gitmiş, kanla yankılanan evi bomboş bırakmış olmalıydılar. Dale Gilberts -ve muhtemelen Brown ve Black- onu arıyorlardı. Eyalet polisleri Jack’in hiç umurunda değildi ama Dale ile konuşmak istiyordu. Dale’e bazı şaşırtıcı gerçekleri açıklamanın vakti gelmişti. Duyacakları, Dale’in gözlerini yuvalarından fırlatacaktı, ama Duke’un Dean Martin’e yumurtalar ve omlet yapımı hakkında söyledikleri unutulmamalıydı. Lily Cavanaugh, Duke konuştuğunda herkesin onu dinlediğini söylerdi ve Dale da dinlemek zorundaydı, çünkü Kara Ev’e yapacağı ziyarette Jack’in sadık ve kararlı dostuna ihtiyacı olacaktı.

Henry’nin evinin yanından yürürken parmak uçlarını dudaklarına dokundurdu ve evin tahtalarına hafifçe sürterek öpücüğü iletti. Henry. Tüm dünyalar Tyler Marshall, Judy, Sophie ve senin için, Henry Leyden.

Kamyonetin koltuğunda duran cep telefonu, hepsi de Dale’den olan üç sesli mesajı olduğunu haber veriyordu. Jack, tüm mesajları dinlemeden sildi. Evde, telesekreterin kırmızı ışığı, aç bir bebeğin yılmaz ısrarıyla yanıp sönüyordu. Jack mesajları dinlemek üzere düğmeye bastı. Dört mesajı da Dale bırakmıştı. Sesi her seferinde daha mutsuz geliyor, dostu Jack Sawyer’ın nerede olduğunu merak ediyor, eniştesi ve ortak dostları olan Henry Leyden’ın öldürülmesiyle ilgili görüşmek istiyordu. Ama Maxton’daki lanet olası katliam hakkında konuşmak Jack’i pek üzmezdi herhalde, değil mi? Charles Burnside ismi tanıdık geliyor muydu?

Jack kolundaki saate baktı ve doğruluğundan şüphe ederek mutfak duvarındaki saate de bir göz attı. Kol saati doğruydu. Saat 5:42’ydi. Randy ve Kent Gilbertson’un ambarının arkasındaki horoz hâlâ ötüyordu. Birdenbire üzerine yerçekiminden ağır bir yorgunluk çöktü. Sumner Caddesi’nde telefon başında biri vardı mutlaka ama Dale şu an uykuda olmalıydı ve Jack’in konuşmak istediği tek insan, Dale’di. Bir kedi gibi esnedi. Daha gazete bile dağıtılmamıştı!

Ceketini çıkardı ve bir sandalyenin üzerine attı. Sonra öncekinden de fazla gerinerek tekrar esnedi. Belki de mısır tarlası o kadar da rahat değildi.

Jack’in boynu tutulmuş sırtı ağrıyordu. Üst kata çıktı, giysilerini çıkarıp koltuğun üzerine attı ve kendini yatağa bıraktı. Koltuğun arkasındaki duvardaki güneşli, küçük Fairfield Porter tablosunu görünce, tabloları kasalarından çıkarıp duvara astıkları gece Dale’in bu tablodan nasıl etkilendiğini hatırladı. Görür görmez çok sevmişti, muhtemelen bir tablodan böyle etkilenebileceğini daha önce bilmiyordu. Pekâlâ, diye düşündü Jack. Kara Ev’den canlı çıkmayı başarabilirsem tabloyu ona vereceğim. Ve kesinlikle itiraz kabul etmeyeceğim: eğer almazsa onu, tabloyu parçalayıp şöminede yakmakla tehdit edeceğim. Ya da Wendell Green’e vereceğimi söylerim!

Gözleri kapanmak üzereydi; yatak örtüsünün altına girip kayboldu ama bu kez dünya değiştirmedi. Rüya görmeye başladı.

Orman içinde, aşağı doğru eğimli bir patika üzerinde, yanan bir binaya doğru yürüyordu. Çoğunlukla görünmeyen ama arada sırada çarpık çurpuk ellerini, dikenli kuyruklarını ya da siyah, tüysüz kanatlarını uzatan canavarlar ve yaratıklar, patikanın iki tarafında kıvranıp böğürüyordu. Jack elindeki ağır kılıçla yaratıkların önüne çıkan uzuvlarını koparıyordu. Kolu ağrıyor, tüm vücudu sızlıyordu ve çok yorgundu. Kan kaybediyordu ama yaranın yerini ne görebiliyor, ne de hissedebiliyordu; tek bildiği, kanın bacaklarının arkasından aşağı süzüldüğüydü. Bu yolculuğa onunla birlikte başlayan herkes ölmüştü ve o da-muhtemelen- ölüyordu. Yalnız olmamayı diledi. Çok korkuyordu.

Yaklaştıkça, yanan bina daha da yükseliyordu, içinden çığlıklar ve feryatlar duyuluyordu ve etrafında, kararmış, ölü ağaçlar, dumanı tüten küllerden oluşmuş koca bir daire vardı. Bu daire, her geçen saniye biraz daha genişliyor, bina da adım adım doğayı hırsla yiyip yutuyordu. Her şey yitirilmişti, yanan bina ve hem efendisi, hem tutsağı olan ruhsuz yaratık, korkunç bir zafer kazanacaklar, bombalanmış dünyanın sonu gelecekti. Din-tah, büyük ateş her şeyi yakıp yok edecekti.

Sağ tarafındaki ağaçlar eğildi ve şikâyet eden dallarını ona doğru uzattı. Kararmış, sivri uçlu yapraklar şiddetle titredi. Dev ağaç gövdeleri inleyerek eğildi ve dallar, yılan gibi kıvrılarak gri, sivri uçlu yapraklardan meydana gelen sağlam bir duvar oluşturacak şekilde iç içe geçtiler. Duvar kabarıp yükseldi ve kemikli, zayıf bir yüz korkunç bir yavaşlıkla ortaya çıktı. Çenesinden saç diplerine olan yüksekliği bir buçuk metreyi buluyor, Jack’i arayarak sağa sola doluyordu.

Bu dünyada ya da Ötedünya’da Jack’i dehşete düşüren, inciten, hasta eden, her şeydi o. Dev surat, bir zamanlar Jack’e, Oatley Tap isminde izbe bir barda tecavüz etmeye çalışan, Elroy ismindeki canavar ruhlu adama bakıyordu. Sonra yapraklar, Orris’li Morgan’a, Gün Işığı Bahçıvanı’na ve Chipper Burnside’a dönüştü. Sağa sola bakarak arayışını sürdürüyor, tüm bu kötülük dolu yüzler eriyerek iç içe geçiyordu. Jack kanını donduran, buz gibi bir korkuyla taş kesildi.

İç içe geçmiş yaprakların içinden uzanan surat, patikanın ilerisine baktı ardından, başını sağa sola çevirmeyi kesti. Yüzü doğruca Jack’e dönüktü. Kötü gözler onu görüyor, delikleri olmayan burun, kokusunu alıyordu. Yaprakla zevkle titredi ve surat, gittikçe büyüyerek öne doğru eğildi. Kıpırdayamayan Jack omzu üzerinden arkasına baktı ve çürümekte olan bir adamın dar yatağından aniden doğrulduğunu gördü. Adam ağzını açıp haykırdı, “D’YAMBA!”

Jack kalbi göğsünde çırpınarak, boğazında serbest kalmadan yok olan bir çığlıkla yatağından fırladı ve daha uyandığını fark edemeden kendini ayakta buldu. Tüm vücudu titriyordu. Alnından süzülen ter, göğsünü ıslatıyordu Titremeler yavaş yavaş azaldı ve Jack sonunda etrafında gerçekte neler olduğunu fark edebildi: yapraklardan oluşan çirkin bir duvardan fırlamış bir surat yoktu, sadece yatak odasının tanıdık mobilyaları vardı. Karşıdaki duvarda, Dale Gilbertson’a vermeyi düşündüğü tablo asılıydı. Yüzünü sildi ve biraz sakinleşti. Bir duş almaya ihtiyacı vardı. Kolundaki saat, 9:47’yi gösteriyordu. Dört saat uyumuştu, artık harekete geçmenin zamanı gelmişti.

1   ...   46   47   48   49   50   51   52   53   ...   58


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə