Stephen King ve Peter Straub Cilt2 Kara Ev Kitaplar, uygarlığa yol gösteren ışıklardır




Yüklə 2.7 Mb.
səhifə23/58
tarix27.02.2016
ölçüsü2.7 Mb.
1   ...   19   20   21   22   23   24   25   26   ...   58


Önceleri Richie, omuzlarına kadar inen uzun saçları, karışık sakalları, iriyarı vücutlarıyla Harley’ler üzerinde dolaşan Yıldırım Beşli’nin bir grup şiddet yanlısı azılı serseri olduğunu düşünmüştü, ama bir cuma günü maaş kuyruğunda tesadüfen Yıldırım Beşli’den biri olan Mouse ile arka arkaya düştüklerinde, Mouse ona bakarak işini sevmenin maaş çekini olduğundan fazla göstermediği gibi komik bir şey söylemişti ve ardından Richie Bumstead’in başını döndüren bir sohbete başlamışlardı. İki akşam sonra vardiyası bittiğinde Beezer St. Pierre ve Doc dedikleri adamın avluda cigara tüttürdüklerini görmüş, üzerini değiştirdikten sonra yanlarına gidip onlarla hem bir blues barında, hem de Riziko! yarışmasındaymış gibi hissetmesine yol açan bir sohbete dalmıştı. Bu adamlar -Beezer, Mouse, Doc, Sonny ve Kaiser Bill- her zaman sarhoş, şiddet dolu, baş belası serseriler gibi görünüyorlardı ama zekiydiler. Sonradan öğrendiğine göre Beezer, Kingsland Bira Fabrikası’nın özel projeler bölümünün başındaydı ve diğerleri de onun bir kademe altında çalışıyorlardı. Hepsi de üniversitede okumuştu. Çok iyi kalitede bira üretmek ve iyi vakit geçirmek başlıca amaçlarıydı ve Richie de bir motosiklete sahip olmayı ve onların peşine takılmayı istemişti, ama Sand Bar’da geçirilen uzun bir öğle sonrası onlara ayak uyduramayacağı uyduramayacağını son derece açık bir şekilde ortaya konmuştu- Onlar gibi iki sürahi Kingsland’den sonra çekişmeli bir bilardo maçı yapmak, Sherwood Anderson ve Gertrude Stein’ın genç Hemingway üzerinde bıraktığı etkileri tartışarak iki sürahi bira daha içmek, kafa kafaya vuruşmak, birkaç sürahi daha birayı mideye indirmek, zihni motosikleti doğru düzgün kullanabilecek kadar açık olarak yola koyulmak, Madison’dan yeni deneyimlere açık birkaç kız tavlayıp şafak sökene dek sevişmek için yeteri kadar enerjiye sahip değildi. Böyle bir hayat sürüp hâlâ işlerini ellerinde tutabilen insanca saygı duyulmalıydı.

Richie, polisin sonunda Irma Freneau’nun cesedini bulduğu haberini Beeer’a iletmeye neredeyse bir görev gözüyle bakıyordu. Geveze Myrtle ona bunun bir sır olduğunu ve hiç kimseye anlatmaması gerektiğini söylemişti, ama Richie onun telefonu kapatır kapatmaz dört beş kişiyi daha arayıp haberi verdiğinden emindi. Onlar da kendi arkadaşlarını arayacaklardı ve göz açıp kapayıncaya dek tüm French Landing halkı, neler olduğunu görebilmek için 35. karayolu üzerine dizilecekti. Beezer’ın orada olmaya bir çoğundan fazla hakkı vardı, değil mi?

Richie, Beezer St. Pierre’in numarasını rehberden bulup tuşladığında Myrtle Harrington’dan kurtulmasının üzerinden daha otuz saniye bile geçmemişti.

“Richie, umarım benimle kafa bulmuyorsundur,” dedi Beezer.

“O aramış, öyle mi?” Breezer Richie’nin bu sözleri tekrarlamasını istedi. “Pontiac’la dolaşan o değersiz bok parçası, Çılgın Macar?... Kızın nerede olduğunu söylemiş dedin?”

“Kahretsin, tüm kasaba oraya üşüşecek,” dedi Beezer. “Ama teşekkürler, dostum, sağ ol. Sana borçluyum.” Richie, telefonun çarpılarak kapanmasından hemen önce Beezer’ın duygu yüklü bir ses ve heyecanla bir şey söylediğini duyar gibi oldu ama ne olduğunu anlayamadı.

Nailhouse Row’daki küçük evde Beezer St. Pierre, sakalına doğru akan gözyaşlarını sildi, masanın üzerindeki telefonu yavaşça birkaç santim geri itti ve yüzünü asıl ismi Susan Osgood olan, Ayı Kız’a çevirdi. Can yoldaşı, Amy’nin annesi nikâhlı karısı, bir parmağı okuduğu kitabın kaldığı satırında olduğu halde sarı perçemlerinin altından gözlerini dikmiş bakıyordu.

“Freneauların kızı,” dedi. “Gitmem gerek.”

“Git,” dedi Ayı Kız ona. “Cep telefonunu yanına al ve ilk fırsatta beni ara.”

“Tamam,” dedi Beezer ve cep telefonunu takılı olduğu şarj aletinden alarak kot pantolonunun ön cebine soktu. Hemen kapıya yönelmek yerine elini kızıl-kahverengi sakallarına götürerek parmaklarıyla dalgınca taramaya başladı. Ayakları yere kök salmış, gözleri boşluğa dikilmişti. “Balıkçı 911’i aramış,” dedi. “Bu saçmalığa inanabiliyor musun? Polis olacak herifler Freneaların kızını bulmayı bir türlü beceremediler, sonunda Balıkçı’nın arayıp kızın yerini söylemesi gerekti.”

“Dinle beni,” dedi Ayı Kız, oturduğu yerden kalkıp aralarındaki mesafeyi hızla geçerek. Küçük, ince bedenini Beezer’ın koca gövdesine yaslayıp ona sarıldı. Beezer, derin bir nefes alarak kadının sabun ve ekmek karışımı olan temiz, huzur veren kokusunu içine çekti. “Çocuklarla birlikte oraya gittiğinizde onları hizada tutmak senin görevin. Bu yüzden kendine hâkim olup soğukkanlı davranmalısın, Beezer. Ne kadar öfkeli olursan ol, kendini kaybedip etrafına saldıramazsın. Özellikle de polislere.”

“Sanırım gitmemem gerektiğini düşünüyorsun.”

“Gitmeye mecbursun. Benim tek istediğim sonunda kodese düşmemen.”

“Hey,” dedi Beezer. “Ben biracıyım, kavgacı değil.”

“Bunu unutma, yeter,” dedi kadın ve Beezer’ın sırtını sıvazladı. “Onları arayacak mısın?”

“Sokak telefonu,” diyen Beezer kapıya yöneldi, eşikte duran kaskını aldı ve dışarı çıktı. Ter damlacıkları, alnından sakalının içine doğru süzülüyordu, iki adımda motosikletinin yanına vardı. Bir elini selenin üstüne koydu, alnını sildi ve avazı çıktığı kadar bağırdı. “KAHROLASI BALIKÇI, ÇILGIN MACAR DENEN KAHROLASI POLİSE IRMA FRENEAU’NUN CESEDİNİN NEREDE OLDUĞUNU SÖYLEMİŞ. KİM BENİMLE GELİYOR?”

Nailhouse Row’un iki yanındaki evlerin pencerelerinden sakallı başlar dışarı uzandı ve yüksek sesle bu çağrıya karşılık verdiler. “Bekle!”

“Lanet olsun!”

“Geliyorum!” Deri ceketler, kot pantolonlar ve çizmeler içinde dört iriyarı adam, evlerinin ön kapılarından dışarı fırladılar. Beezer neredeyse gülümseyecekti... bu adamları seviyordu ama bazen ona çizgi film karakterlerini hatırlatıyorlardı. Onlar daha yanına varmadan Richie Bumstead’in söylediklerini ve 911’e gelen telefonu anlattı ve sözlerini bitirdiğinde Mouse, Doc, Sonny ve Kaiser Bill çoktan motosikletlerine binmişler, işaretini bekliyorlardı.

“Anlamanızı istediğim iki nokta var,” dedi Beezer. “Oraya Amy, Johnny Rukenham ve Irma Freneau için gidiyoruz, kendimiz için değil. Her şeyin doğru karar verilerek yapıldığından emin olmamız gerek ve karşıdaki istemedikçe insan suratını dağıtmaya kalkmayacağız. Anlaşıldı mı?”

Diğerleri anladıklarını belirten homurtular, mırıltılar ve hırıltılar çıkardılar.

Dört karman çorman sakal, aşağı inip yükseldi.

“Ve ikinci nokta, birinin suratını dağıtacaksak o kişi Balıkçı olacak. Çünkü olanlara yeterince katlanıp seyirci kaldık. Şimdi küçük kızımı...” Kelimeler, Beezer’ın boğazına dizilmişti. Sözüne devam etmeden önce yumruğunu kaldırdı.

“Ve diğer küçük kızı öldüren, sonra da 35. karayolundaki o harabeye atan orospu çocuğunu yakalama ve cezasını verme zamanı geldi. O piç kurusunu yakalayacağım ve yakaladığımda, onu doğduğuna pişman EDECEĞİM!”

Diğerleri, ekibi, yoldaşları, takım arkadaşları da yumruklarını havada sallayıp öfkeyle haykırdılar. Beş motosiklet gürültüyle hayata geçti. “Anayola bir göz attıktan sonra Goltz’s’ün arkasındaki yoldan gireceğiz,” diye bağırdı Beezer ve peşinde diğerleri olduğu halde motosikletini Chase Caddesi’nden yukarı doğru sürdü.

Kasabanın ortasından geçtiler. Beezer en öndeydi. Mouse ve Sonny, ta=biri caizse tam kuyruğundaydılar, onların hemen arkasından da sakalları rüzgârla uçuşan Doc ve Kaiser Bill geliyordu. Motosikletlerin gökgürültüsüne benzeyen sesi, Schmitt’in Binbir Çeşit Mağazası’nın vitrin camlarını titretti. Agincourt Tiyatrosu çadırının üzerindeki sığırcıkları korkutarak telaşla uçmalarına sebep oldu. Harley’inin üzerinde azametle duran Beezer, ormanı yıkıp yok etmeye hazırlanan King Kong’dan farkı yoktu. 7-Eleven’ı geçtikten sonra Kaiser ve Doc biraz hızlanıp motosikletlerini Mouse ve Sonny ile aynı hizaya getirdiler, caddenin tümünü kaplamışlardı. 35. karayolundan batıya doğru ilerleyen insanlar karşılarında onları görünce hemen bir boşluğa giriyorlar, dikiz aynalarından yaklaştıklarını gören sürücüler de yol kenarına yanaşarak kollarını camdan çıkarıp geçmelerini işaret ediyorlardı.

Centralia’ya yaklaşırken Beezer, normal bir hafta sonu sabahında yolda olması gereken araç sayısının iki katını sollayıp ardında bırakmıştı. Durum sandığından da kötü gibi görünüyordu: Dale Gilbertson, yolu tutmaları ve 35. karayolundaki araçları geri göndermeleri için iki memuru görevlendirmişti, ama o ikisi bir seferinde Balıkçı’nın marifetlerini görmek, gerçekten görmek isteyenlerin ancak on, on ikisiyle başa çıkabilirlerdi. French Landing’de Ed’in Abur Cuburları’na gitmeyi kafasına koymuş kalabalığı zapt edebilmek için yeterli sayıda polis yoktu. Beezer kendisini kontrolü kaybetmiş bir halde bu Balıkçı meraklılarını birer çadır kazığı gibi yere çaktığını gözünün önünde canlandırarak bir küfür savurdu. Dale Gilbertson ve ekibindekilerin işbirliği olduğu sürece en son yapması gereken, kontrolünü kaybetmekti.

Beezer, takipçilerinin önderliğinde boyalarının çoğu dökülmüş eski kırmızı Toyota’nın yanından geçerken aklına öylesine muhteşem bir fikir geldi ki, yanından geçtiği aracın şoförünün gözlerinin içine korkutucu bir ifadeyle bakarak, “Kingsland Birası’nı, dünyanın en kaliteli birasını ben üretiyorum diyen yarım akıllı korkak,” diye hırlamayı unuttu. O ana dek bunu iki şoföre bağırmıştı ve ikisi de onu hayal kırıklığına uğratmamıştı. Bu muameleyi kötü şoförlere ya da arabası çok çirkin olanlara yapıyordu. Bakışlarını görüp onu duyan bu insanlar çok aşırı bir cinsel tacize uğramışçasına tavşanlar gibi donup kalıyorlar, oldukları yerde kaskatı kesiliyorlardı. Oz Büyücüsü’nde Emerald Şehri sakinlerinin söylediği şarkıdaki gibi, çok eğlenceliydi. Beezer’a bu zararsız zevkini unutturan fikir, içinde en geçerli ilhamlara özgü basitliği barındırıyordu En iyi işbirliğini elde etmenin yolu, onu sunmaktan geçiyordu. Dale Gilbertson’u nasıl yumuşatacağını çok iyi biliyordu: cevap, bir beysbol şapkası takıp arabanın anahtarlarını aldıktan sonra kapıdan çıkmakta yatıyordu, sorusunun cevabı, çevresini sarmıştı.

Bu cevabın küçük bir parçası, Beezer ve neşeli ekibinin az önce arkalarında bıraktıkları kırmızı Toyota’nın direksiyonu başında oturuyordu. Wendell Green, az önce maruz kalmaktan kurtulduğu muameleyi her iki sebepten de hak ediyordu. Arabası ilk aldığı zamanlarda- pek kötü görünmüyordu, ama şimdi üzerindeki çizikler ve göçüklerle şekli öylesine bozulmuştu ki, adeta tekerlekler üzerinde bir çirkinlik abidesi halini almıştı; ve Green, arabayı “acele” olarak nitelendirdiği belirgin bir küstahlıkla kullanıyordu. Sarı ışıklarda hızla geçiyor, ani şerit değişiklikleri yapıyor, önündeki araca neredeyse tamponları değecek kadar yaklaşıyordu. Ve elbette kornasına abanmak için en ufak fırsatı bile kaçırmıyordu. Wendell tam bir baş belasıydı. Araba kullanışı, karakterini tam olarak yansıtıyordu: düşüncesiz, anlayışsız ve kendini beğenmiş. O an, her zamankinden beter kullanıyordu çünkü, yol üzerindeki her aracı arkasında bırakmaya çalışıyordu ve dikkatinin çoğu, ağzına doğru tuttuğu ve altın sesiyle boğazından altın kelimeleri boşalttığı küçük ses kayıt cihazındaydı (Wendell sık sık, sadece ona her gün yayında bir saat kadar ayırarak haber yorumlan yaptırmakla yepyeni bir hava yakalama şansı dururken George Rathbun ve Henry Shake gibi işe yaramazlara o kadar fazla yayın saati ayıran yerel radyo istasyonlarının dar vizyonlarını düşünerek üzülürdü). Ah, Wendell’ın kelimeleri ve Wendell’ın sesinin leziz bileşimi-Edward R. Murrow en iyi günlerinde bile bu kadar etkileyici, bu kadar zengin değildi.

Elindeki ufak teybe söyledikleri şunlardı: Bu sabah, yeşillikler arasından 35. karayolunda doğuya doğru ilerleyen, şokla sarsılmış, keder bulutları sarılı ve biraz meraklı insan kervanının yasla ağırlaşmış, acıyla bezenmiş haccına katıldım. Gazeteci, Coulee Bölgesi’nin doğasındaki güzellik ve hula çarpık insanoğlunun sinesinden kopan vahşet ve çirkinlik arasındaki akıl almaz zıtlık karşısında bir kez daha, evet bu ilk değildi, bir kez daha dehşetle karışık bir hayrete düşüyordu. Yeni paragraf.

Haberler, rüzgârlı bir yaz gününde çıkan orman yangını gibi süratle yayıldı Komşu komşuyu, arkadaş arkadaşı aradı. Sabah French Landing Polis Karakolu 911’e gelen bir telefona göre, küçük Irma Freneau’nun parçalanmış cesedi, eskiden bir dondurmacı ve kafeterya olan Ed’in Abur Cuburları’nın yıkıntıları arasında yatıyordu. Peki 911’i arayan kimdi? Sorumluluk sahibi bir vatandaş olmalıydı, elbette. Ama hayır, bayanlar baylar, sandığımız gibi değildi...

Bayanlar baylar, bu bir ön sayfa röportajı; bu, meydana geldiği anda yazılan bir haber; deneyimli bir gazetecinin kulağına sadece şu iki kelimeyi, “Pulitzer Ödülü’nü fısıldayan baş döndürücü bir kavram. Wendell Green, haberi, Myrtle Harrington’ın şahsen aradığı karısı Tillie Royal’den öğrenen berberi Roy Royal’den almış ve hemen okurlarına karşı görevini ifa etmeye koşmuştu: ses kayıt cihazını ve fotoğraf makinesini kapıp, Herald’daki editörlerini aramak için duraksamadan küçük, çirkin arabasına atlamıştı. Bir fotoğrafçıya ihtiyacı yoktu, yolcu koltuğunda duran güvenilir, eski Nikon F2A ile ihtiyaç duyduğu tüm resimlen kendisi çekebilirdi. Birbiri ardına sıralanan kelimeler ve resimler... yeni yüzyılın en korkunç suçunun derinlemesine incelenmesi... kötülüğün doğasında doyurucu bir keşif gezisi... acı çeken bir toplumun müşfik portresi... bir polis teşkilatının beceriksizliğinin art niyetsiz ifşası

Wendell Green’in aklında tüm bu düşünceler dans eder, yumuşak kelimeleri birer birer ağzına doğru tuttuğu kayıt cihazının mikrofonuna akar, mükemmel söz dizgisini bulmaya çalışırken etrafına bakınmasına dek Yıldırım Beşli’nin motosikletlerinin gökgürültüsünü andıran sesini duymaması ve beş iri adamın varlığını fark etmemesi aslında pek şaşırtıcı değildi. Etrafına baktığında gördükleri, içini ani bir paniğin sarmasına sebep oldu. Beezer St. Pierre sol tarafında, bir metre bile sayılmayacak kadar yakınındaki motoru gürüldeyen Harley’inin üzerindeydi. Dudak hareketlerine bakılırsa şarkı söylüyordu. Şarkı

söylüyordu?


Yok yok, olamaz. Wendell Green’in tecrübelerine göre Beezer Stripe limandaki bir barda içip sarhoş olan bir denizci gibi küfrediyor olmalıydı. Mesleğinin en temel gereklerini yerine getirmeye çalışan Wendell, Amy Stpre’ın ölümünden sonra Nailhouse Row, 1 numaraya damlamış ve yaslı babaya kızının insan kılığında bir canavar tarafından bir domuz gibi katledilip hemen yediğini bilmenin nasıl bir duygu olduğunu sormuştu. Bunun üzerine Beezer St. Pierre masum haber avcısını boğazından yakalamış, bir dizi ağza alınmayacak söz sıralamış ve en sonunda da avazı çıktığı kadar bağırarak Bay Green’i tekrar görecek olursa kafasını vücudundan ayırıp cinsel amaçlar için kullanacağını haykırmıştı.

Wendell’ın bir anlığına paniğe kapılmasına sebep olan da bu tehditti. Dikiz aynasına bakınca Beezer’ın çetesinin istilacı bir Got ordusu gibi yolu tamamen kaplamış olduğunu gördü. Bu görüntünün hayalindeki aksinde, insan derisinden yapılmış iplerin ucundaki kafataslarını sallıyorlar ve kopardıkları kafasıyla neler yapacaklarını haykırıyorlardı. Elindeki değerli cihaza söylenmek üzere dilinin ucuna kadar gelen kelimeler, Pulitzer Ödülü’nü kazanmaya dair hayalleriyle birlikte buharlaşıp yok oldu. Midesi kasıldı ve geniş, kırmızı yüzündeki her gözenekten ter fışkırdı. Direksiyonun üzerindeki sol eli titriyor, sağ eli, ses kayıt cihazını bir kastanyet gibi sallıyordu. Ayağını gaz pedalından çeken Wendell, başını cesaret edebildiği kadar sağa çevirip koltuğunda aşağı kaydı, içinden yükselen temel istek, konsolun altındaki boşluğa sığınıp bir ceninmiş gibi kıvrılmaktı. Arkadan gelen motor homurtuları yükseldi ve Wendell’ın kalbi göğsünde sudan çıkmış bir balık gibi çırpındı. Alçak sesle inledi. Bir grup orkestra davulu, arabanın kapısının narin dış yüzeyi ötesindeki havayı dövüyordu.

Sonra motosikletler süratle yanından geçti ve karayolunda ilerledi. Wendell Green, yüzünü sildi. Büzülmüş bedenini koltuğunda yavaşça dikleştirdi. Kalbi,, göğüs kafesinden çıkıp kaçma girişimlerini bıraktı. Az önce ön camın gerisinde bir karasinek büyüklüğünde kalmış olan dış dünya, büyüyerek normal boyutuna döndü. Kendine duyduğu takdir, helyumun balonu doldurması gibi içini kapladı. Tanıdığı çoğu insan, arabayı hemen yolun kenarına çekerdi; hatta bazıları korkudan altlarına bile ederlerdi. Peki Wendell Green ne yapmıştı? Biraz yavaşlamıştı, o kadar. Bir centilmen gibi davranmış ve Yıldırım Beşli denilen piçlerin geçmesine izin vermişti. Wendell’a göre, söz konusu Beezer

Maymunları olunca centilmence davranmak daha büyük kahramanlıktı. Büyük bir hızla uzaklaşan motosikletlerin üzerinde, gaz pedalına yüklendi. Elindeki teyp hâlâ çalışır haldeydi. Wendell onu tekrar ağzına yaklaştırdı,

Dudaklarını yaladı ve ne söyleyeceğini unuttuğunu fark etti. Kasetin boş şeridi, birinden diğerine ilerliyordu. “Kahretsin,” diye mırıldandı ve KAPAT düğmesine bastı- ilham yüklü bir söylem, melodik bir ifade yok olup gitmişti, belki de yok olmuştu- Ama durum bundan çok daha sinir bozucuydu. Kayıp cümleyle birlikte tüm mantıklı bağlantılar serisi de yok olmuş gibi görünüyordu: aklına daha önce makaleye yetecek Balıkçı ile ilgili en az bir düzine müthiş fikir gelmişti ve onlar sayesinde... ne? Pulitzer’i kazanabilirdi elbette, ama nasıl? Yazmayı planladığı o muhteşem, etkileyici makalelerin dış hatları hala hayal meyal yerindeydi ama vurucu ayrıntılar kaybolmuştu. Beezer ve yardakçıları, Wendell Green’in o güne dek üretmiş olduğu en harika fikri bir anda katletmişlerdi. Wendell bir daha aynı düzeyde bir fikri yakalayabileceğinden emin

Değildi. O motosikletli serseriler orada ne arıyordu ki?

Soru, aynı anda kendini cevapladı: yarım akıllı bir iyilik meraklısı Beezer’ın Balıkçı’nın 911’i aradığını bilmesi gerektiğini düşünmüştü ve motosikletli serseriler de tıpkı onun gibi Ed’in Abur Cuburları’nın yıkıntılarına ulaşmaya çalışıyorlardı. Neyse ki o yöne doğru giden pek çok araç vardı ve Wendell düşmanla karşı karşıya kalma tehlikesini savuşturmuş gibi görünüyordu. Yine de kendini sağlama alma niyetiyle motosikletlilerle arasına birkaç arabanın daha girmesine izin verdi.

Yolun ilerisinde trafik iyice sıkışıp yavaşlıyordu; motosikletliler tek sıra halinde caddeye yığılmış araç sürüsünün yan tarafından Ed’in yerine giden eski, tozlu yola doğru ilerliyorlardı. Altmış yetmiş metre gerideki Wendell, biri kadın diğeri erkek iki aynasızın meraklı kalabalığı geri döndürmeye çalıştığını görebiliyordu. Önlerine her yeni araç yaklaştığında aynı pantomimi tekrarlamak zorunda kalıyorlar, el kol hareketleriyle onları durdurarak yolun gerisini işaret ediyorlardı. Tepedeki ışıkları yanıp sönen bir polis arabası, mesajı kuvvetlendirmek ve caydırıcılığı artırmak için tüm girişi kaplayacak şekilde yolun üzerinde enlemesine duruyordu. Bu manzara, Wendell’ı pek endişelendirmedi, çünkü basın mensuplarının olay yerine otomatik giriş izni vardı. Gazeteciler, kamunun ulaşmasına izin verilmeyen bölgelerden haber alma vasıtalarıydı. Wendell Green, orada halkın temsilcisi ve ayrıca batı Wisconsin’in en tanınmış Muhabiri olarak bulunuyordu.

Adım adım on metre daha ilerlediğinde, kalabalığı geri çevirmeye çalışan memurların Danny Tcheda ile Pam Stevens olduğunu görünce az önce hissettiği gönül rahatlığı biraz sarsıldı. Birkaç gün önce onlardan bilgi talebinde bulunduğunda hem Stevens hem de Tcheda cehenneme gitmesini söyleyerek onu terslemişlerdi. Zaten Pam Stevens, profesyonel bir erkek düşmanı, kendini bir şey sanan sürtüğün tekiydi. Orta halli görünümlü bir kadının biri olmayı seçmesinin başka ne gibi bir sebebi olabilirdi? Stevens sırf bu yüzden Ed’in yerine giden yola girmesine izin vermeyecek, onu geri çevirecekti, bundan zevk alacaktı! Wendell olay yerine gizlice sızmanın bir yolunu bilmek zorunda kalabileceğini düşündü. Hayalinde, kendini tarlaların arasından yüzüstü sürünürken canlandırınca hoşnutsuzlukla titredi.

En azından polislerin Beezer ve çetesini geri çevirmesini izlemenin zevkini çıkarabilirdi. Motosikletliler, gürültüyle ve hiç yavaşlamadan yarım düzine arabanın daha yanından geçtiler. Wendell serserilerin mavi üniformalı iki memuru bostan korkuluklarıymış gibi arkalarında bırakıp devriye arabasının yanından orada değilmişçesine geçerek Ed’in yerine doğru ani, gösterişli bir dönüş yapacaklarını farz etti. Buna polislerin nasıl tepki göstereceklerini merak ediyordu... tabancalarını çekip motosikletli yarmaların gözünü korkutmaya mı çalışacaklardı? Uyarı ateşi açıp birbirlerini ayaklarından mı vuracaklardı?

Şaşırtıcıydı ama Beezer ve motosikletli dostları, ne ara yola girmeye çalışan arabalarla, ne Tcheda ile Stevens’la, ne de orada olan bitenle ilgilenmediler. Harabeye dönmüş binaya, polis şefinin arabasına, kamyonete -Wendell görür görmez onun kime ait olduğunu anlamıştı- ezilmiş çimenlerin üstünde ayakta duran adamlara, Dale Gilbertson ile kamyonetin sahibi, ukala, Los Angeles piçi, Hollywood Jack Sawyer’a başlarını bile çevirip bakmadılar (Eski bir Humphrey Bogart filminden fırlamış gibi görünen, dondurmacı şapkalı, güneş gözlüklü, dar bir yelek giymiş, adamı Wendell tanımıyordu). Hayır, kaskları doğruca ileriye dönük halde, sanki tek düşünceleri Centralia’ya gidip Sand Bar’da bira içmekmiş gibi ortadaki kargaşaya hiç aldırmayarak yollarına devam ettiler. Beş serseri de başıbozuk vahşi bir köpek sürüsü gibi basıp gittiler. Taşıt trafiğini arkalarında bırakır bırakmaz diğer dördü yine Beezer’ın önderliğinde anayola yayılıp yan yana dizildiler. Sonra hepsi aynı anda kuyruklarında beş toz ve taş bulutu bırakarak motosikletlerini sola çevirip U dönüşü yaptı. Hiç gaz kesmeden -kesinlikle yavaşlamamışlardı- tekrar bir-iki-iki düzenini alarak, French Landing yönüne doğru suç mahallinden uzaklaşmaya başladılar.

“Vay, vaaay, diye düşündü Wendell. Beezer kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırarak vazgeçti. Korkak herif. Motosikletler, ona doğru ilerledikçe büyüdü ve Wendell, şaşkın gözlerle Beezer St. Pierre’in kaskın içinde yaklaştıkça içine işleyen ciddi ifadeli suratına baktı. “Senin pes edenlerden olacağın hiç aklıma gelmezdi,” dedi Wendell giderek yakınlaşan Beezer’ı izlerken. Karşıdan gelen rüzgâr, sakalını iki eşit parçaya ayırmış, başının arkasına doğru savuruyordu. Motosiklet gözlüklerinin ardındaki gözleri, üzerine doğrultulmuş bir tüfeğin namlusuna bakar gibiydi. O korkutucu avcı bakışlarının üzerine çevrilmesi düşüncesi Wendell’ın mesane kaslarının aniden gevşemesine sebep oldu “Kaybetmeye mahkûmsun,” dedi pek yüksek olmayan bir sesle. Beezer, kulak çınlatan bir motor homurtusuyla şekilsiz Toyota’nın yanından şimşek gibi geçti. Yıldırım Beşli’nin diğer dört üyesi de aynı şekilde onu takip ettiler.

Beezer’ın korkaklığına tanık olmakla günü aydınlanan Wendell’ın göz ardı edemeyeceği bir düşünce, dikiz aynasında giderek küçülmelerini izlerken, beyin kıvrımlarını kemiren bir kurt gibi yüzeye çıkmaya çalışıyordu. Wendell, günümüzün Edward R. Murrow’u olmayabilirdi, ama otuz yıllık gazeteciydi ve bu süre içinde birkaç içgüdüsü keskinleşmişti. Aklının derinliklerinde dolaşan düşüncenin meydana getirdiği alarm dalgaları, sonunda o düşünceyi bilincinin üst kısmına doğru itti. Wendell bu oyunun ardında gizlenen senaryoyu anladı; neler olup bittiğini fark etti.

“Yakaladım sizi,” dedi ve suratında geniş bir sırıtışla direksiyonu sola kırdı. Önündeki arabanın ve kendi Toyota’sının tamponlarına olabilecek en küçük hasarı vererek şeritten çıktı. “Seni sinsi piç,” dedi neredeyse neşeyle kahkaha atarak. Arabanın burnunu doğudan batıya doğru çevirerek yoğun trafiğin aksi yönünde ilerlemeye başladı. İyice uzaklaşmış olan motosikletlileri gözden kaçırmamaya çalışıyordu.

Wendell Green, mısır tarlaları arasından sürünmek zorunda kalmayacaktı: sinsi piç, Beezer St. Pierre, Ed’in Abur Cuburları’na giden arka yolu biliyordu! Yıldız muhabirimizin tek yapması gereken, göze batmayacak bir mesafeden onları izlemekti; olay yerine bedava bilet bulmuştu. Çok güzel. Ve küstah haydudun basına yardımcı olması işin bir başka keyif veren yönüydü, teşekkürler serseri herif. Dale Gilbertson’un olay yerinde dolaşmasına göz yummasını beklemiyordu ama Wendell’ı suç mahallinden kovmak, yoldan geri çevirmekten daha zor olacaktı. Orada kalabildiği süre içinde birkaç kilit soru sorabilir, etkileyici fotoğraflar çekme fırsatı bulabilir ve -en önemlisi- efsanevi “renkli” yazılarından birini döşenmek için yeterli havayı içine sindirebilirdi.

Wendell kalbi neşeyle çarparak saatte seksen kilometre hızla,önünden geçen motosikletlileri gözden kaybetmeden ilerliyordu. Karşı taraftan gelen arabaların sayısı giderek azalıyordu. Önce ikişer üçer arabalık gruplara rastladı, sonra tek tük araçlar gözüne çarptı ve en sonunda da diğer şerit tamamen boşaldı. Beezer ve dostları, izlenmediklerinden eminmiş gibi geniş bir yay çizerek Goltz’s’ün kubbe çatılı binasına doğru yöneldiler.

1   ...   19   20   21   22   23   24   25   26   ...   58


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə