Stephen King ve Peter Straub Cilt2 Kara Ev Kitaplar, uygarlığa yol gösteren ışıklardır




Yüklə 2.7 Mb.
səhifə21/58
tarix27.02.2016
ölçüsü2.7 Mb.
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   ...   58

Ben bir AYNASIZIM, diye aklından geçirdi gülümseyerek. Amerikan düzeninin koruyucusu, güçsüzlerin, sakatların ve ölülerin dostu.

Sonra korkunç bir koku bulutuyla çevrilmiş küçük, zavallı, yalnız ayakkabıya baktı ve gülümsemesi soldu. Terk edilmiş kafeteryada Irma’nın cesedini ilk gördüğümüzde hissettiğimiz olağanüstü gizemin bir kısmını o da hissetmişti. Bu kalıntıyı onurlandırmak için elinden geleni yapacaktı, tıpkı çocuğu gördüğümüzde bizim yaptığımız gibi. Daha önce bulunduğu otopsileri, tanık olduğu, yapılan işkence ve zulümlerin ardında yatan gerçek ciddiyeti düşündü.

“Irma, sen misin?” diye sordu usulca. “Sen isen bana şimdi yardım et. Konuş benimle. Şimdi, ölülerin yaşayanlara yardım etme zamanı.” Jack hiç düşünmeden parmaklarını öptü ve öpücüğü ayakkabıya doğru üfledi. Bunu yapan adamı... ya da yaratığı... öldürmek isterdim, diye geçirdi içinden. Diri diri asar, pantolonunu pisletirken attığı çığlıkları dinlerdim. Onu kendi pisliğine gömerdim.

Ama bu tür düşünceler onurlandırıcı değildi, hepsini aklından uzaklaştırdı.

İlk kanıt torbası, içindeki ayak kalıntısıyla ayakkabı içindi. Maşaları kullandı. Sonra torbanın ağzını kapattı. Keçe kalemle torbanın üzerindeki etikete tarihini yazdı. Sarı kâğıdın üzerine tükenmezkalemle kanıtın üstüne dair not düştü. Hepsini, buzlarla dolu çöp torbasının içine koydu.

İkinci torba beysbol şapkası içindi. Bu kez maşayla tutmaya gerek y0u ona zaten dokunmuştu. Şapkayı torbanın içine koydu ve ağzını kapattı. T-,, not etti, sarı kağıda türünü yazdı.

Üçüncü torba, kahverengi paket kâğıdı içindi. Kâğıdı bir süre masada, havada tutarak üzerlerinde kuş resimleri olan sahte pulları inceledi. Her birinin altında DOMİNO TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR yazıyordu ama hepsi buydu. Ne bu restoran adı, ne de benzer bir bilgi vardı. Torbanın içine. Ağzını kapa. Tarih at. Kanıt türünü not et.

Tüyleri topladı ve hepsini dördüncü torbaya koydu. Kutuda daha tüy vardı. Kutuyu maşalarla tuttu ve içindekileri faraşa boşalttı. Sonra kalbi, göğüs kafesinin sol tarafına sıkı bir yumruk yemişçesine sıkıştı ve hemen ardından iki kat hızla çarpmaya başladı. Kutunun altında bir yazı vardı. Aynı fosforlu kalemle yazılmış, aynı titrek harfler. Ve bunu her kim yazdıysa, kime yazacağa çok iyi biliyordu. Dıştan görünen Jack Sawyer’a yazmamıştı. Öyle olsa mutlaka Jack’e Hollywood, diye hitap ederdi.

Bu mesaj, Jack’in içinde gizli olan adama ve Jack “Hollywood” Sawyer’ın daha önce orada olduğunu hiç aklına getirmediği çocuğa gönderilmişti.
Ed’in Abur Cuburları’nı dene, aynasız... Dost’un,

BALIKÇI
“Dostun,” diye mırıldandı Jack. “Ya, ne demezsin.” Kutuyu maşalarla tutarak ikinci çöp torbasına koydu, onu koyacak kadar büyük kanıt torbası yoktu. Sonra tüm torbaları yanında düzenlice bir araya getirdi. Her zaman aynı görünürlerdi, gerçek-suçları konu alan dergilerdeki fotoğraflar gibi ürkütücü ve tatsız.

İçeri girdi ve Henry’nin numarasını tuşladı. Telefonu Bayan Morton’un açacağından korktu ama Tanrı’ya şükür, ahizeyi kaldıran Henry’ydi. Fare kimliğini o gün için artık üzerinden atmış olduğu belliydi ama Jack telefonda bile elektro gitarın anırmalarının ve bağırtılarının tortularını duyabiliyordu.

Evet, Henry Ed’in Abur Cuburları’nı biliyordu ama Jack neden öyle bir yeri soruyordu? “Şimdi orası bir harabe; Ed Gilbertson yıllar önce öldü. French Landing’de bunun Tanrı’nın bir lütfü olduğunu düşünen insanların sayısı çok, Jack. İşlettiği yer tam bir mikrop yuvasıydı. Ortaya çıkmak için fırsat bekleyen bir karın ağrısı gibiydi. Sağlık kurulunun oraya kilit vurması gerekire1 ama Ed’in hatırı sayılır tanıdıkları vardı. Örneğin, Dale Gilbertson.”

“O ikisi akraba mıydı?” diye sordu Jack. Ve dostu, normal şartlarda hiç kullanmadığı bir tarzda, “Lanet olsun, evet,” diye karşılık verince, Wisconsin kişiliğinin Henry’yi hâlâ tam olarak terk etmemiş olduğunu anladı. Jack, önce Henry’nin beklenmedik anlarda George Rathburn ya da Henry Arabistan Şeyhi’ne özgü söylemlerde bulunduğuna da tanık olmuştu.

Beklenmedik anlarda narin boğazından George’un gür sesi yükselir, bazen Henry Shake’in yaptığı gibi, veda ederken omzunun üzerinden Ding-dong derdi.

“Tam olarak nerede?” diye sordu.

“Bunu söylemek biraz güç,” diye cevap verdi Henry. Sesinde hafif bir sabırsızlık izi vardı. “Çiftlik malzemeleri satan yere yakın... ismi Goltz’s müydü neydi? Caddeden giriş öyle uzaktı ki aradaki mesafeye ayrı bir yol denebilirdi. Bir zamanlar bir tabela varsa da şimdi yerinde yeller esiyor olmalı. Ed Gilbertson son mikroplu hamburgerini sattığında sen muhtemelen ilkokul birinci sınıftaydın, Jack. Nereden çıktı bunlar?”

Jack, yapmayı düşündüğü şeyin normal soruşturma kurallarına tamamen aykırı, aptalca bir davranış olduğunun farkındaydı... bir sivili, özellikle de bir cinayet söz konusuyken öylece suç mahalline dahil edemezdiniz... ama bu normal bir soruşturma değildi. Elinde, bir başka dünyadan gelmiş bir kanıt vardı, bunun kadar anormal ne olabilirdi? Elbette Henry olmadan Ed’in Abur Cuburları Yeri’ni bulabilirdi, Goltz’s’de çalışan birine sorsa yeterdi. Ama...

“Balıkçı bana Irma’nın ayakkabılarından birini göndermiş,” dedi Jack. “Irma’nın ayağı da hâlâ içinde.” Henry’nin ilk tepkisi, keskin bir nefes çekmek oldu.

“Henry? İyi misin?”

“Evet.” Sesinden, duyduğu şok anlaşılıyordu ama serinkanlıydı. “Küçük kız ve annesi için ne korkunç bir durum.” Duraksadı. “Senin ve Dale için.” Tekrar duraksadı. “Tüm kasaba için.”

“Evet.”

“Jack, seni Ed’in yerine götürmemi mi istiyorsun?”



Jack, Henry’nin bunu yapabileceğini biliyordu. Hem de tereyağından kıl çeker gibi kolayca. Ve dürüst olalım, Henry’yi bunun için aramamış mıydı zaten?

“Evet,” dedi.

“Polisi aradın mı?”

“Hayır.”


Neden aramadığımı sorduğunda ne diyeceğim? Daha ben koklamaya bir fırsat bulamadan Bobby Dulac, Tom Lund ve diğerlerinin kokularını yayıp ortalıkta dolaşmalarını ve kokularının katilinkiyle karışmasını istemediğimi, Dale de dahil olmak üzere hiçbirine güvenmediğimi, işleri berbat edeceklerinden çekindiğimi mi?

Ama Henry sormadı. “Yolun başında bekleyeceğim,” dedi. “Sen sadece bana saati söyle yeter.”

Jack kalan işinin ne kadar süreceğini kafasında şöyle bir hesapladı, Tüm torbalan toparlayıp kamyonetinin arkasındaki bölmeye koyacaktı. Ayrıca çoğu zaman çalışma odasındaki şarj aletine takılı duran cep telefonunu yanına almayı unutmamalıydı. Irma’nın cesedini görüp hayati önem taşıyan ilk incelemeleri yaptıktan hemen sonra birkaç yeri araması gerekecekti. Dale ve adamları ondan sonra gelip istedikleri araştırmayı yapabilirlerdi, isterlerse yanlarında lise bandosunu bile getirebilirlerdi, Jack tek başına ilk incelemeyi yaptıktan sonra onun için fark etmiyordu. Saatine baktı ve neredeyse sekiz olduğunu gördü. Zaman nasıl bu kadar çabuk geçmişti? Diğer dünyada mesafelerin daha kısa olduğunu biliyordu, acaba zaman da daha hızlı mı ilerliyordu? Yoksa sadece zaman bilincini mi kaybetmişti?

“Sekizi çeyrek geçe orada olurum,” dedi. “Ve Ed’in Abur Cuburları Yeri’ne vardığımızda sana çıkabileceğini söyleyene dek uslu bir çocuk gibi kamyonette oturacaksın.”

“Anlaşıldı, mon capitaine.”•

“Ding-dong,” diyen Jack telefonu kapattı ve tekrar verandaya döndü.

İşler Jack’in umduğu gibi gitmeyecekti. Olay yerini istediği gibi sakince, etrafta hiç kimse yokken inceleyip koklayamayacaktı. Aslında, öğleden sonra French Landing’de zaten her an değişme eğilimindeki durum, kontrolden çıkma noktasına gelecekti. Buna yol açan pek çok faktör olmakla birlikte, son karışıklığın en önemli etkeni, Çılgın Macar olacaktı.

Ona bu lakabın takılmasında, küçük kasabalara özgü espri anlayışının büyük rolü vardı. Çelimsiz banka memuruna Koca Joe ya da şişe dibi gibi gözlükler takan kitapçı dükkânı sahibine Şahingöz denmesine yol açan espri anlayışı. Bir altmış yedilik boyu, elli beş kilo ağırlığıyla Arnold Hrabowski, Dalf Gilbertson’un ekibindeki en ufak tefek adamdı. Hatta, hem Debbi Anderson hem de Pam Stevens ondan ağır ve uzun oldukları için (bir seksen dört boyundaki Debbi, Arnold Hrabowski’nin kafasının üzerinden omlet yiyebilirdiniz. Gilbertson’un kadrosundaki en ufak tefek memur oydu. Çılgın Macar aslında çok yumuşak başlı biriydi; Dale’in defalarca bunun çok kötü bir olduğunu söylemesine rağmen trafik cezası kestiği için hatayı yapan oymuşçasına özür diler, sorgulamalara, affedersiniz, ama merak ediyordum da gibisinden talihsiz cümlelerle başlardı. Sonuç olarak Dale onu mümkün olduğunca masa başında tutar ya da herkes tarafından tanındığı ve çoğunluğun saygı gösterdiği kasaba merkezine gönderirdi. Çılgın Macar, Dost Memur olarak okulları turlardı. Esrar kullanmanın kötülükleri hakkındaki ilk derslerini aldıklarının farkında olmayan küçük çocuklar, ona taparlardı. Uyuşturucu, alkol ve dikkatsiz araba kullanma üzerine liselerde yaptığı daha ciddi ve zorlu konuşmalarda çocuklar, kullandığı eyalet bütçesinden gelen kaynaklarla alınan ve kapılarında SADECE HAYIR DEYİN yazan Pontiac’ın çok havalı olduğunu düşünmelerine rağmen uyuklar ya da birbirlerine notlar gönderirlerdi. Yani anlayacağınız yumuşak başlı Memur Hrabowski’nin kendi halinde, heyecandan uzak bir yaşantısı vardı.

Ama anlarsınız ya, yetmişli yıllarda, önce St. Louis’de, sonra Kansas City Royals’de oynamış, çok müthiş bir atıcı vardı ve ismi Al Hrabosky idi. Sahaya doğru yürümez, adeta azametle, yeri göğü sarsarcasına ilerlerdi. Al Hrabosky atış yapacağında ise önce başını eğer, sonra kendini motive etmek için yumruklarını sıkarak bir kere sertçe sallardı. Hazır olduğundaysa çok tehlikeli hızlı toplar atar, topların çoğu, vurucuların bir öpücük mesafesi uzağından geçerdi. Elbette lakabı Çılgın Macar’dı ve büyük liglerin o dönemdeki en iyi atıcısı olduğunu kör bir adam bile görebilirdi. Ve elbette Arnold Hrabowski’ye de aynı lakap takılacaktı, takılmalıydı. Birkaç sene önce, tıpkı meşhur satıcınınkine benzer bir Fu Manchu bıyığı bırakmayı bile denemişti. Ama Al Hrabosky’nin yüzünde Zulu kabilesinin savaş boyaları kadar korkutucu görünen Fu bıyığı, Arnold’un yüzünde olunca sadece alay konusu olmuş, görenleri kahkahaya boğmuştu... pısırık bir muhasebecinin yüzünde bir Fu bıyığı, bir düşünün!... ve o da kısa süre sonra bıyığını kesmişti.

French Landing’in Çılgın Macar’ı, kötü bir insan değildi; elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordu ve normal şartlarda elinden gelenin en iyisi yeterli seviyeye ulaşıyordu. Ama French Landing’de normal günler değil, çürük et kokan uğursuzluk günleri, abbalah-opopanaks günleri yaşanıyordu ve Çılgın Macar, Jack’in en çok çekindiği türde bir memurdu. Ve bu sabah Arnold, demeden de olsa halihazırda kötü olan durumu daha da beter edecekti.

Balıkçı, 911’i tam 8:10’da, Jack’in sarı kâğıtlara son notları düştüğü, Henry’nin evinden çıkıp Jack’in verdiği kasvetli haberlere rağmen sabah havasını büyük bir hazla ciğerlerine çekerek yola doğru yürümeye başladığı sırada vardı. Başka memurların aksine (örneğin Bobby Dulac), Çılgın Macar, 911 telefonun yanına yapıştırılmış yönetmeliğe harfi harfine uyardı.
ARNOLD HRABOWSKI: “Alo, burası French Landing Polis Teşkilatı, ben Memur Hrabowski, 911 ‘i aradınız. Acil bir durum mu var?”

[Anlaşılmaz bir ses... belki boğaz temizleme sesi?]

AH: “Alo? 911 ‘i aradınız, ben Memur Hrabowski. Acil bir...”

ARAYAN: “Merhaba, kıç silici.”

AH: “Kim arıyor? Acil bir durumunuz mu var?”

A: “Acil durumu olan sizsiniz, ben değil. Siz.”

AH: “Adınızı söyler misiniz lütfen?”

A: “Ben en kötü kâbusunum.”

AH: “Efendim, lütfen kendinizi tanıtır mısınız?”

A: “Abbalah. Abbalah-doon.”

AH: “Efendim, anlamı...”

A: “Ben Balıkçı’yım.”

[Sessizlik.]

A: “Ne oldu? Korktun mu? Korksan iyi olur.”

AH: “Efendim. Ah, efendim. Polisi yanlış yönlendirmenin cezası...”

A: “Cehennemde kırbaçlar ve zincirler var.”

AH: “Efendim, isminizi öğrene...”

A: “İsmim lejyon. Birçok numaram var. Evrenin tabanının altında bir fareyim. Robert Frost böyle demiş. [Arayan, güldü.]

AH: “Efendim, biraz beklerseniz sizi şefime bağlayacağım...”

A: “Kes sesini ve dinle, kıç silici. Konuşma kaydediliyor, değil mi? Umarım öyledir. İsteseydim, basın geçebilirdim [Arayan, “basıp gidebilirdim” diyor olabilir ama kelimeler belirsiz.] ama istemiyorum.”

AH: “Efendim, ben...”

A: “Kıçımı öp, maymun herif. Size bir tane daha bıraktım ama artık bulmanızı beklemekten sıkıldım. Ed’in Abur Cuburları Yeri’ni bir deneyin. Artık biraz çürümüş olabilir ama tazeyken çok [Arayan, son kelimede vurguyu arttırmış, “çokkk” şeklinde söylemişti.] lezzetliydi.

AH: “Neredesiniz? Kimsiniz? Bu bir tür şakaysa...”

A: “Polise benden selam söyle.”


Konuşma başladığı sırada Çılgın Macar’ın nabzı son derece normal bir halde dakikada altmış sekiz atıyordu. 8:12’de sona erdiğindeyse Arnold Hraboski’nin kalbi göğüs kafesini delice zorluyordu. Yüzünde renk kalmamıştı, Konuşmasının yarısında arayan numarayı gösteren ekrana bakmış ve gördüğü numarayı bloknota yazmıştı ama elleri o kadar çok titriyordu ki eciş bücüş rakamlar üç satıra yayılmıştı. Öylesine sarsılmıştı ki Balıkçı telefonu kapattıktan sonra düdük sesini duyduğunda 911’in sadece tek yönlü aramalara açık olduğunu unutarak kaydettiği numarayı aramaya kalktı. Telefonun tuşsuz ön kısmına dokunduğunda şaşkınca ne yaptığını fark etti ve ahizeyi yerine bırakarak korkuyla lanet okudu. Sanki bir şey tarafından ısırılmış gibi görünüyordu. 911 hattına bağlı olan telefonun yanındaki siyah, normal telefona uzandı ve az önce not aldığı numarayı tekrar aramaya çalıştı ama parmakları ona ihanet etti ve aynı anda iki tuşa birden bastı. Tekrar lanet okudu. Elinde bir fincan kahveyle o sırada oradan geçmekte olan Tom Lund bunu duyarak sordu. “Sorun nedir, Arnie?”

“Hemen Dale’i çağır!” diye bağırdı Çılgın Macar. Tom öylesine şaşırmıştı ki kahve parmaklarına dökülmüştü. “Onu hemen buraya getir!”

“Senin neyin var böy...”

“HAYDİ, lanet olsun!”

Tom hayretle kaşlarını kaldırıp Hrabowski’ye bir süre daha baktıktan sonra Dale’e Çılgın Macar’ın gerçekten çıldırdığını söylemeye gitti.

Hrabowski, ikinci denemesinde numarayı doğru tuşlamayı becermişti. Telefon çaldı. Çaldı. Ve biraz daha çaldı.

Dale Gilbertson, elinde kendi fincanıyla belirdi. Gözlerinin altında koyu renk halkalar vardı ve ağzının kenarlarındaki çizgiler eskiye göre çok daha derindi. “Arnie? Neler olu...”

“Son görüşmeyi başa sarıp dinleyin,” dedi Arnold Hrabowski. “Sanırım arayan... alo!” Bir anda masanın üzerindeki kâğıtları etrafa saçarak doğruldu ve ahizeyi tutan parmaklarının eklemleri bembeyaz kesildi. “Alo? Kiminle görüşüyorum?”

Dinledi.

“Ben polisim. French Landing Polis Teşkilatı’ndan Memur Hrabowski. Şimdi sen konuş. Kimsin?”

Bu arada Dale, kulaklıkları takmış, 911 acil yardım hattına gelen son telefon görüşmesini giderek artan bir dehşetle dinliyordu. Ah, sevgili Tanrım! Diye düşündü. İlk tepkisi... Jack’i arayıp yardım istemek oldu. Elini kapıya sıkıştırmış bir çocuk gibi yardım dilenmek. Sonra kendi kendine sakin olmasını, hoşuna gitse de gitmese de bunun onun işi olduğunu, bu yüzden sakin olmaya çalışıp işini yapması gerektiğini söyledi. Ayrıca Jack, Fred Marshall ile Arden’a, Fred’in deli karısını görmeye gitmişti. En azından planları buydu.

Bu arada başka memurlar masanın etrafında kümelenmeye başlamışlardı: Lund, Tcheda, Stevens. Onlara baktığında Dale’in tek gördüğü, irileşmiş gözler ve solgun, şaşkın yüzlerdi. Ya devriyede olanlar? O an görev başında olmayanlar? Onların da bir farkı yoktu. Belki Bobby Dulac onlardan biraz daha farklıydı. En az korku kadar umutsuzluk da duyuyordu. Ah, bu bir karabasan olmalıydı. Frenleri patlamış bir kamyon, yokuş aşağı son sürat, bir okulun kalabalık bahçesine doğru ilerliyordu.

Kulaklıkları başından çekip çıkarırken kulağını hafifçe kestiğini fark etmedi. “Nereden arıyormuş?” diye sordu Hrabowski’ye. Çılgın Macar telefonu kapatmış, şaşkın bir halde öylece sandalyesinde oturuyordu. Dale, adamı omzunu tutarak sarstı. “Nereden arıyormuş?”

“7-Eleven’dan,” diye cevap verdi Çılgın Macar ve Dale, Danny Tcheda’nın homurdandığını duydu. Aranan yer, Tyler Marshall’ın bisikletinin bulunduğu yere çok yakındı. “Az önce oranın gündüz çalışanı Bay Rajan Patel ile konuştum. Arayan numaranın, 7-Eleven’ın hemen ön tarafındaki telefona ait olduğunu söyledi.”

“Kimin aradığını görmüş mü?”

“Hayır, arka taraftaymış, bira dağıtıcısıyla ilgileniyormuş.”

“Arayanın Patel olmadığından emin...”

“Evet. Patel’in belirgin bir Hintli aksanı var. 911’i arayan adam... Dale, sen de duydun. Herhangi biri olabilir.”

“Neler oluyor?” diye sordu Pam Stevens. Ama aklına bir fikir gelmiyor değildi; aslında hepsi aynı şeyi düşünüyordu. Öğrenmek istedikleri, ayrıntılardı. “Ne oldu?”

Herkesi hızla harekete geçirmenin en çabuk yol olduğunu düşünen Dale, telefon görüşmesini hoparlörlere yönlendirerek tekrar dinletti.

Görüşmenin sona ermesinin ardından ortalığa şaşkın bir sessizlik çöktü. “Ed’in Abur Cuburları’na gidiyorum,” dedi Dale. “Tom, sen de benimle geliyorsun.”

“Evet, efendim!” dedi Tom. Duyduğu heyecanla neredeyse hasta gibi görünüyordu.

“Dört kişinin bizi takip etmesini istiyorum.” Dale’in beyni adeta durmuştu; elenecek işlemleri birbiri ardına kafasında beliriyordu. İşlemler ve organizasyon konusunda fena değilim, diye geçirdi aklından. Tek sorunum Tanrı’nın belası sapık katili yakalamak. “Çiftler halinde geleceksiniz. Danny, sen ve Pam hemen yola çıkacaksınız. Beş dakika sonra Tom ile ardınızdan geleceğiz. Tam beş dakika sonra. Siren ve ışıklar istemiyorum. Elimizden geldiğince sessiz hareket edip bu konuyu mümkün olduğu kadar gizli tutacağız.”

Danny Tcheda ve Pam Stevens birbirlerine baktılar, başlarını salladılar ve tekrar Dale’e döndüler. Dale, Arnold “Çılgın Macar” Hrabowski’ye bakıyordu. Polis şefi, Dit Jesperson ve Bobby Dulac ile sona eren üç çiftin daha isimlerini saydı. Olay yerinde asıl istediği kişi Bobby Dulac’tı; diğerleri sadece güvenlik ve -buna gerek olmaması için dua ediyordu- kalabalığı kontrol altında tutmak içindi. Her çift beşer dakika arayla yola çıkacaktı.

“Ben de geleyim,” diye yalvardı Arnie Hrabowski. “Haydi, patron, ne diyorsun?”

Dale ona orada kalmasını söylemek için ağzını açmıştı ki nemli kahverengi gözlerindeki umut dolu bakışı gördü. İçinde bulunduğu aşırı sıkıntılı duruma rağmen bu sessiz yakarışa en azından küçük bir karşılık vermeden geçemedi. Arnie’nin polislik mesleğinin büyük bölümü, kaldırımda durup geçit törenini izlemekten ibaret olmuştu.

Ne geçit töreni ama, diye düşündü.

“Bak ne diyeceğim, Am,” dedi. “Diğerlerine haber verdikten sonra Debbi’yi bir ara. Eğer onu buraya getirebilirsen, Ed’in yerine gelebilirsin.”

Arnold heyecanla başını sallayınca neredeyse gülümseyecekti. Kolundan tutup sürüklemesi gerekse bile Çılgın Macar’ın Debbi’yi en geç dokuz buçukta oraya getireceğinden neredeyse emin gibiydi. “Ben kiminle çift olacağım, Dale?”

“Tek başına gel,” dedi Dale. “Pontiac’ı alırsın, tamam mı? Ama Arnie, eğer yerine geçecek biri olmadan bu sandalyeden kalkacak olursan, yarın kendine yeni bir iş aramaya başlayabilirsin.”

“Ah, merak etme,” dedi Hrabowski ve Macar ya da değil, o heyecanlı ses tonu kulağa tıpkı bir İsveçli gibi geliyordu. Bu o kadar da şaşırtıcı değildi, çünkü doğup büyüdüğü yer olan Centralia, bir zamanlar bir İsveç kasabası olarak biliniyordu.

“Haydi Tom,” dedi Dale. “Çıkarken yanımıza delil teçhizatını...”

“Şey... patron?”

“Evet, Arnie?” Aslında, Yine ne var? demek istiyordu elbette.

“Eyalet polisinden o adamları aramam gerekiyor mu? Brown ve Black’i?»

Danny Tcheda ve Pam Stevens kıs kıs güldüler. Tom gülümsedi, her ikisini de yapmadı. Zaten umutsuzdu, şimdi iyice dibe çökmüştü. Dibe çöktük bayanlar baylar... solunuzda boşa çıkan umutlar, sağınızda geçersiz sebeplerle. Son durağa geldik, herkes insin.

Perry Brown ve Jeff Black. Onları tamamen unutmuştu, ne komik. Bu aşamada davayı elinden alacakları kesin olan Brown ve Black.

“Hâlâ Paradise Moteli’nde kalıyorlar,” diye devam etti Çılgın Macar. “Ama sanırım FBI’dan gelen Milwaukee’ye geri döndü.”

“Ben...”

“Bir de merkez büro var,” diye devam etti Macar. “Oradakileri unutmayın Önce adli tıp görevlilerini mi, yoksa kanıt arabasını mı arayayım?” Kanıt arabası, lastik izlerini çıkarmak için kullanılan çabuk kuruyan plasterden video kayıt sistemine kadar gerekebilecek tüm malzemelerin bulunduğu mavi bir Ford Econoline minibüstü. French Landing Polis Teşkilatı’nın asla ulaşamayacağı türden imkânlardı bunlar.

Dale kasvetli bir ifadeyle başını öne eğmiş, olduğu yerde ayakta durarak yere bakıyordu. Soruşturmayı elinden alacaklardı. Hrabowski’nin her sözü, bu akıbeti daha da kuvvetlendiriyordu. Birden, bu davayı elinden kaçırmak istemediğini fark etti. Ne kadar nefret etse de, ne kadar korksa da tüm kalbiyle istiyordu. Balıkçı bir canavardı. Ama şehir canavarı, eyalet canavarı ya da Federal Araştırma Bürosu canavarı değildi. Balıkçı, French Landing’in canavarıydı, Dale Gilbertson’un canavarıydı ve bu olayı istemesinin sebebi ne kişisel prestij, ne de işini elinde tutabilme kaygısıydı. Onu kendi elleriyle yakalamak istiyordu, çünkü Balıkçı, Dale’in istediği, ihtiyaç duyduğu ve inandığı her şeyi tehdit eden bir tehlikeydi. Bunları yüksek sesle dile getirse belki kulağa bayat ve aptalca gelebilirdi ama doğruydu. Jack’e karşı ani, budalaca bir öfke hissetti. Belki daha erken sahne alsa...

Ama istemekle olsaydı, dilenciler kral olurdu. Sadece adli tıp görevlilerini olay yerine getirmek için bile olsa merkeze haber vermeli, ayrıca dedektif Brown ve Black’i de gelişmelerden mutlaka haberdar etmeliydi. Ama Goltz’s’ün arkasındaki tarlanın ötesinde neler olduğunu önce kendisi görmek istiyordu. Balıkçı’nın ardında bıraktıklarına bakacaktı. Ondan önce hiç kimseyi aramayacaktı.

Belki de bu, piç kurusunu yakalaması için bir fırsat olabilirdi. “Bizimkilere beşer dakika arayla yola koyulmalarını söyle,” dedi Çılgın Macar’a. “Tıpkı sana anlattığım gibi. Sonra yerine bakması için Debbi’yi buraya getir. Eyaleti ve merkezi o arasın.” Arnold Hrabowski’nin aklı karışmışçasına baktığını görünce içinden bir çığlık atma isteği yükseldi ama her nasılsa soğukkanlılığını muhafaza edebildi. “Biraz zaman kazanmak istiyorum.” Dedi.

“Ah,” dedi Arnie ve sonra, Dale’in ne demek istediğini anladı. “Ah!”

“Ve bizimkiler hariç hiç kimseye gelen telefondan ve yaptıklarımızdan bahsetme. Hiç kimseye. Bir paniğin başlamasına sebep olabilirsin. Anladın mı?”

“Kesinlikle, patron,” dedi Macar.

Dale saatine baktı: 8:26 idi. “Haydi, Tom,” dedi. “Harekete geçmenin vakti geldi. Haydi yola koyulalım.”

Çılgın Macar daha önce hiç bu kadar etkin ve verimli çalışmamıştı. Her şey bir rüyadaymış gibi yerli yerine oturmuştu. Debbi Anderson bile hiç itiraz etmeden masa başında kalmayı kabul etmişti. Tüm bu süre içinde telefondaki ses de kulağından silinmemişti. Kısık, çatlak, hafif aksanlı... o bölgede yaşayan herhangi birinde olabileceği gibi... bir sesti. Olağandışı bir yanı yoktu. Ama yine de bir an için bile aklından çıkmıyordu. Adamın ona kıç silici demesi yüzünden değil -cumartesi geceleri sarhoşlardan çok daha beter küfürler işittiği oluyordu- diğer söyledikleri yüzündendi. Cehennemde kırbaçlar ve zincirler var. ismim lejyon. Bu gibi şeyler. Ve abbalah. Abbalah da neydi? Arnold Hrabowski bilmiyordu. Tek bildiği, bu kelimeyi duyunca kendini kötü hissettiği ve korktuğuydu. Gizemli, yasak bir kitapta, bir iblisi çağırmak için kullanılan sözlerden biri gibiydi.

İçini böyle huzursuzluk sarıp korktuğunda başvurduğu en etkili çare, karısıydı. Dale ona neler olup bittiğini hiç kimseye söylememesini emretmişti. Arnold bunun sebebini çok iyi anlıyordu ama şef, hiç kimse derken Paula’yı da kastetmiş olamazdı elbette. Yirmi yıldır evlilerdi ve Paula onun için artık başka biri değil, kendi varlığının geri kalanı gibiydi.

Ve böylece Çılgın Macar (amacı dedikodudan çok, kendini rahatlatıp daha iyi hissetmekti, bu konuda ona haksızlık yapmamak gerekirdi) karısının sağduyusuna güvenerek korkunç bir hata yaptı. Paula’yı aradı ve yarım saat önce Balıkçı ile konuştuğunu söyledi. Evet, gerçekten, Balıkçı! Ona, Ed’in Abur Cuburları’nda Dale ve Tom Lund’ı beklediği varsayılan cesetten bahsetti.

1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   ...   58


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə