Stephen King ve Peter Straub Cilt2 Kara Ev Kitaplar, uygarlığa yol gösteren ışıklardır



Yüklə 2.7 Mb.
səhifə15/58
tarix27.02.2016
ölçüsü2.7 Mb.
1   ...   11   12   13   14   15   16   17   18   ...   58

Sonunda hattın diğer ucundan Dale’in ne olduğunu soran sesi duyuldu. Ve Fred Marshall ağlamaya başladı.

7

HENRY LEYDEN’IN o göreni şaşkınlığa düşüren takım elbiseyi nereden bulduğunu Tanrı mutlaka biliyor olmalıydı ama bizim hiçbir fikrimiz yoktu. Bir kostüm dükkânından olabilir miydi? Hayır, maskeli balolarda giymek için fazlasıyla şıktı; taklit olmadığı belliydi. Ama ne tür bir kıyafetti o öyle? Geniş Mapalar, bel hizasının üç santimetre aşağısına kadar iniyor, kırlangıç kuyruğun ikiz uçları, neredeyse çift göğüslü yeleğin beyazlığı altında kaburgalara dek yükseliyormuş gibi görünen pilili pantolonun bileklerine dek uzanıyordu. Henry’nin ayaklarında, beyaz, yüksek-düğmeli tozlukların süslediği beyaz, deri ayakkabılar vardı; boyun hizasına bakıldığında, yüksek yakasının uçlarının, mükemmel bir şekilde düğümlenmiş beyaz, saten bir papyonun üzerine doğru kıvrılmış olduğu görülebiliyordu. Takımın görenler üzerinde uyandırdığı ilk etki eski moda diplomatik bir zarafet ile cafcaf, gösteriş ve çarpıcılığın birleşimiydi: takımın çarpıcılığı, resmiyetine ağır basıyor ama kırlangıç kuyruğu ve yeleğin mağrur havası, Afrikalı Amerikalı gösteri sanatçıları ve müzisyenlerinde sıkça rastlanan özel, asil, kaliteli bir görünüm sağlanmasına katkıda bulunuyordu.



Arkalarında bir el arabasıyla plak kutularını taşıyan asık suratlı Pete Wexler olduğu halde Henry’ye dinlenme salonuna kadar eşlik eden Rebecca Vilas, eski bir filmin bir sahnesinde Duke Ellington’ın da böyle beyaz frak giydiğini hatırlar gibiydi...-yoksa o değil de Cab Calloway miydi? Bir kaş havada,pırıltılı bir gülümseme, baştan çıkarıcı bir yüz, orkestra önünde dimdik durmuş bir figür gözlerinin önünde canlanır gibi oldu (Eğer hayatta olsalardı, Bay Ellington ya da Bay Calloway, Rebecca’ya Henry’nin, “yüksek belli” ve “keskin pilili” pantolonu da dahil olmak üzere tüm kostümünün hiç şüphesiz New York, Washington, Philadelphia ya da Los Angeles’in zenci mahallelerine! oturan, otuzlu ve kırklı yıllarda mesleklerinin duayenleri olan, gizli çalışan, şimdiyse ünlü müşterileri gibi toprağın altında olan usta terziler tarafından özenle elde dikilmiş olduğunu söyleyebilirlerdi. Henry Leyden bu kıyafetin nerede kim tarafından, ne zaman dikilmiş olduğunu ve sonunda nasıl kendi eline geçtiğini çok iyi biliyordu ama Rebecca Vilas gibiler için görünenden fazla bilgi vermeyi gereksiz bulurdu). Dinlenme salonuna giden koridorda beyaz kıyafet içten içe parlıyor gibiydi ve Henry’nin köşelerine küçük safirler yerleştirilmiş bambu çerçeveli, koyu renk camlı, büyük gözlükleri bu izlenimi kuvvetlendiriyordu.

Muhteşem 1930’ların Grup Şeflerinin Şık Sahne Takımlarını satan bir dükkân olabilir miydi? Bir müzeye bağışlanıyor ve sonra da açık arttırmayla satılıyordu belki? Rebecca merakını daha fazla dizginleyemedi. “Bay Leyden, bu güzel kıyafeti nereden buldunuz?”

Arkadan, kendi kendine mırıldanıyormuş izlenimi vermeye çalışan Pete’in öyle bir kıyafete sahip olmak için bir zenci piçinin en azından birkaç kilometre kovalanması gerektiği şeklindeki yorumu duyuldu.

Henry Pete’e aldırmadı ve gülümsedi. “Bu sadece nereye bakılması gerektiğini bilme meselesi.”

“Galiba CD, diye bir şeyin varlığından haberiniz yok,” dedi Pete. “Müzikte yeni bir çağ başlattı.”

“Kes sesini ve taşımana bak, sersem,” dedi Bayan Vilas. “Neredeyse geldik.”

“Rebecca, tatlım, araya girmeme kızmazsan,” dedi Henry. “Bay Wexler’in serzenişinde haklı olduğunu belirtmem gerek. Ne de olsa evimde üç bin kadar CD olduğunu bilmesine imkân yok, değil mi? Ve eğer bu kıyafetin eski sahibine zenci piç denebilirse, ben de kendime,gururla bu tanımlamayı yakıştırabilirim. Benim için bu akla hayale sığmaz bir onur olurdu. Keşke bunu hak edebilseydim.”

Henry olduğu yerde durdu. Az önce söylediği yasak sözcükler yüzünden şaşıran Rebecca ve Pete de durmuşlardı.

“Ve,” dedi Henry. “Görevlerimizi yapmamıza yardımcı olan insanlara saygı borçluyuz. Bay Wexler’dan kıyafetimi silkelemesini istemiştim, o da söylediğimi kibarca yerine getirdi.”

“Evet,” dedi Pete. “Ayrıca ışığınızı astım, pikabınızı, hoparlörlerinizi ve dediğiniz ıvır zıvırlarınızı tam istediğiniz şekilde yerlerine yerleştirdim.”

“Çok teşekkür ederim, Bay Wexler,” dedi Henry. “Gösterdiğiniz çabayı takdirle karşıladığımı bilmenizi isterim.”

“Şey, her ne haltsa,” dedi Pete. “Ben sadece işimi yapıyordum, biliyorsunuz ama işinizi bitirdikten sonra bir şeye ihtiyacınız olursa, yardım etmeye hazırım.”

Pete Wexler, iç çamaşırının bir anlığına görülmesi ya da biçimli kalçaların önünde salınması gibi teşvik edici unsurlar olmaksızın yelkenlerini indirivermişti. Rebecca gözünün önünde olanları fazlasıyla etkilenmiş bir halde hayretle izliyordu. Kör olsun ya da olmasın Henry Leyden, dünya üzerinde geçirdiği yirmi altı yılda tanıma ayrıcalığına sahip olduğu hiç şüphesiz en karizmatik adamdı. Giysileri boş verin, böyle adamlar nereden bulunurdu acaba?

“Sizce bu öğleden sonra bir çocuk gerçekten binanın önündeki kaldırımda ortadan kaybolmuş olabilir mi?” diye sordu Henry.

“Ne?” dedi Rebecca.

“Bence olabilir,” dedi Pete.

“Ne?” diye tekrarladı Rebecca. Bu kez Henry’ye değil, Pete Wexler’a sormuştu. “Ne diyorsun sen?”

“Eh, bir soru sordu, ben de cevapladım,” dedi Pete. “Hepsi bu.”

Rebecca, gözlerinde yanan tehlike yüklü, öfkeli bakışla Pete’e yaklaştı. “Bu bizim kaldırımımızda mı oldu? Bizim binanın önünde bir başka çocuk ortadan yok oldu, öyle mi? Ve sen ne Bay Maxton’a ne de bana bu konuda hiçbir şey söyleme zahmetinde bulunmadın?”

“Söylenecek bir şey yoktu,” dedi Pete savunmaya geçerek.

“Belki bize neler olduğunu anlatabilirsin,” dedi Henry.

“Tabii. Olan şuydu, bir sigara içmek için dışarı çıkmıştım, tamam mı?” Bu tam anlamıyla doğru sayılmazdı. Pete kendine göre mantıklı olanı yapmış, izmaritini Papatya koridorunda, on metre ilerideki erkekler tuvaletindeki klozete atıp sifonu çekmektense iki metre ötesindeki park yerine açılan kapıya kadar gidip dışarı fırlatmayı tercih etmişti. “Dışarı çıktığımda onu gördüm. Polis arabası, hemen dışarıya park edilmişti. Çalılıklara doğru yürüdüğümde şu genç Polis memurunu gördüm, galiba adı Çita ya da onun gibi bir şey. Neyse, arabasının bagajına bir bisiklet, bir çocuk bisikleti koyuyordu. Sonra bir şey daha koydu ama ne olduğunu seçemedim, oldukça küçüktü. Bagajın kapağını indirdikten sonra arabasının torpido gözünden bir tebeşir çıkardı ve kaldırım, üzerine X işaretleri çizdi.”

“Onunla konuştun mu?” diye sordu Rebecca. “Ne yaptığını sordun mu?”

“Bayan Vilas, son seçeneğim olmadıkça bir polisle konuşmam, ne demek istediğimi anlarsınız herhalde. Çita beni görmedi bile. Ayrıca konuşmayı denesem de bana bir şey söyleyeceğini sanmam. Yüzünde, şey, kenefe bir an önce yetişmezse altını dolduracakmış gibi bir ifade vardı.”

“Arabasına binip öylece uzaklaştı mı?”

“Aynen öyle. Yirmi dakika sonra iki polis daha çıkageldi.” Rebecca gözlerini kapattı, ellerini havaya kaldırdı, parmak uçlarını alnına bastırdı ve bu şekilde, Pete’e, elbisesinin altından belli olan göğüslerinin yuvarlaklığını dikizlemek için kaçırmayacağı -nitekim kaçırmadı da- bir fırsat sunmuş oldu. Belki merdiven altındaki gibi nefes kesici bir manzara olduğu söylenemezdi ama idare ederdi; evet, kesinlikle ederdi. Ebbie’nin babasına göre Rebecca Vilas’ın ikizleri’nin gözler önüne serilen manzarası, buz gibi bir gecede yakılan ateş etkisine sahipti. Onun gibi ince bir kaltaktan beklenmeyecek kadar iriydiler ve ne, biliyor musunuz? Kollarını kaldırdığında İkizler de yükseliyordu! Hey, böyle bir gösteri sunacağını bilse ona Çita’dan ve bisikletten daha önce söz ederdi.

“Pekâlâ, tamam,” dedi Rebecca alnına bastırdığı parmaklarını çekmeden. Kollarını birkaç santim daha yükselterek çenesini kaldırdı ve konsantre olmaya çalışarak kaşlarını çattı. Tuhaf görünümlü bir heykele benziyordu.

Oleyy, yaşasın, dedi Pete içinden. Her şeyin iyi bir tarafı var. Yarın sabah bir başka velet kaldırımın üzerinden kaybolacak olsa buna pek itirazım olmaz doğrusu.

Rebecca, “Tamam, tamam, tamam,” dedikten sonra gözlerini açtı ve kollarını indirdi. Pete Wexler’in kıpırtısız bir suratla, omzunun arkasında bir noktaya sahte bir masumiyetle baktığını görür görmez neler olup bittiğini anladı. Ulu Tanrım, tam bir mağara adamı! “Sandığım kadar kötü değilmiş. Sonuçta tüm gördüğün, bir bisikleti bagajına koyan bir polis memuru. Belki de çalınmıştı. Belki bir başka çocuk bisikleti ödünç aldı, işi bitince bir kenara fırlatıp kaçtı. Polis bisikleti aramaya çıkmıştı belki. Ya da bisikletin asıl sahibi olan çocuğa araba falan çarptı. Ve en kötüsü olmuşsa bile bunun bizi etkilemesi için bir sebep göremiyorum. Maxton, sınırları dışında olan hiçbir olaydan sorumlu tutulamaz.”

Yüzlerce kilometre ötede olmayı diliyormuş gibi görünen Henry’ye döndü, “üzgünüm, bunun kulağa çok soğuk ve duyarsızca geldiğini biliyorum. Balıkçı meselesi, ölen çocuklar ve en son kayıp kız için ben de çok üzülüyorum Gelişmeler bizi öylesine sarstı ki sağlıklı düşünemez hale geldik. Ama işin içine bir de bizi sokmaları dünyada son isteyeceğim şey, bunu anlıyorsunuz, değil mi?”

“George Rathburn’un ortalığı ayağa kaldıran feveranlarındaki kör adamlardan biri olarak,” dedi Henry. “Çok iyi anlıyorum.”

“Hah!” diye havladı Pete Wexler.

“Ve bana hak veriyorsunuz, değil mi?”

“Ben bir centilmenim, herkese hak veririm,” dedi Henry. “Yerel canavarımızın bir çocuğu daha kaçırmış olabileceği konusunda Pete’e hak veriyorum. Memur Çita ya da adı her neyse, kayıp bir bisikleti bulmuş olsa Pete’in anlattığı kadar endişeli görüneceğini sanmıyorum. Ve Maxton’un olan herhangi bir şey için sorumlu tutulamayacağı düşüncesinde de sana hak veriyorum.”

“Güzel,” dedi Rebecca.

“Tabii, cinayetlerin sorumlusunun burasıyla bir ilgisi olmadığı sürece.”

“Ama bu dediğiniz mümkün değil!” dedi Rebecca. “Erkek sakinlerimizin çoğu, kendi ismini bile hatırlayamayacak halde.”

“On yaşında bir kız çocuğu bile buradaki çoğu bunakla baş edebilir,” dedi Pete. “Hasta olmayanlar bile ortalıkta kendi... şey anlarsınız, pislikleri içinde dolaşıyorlar.”

“Personeli unutuyorsunuz,” dedi Henry.

“Ah, ama,” Rebecca bir an için ne söyleyeceğini şaşırmıştı. “Haydi ama. Bu... böyle bir şeyi söylemek tamamen sorumsuzluk.”

“Doğru. Öyle. Ama böyle devam ederse herkesten şüphe duyulmaya başlanacak. Söylemek istediğim bu.”

Pete Wexler, içinde ani bir ürperti hissetti... eğer kasaba palyaçoları Maxton sakinlerini iyice araştırmaya başlarlarsa, Pete’in özel zevkleri gün ışığına Çıkabilirdi ve bu, Wendell Green gibi bir çakal için bulunmaz malzeme olurdu, değil mi? Aklına yepyeni, parlak bir fikir geldi ve Bayan Vilas’ı etkilemeyi umarak hemen dile getirdi. “Ne yapmalı, biliyor musunuz? Aynasızlar, iki üç yıl önce Kinderling namussuzunu enseleyen şu müthiş dedektif dedikleri Kaliforniyalı herifle konuşmalı. Buralarda bir yerlerde yaşıyordu, değil mi? Bu olayda onun gibi birine ihtiyacımız var. Balıkçı meselesinin yerel polislerin boyunu aştığı aşikâr. Ama o herif, nasıl denir, tam bir kaynak.”

“Bunu söylemen garip,” dedi Henry. “Bu konuda sana daha fazla hak veremezdim. Jack Sawyer’ın dizginleri eline almasının zamanı geldi de geçti bile, Onu tekrar ikna etmeye çalışacağım.”

“Tanışıyor musunuz?” diye sordu Rebecca:

“Ah, evet,” dedi Henry. “Tanışıyoruz. Ama artık görevimin başına geçmem gerekmiyor mu?”

“Birazdan. Bahçedeki piknik henüz sona ermedi.”

Rebecca koridorun kalan bölümünde yolu gösterdi ve dinlenme salonuna girdiler. Üçü de platforma yöneldi. Henry’nin mikrofonu, pikabının ve hoparlörlerinin konduğu masanın hemen arkasında duruyordu. Sinir bozan bir algıyla,” Burada bol bol boş alan varmış,” dedi Henry.

“Bunu anlayabiliyor musunuz?” diye sordu Rebecca.

“Çocuk oyuncağı,” dedi Henry. “Yaklaşmış olmalıyız.”

“Tam önünüzde. Yardıma ihtiyacınız var mı?”

Henry bir ayağını uzattı ve platforma dokundu. Elini masanın kenarında gezdirdi, mikrofonu buldu ve, “Şu an için yok, hayatım,” dedi. Zarifçe platformun üzerine çıktı. Dokunuşlarla ilerleyerek masanın arka tarafına geçti ve pikabını buldu. “Her şey tam istediğim gibi olmuş,” dedi. “Pete, plak kutularını masanın üzerine koyar mısın, lütfen? En üsttekini buraya ve diğerini de hemen yanına koy, zahmet olmazsa.”

“Arkadaşın Jack nasıl biri?” diye sordu Rebecca.

“Yetim kalmış bir kedi yavrusu gibi, ama aşırı derecede zor bir kedi yavrusu. Bazen tam bir baş belası olabildiğini söylemeliyim.”

İçeri girdikleri andan itibaren pencereden gelen kalabalık uğultusunu, konuşmaların mırıltılara benzer gürültüsünü, çocuk seslerini, piyanoyla çalınan şarkıların melodilerini duymaya başlamışlardı. Pete, plak kutularını masanın üzerine yerleştirdikten sonra, “Dışarı çıksam iyi olacak, Chipper büyük ihtimalle beni arıyordur,” dedi. “içeri doluştuklarında, arkalarında yığınla çöp işi bırakacaklar.”

Pete el arabasını iterek yavaş adımlarla dinlenme salonundan çıktı. Rebecca, Henry’ye yapmasını istediği bir şey olup olmadığını sordu.

“Tepedeki ışıklar yanıyor, değil mi? Lütfen onları söndür ve ilk grubun içeri girmesini bekle. Sonra pembe spotu yak ve tüm kurtlarını dökmeye hazır ol.”

“Işıkları söndürmemi mi istiyorsunuz?”

“Göreceksin.”

Rebecca yanından ayrılarak kapının yanındaki düğmelere yöneldi, ışıkları söndürdü ve Henry’nin vaat ettiği gibi, gördü. Pencerelerden giren yumuşak ayın ışığı, tepede yanan lambaların yarattığı suni, ruhsuz aydınlıktan sonra atmosfere gerçekdışı, hoş bir hava katmıştı. Salon bir rüyanın parçası gibi görünüyordu. Pembe spot ışığı ortamı güzelleştirecek, diye düşündü Rebecca.

Dışarıda bahçede, dans öncesi faaliyetler sona ermek üzereydi. Birçok as|ı kadın ve adam, piknik masalarında, çilekli turtalarının son lokmalarını yiyorlar, meyve sularının son yudumlarını içiyorlardı ve hasır şapkalı, kırmızı kol bantlı piyanist, “Heart and Soul’un”* son notalarını ustalıkla olmasa bile gürültüyle çalıyordu, da dam da dam da da dam dam dam; sonra piyanonun kapağını kapattı ve alkışlar arasında yerinden kalktı. Önceleri festivale gelmek zorunda kaldıkları için mızmızlanan torunlar, anne babalarının bakışlarından kaçarak, palyaço kostümü giymiş, kıvırcık, kırmızı bir peruk takmış olan baloncu kadından son bir balon alabilme umuduyla masalar ve tekerlekli sandalyeler arasında koşuşturuyorlardı. Ah, herkes çok mutluydu.

Alice Weathers piyanisti coşkuyla alkışladı: piyanist, her zamanki işini, yani Chase Caddesi’nde tişörtler ve beysbol şapkaları satma işini yapmak zorunda olmadığı zamanlarda, bu gibi etkinliklerde birkaç papel kazanmasına yeten piyano çalmanın temel bilgilerini, kırk yıl önce gönülsüzce Alice’den öğrenmişti. İyi kalpli Butch Yerxa’nın yıkayıp temizlediği Charles Burnside, eski, beyaz bir gömlek ve leş gibi, bol bir pantolon giymiş, kalabalıktan biraz uzakta, büyük bir meşe ağacının gölgesinde duruyor, alkışa katılmayarak küçümseyen bakışlarla etrafını izliyordu. Gömleğin düğmesi iliklenmemiş yakası, ince boynunun iki yanından sarkıyordu. Ara sıra elinin tersiyle ağzını siliyor ya da başparmağının kırık tırnağıyla dişini karıştırıyor, bunlar haricinde neredeyse hiç kıpırdamıyordu. Sanki biri onu arabasından yol kenarına atmış ve yoluna devam etmişti. Koşuşturan torunlar ne zaman Burny’nin olduğu tarafa yaklaşsalar, bir güç alanı tarafından geri püskürtülüyormuşçasına anında uzaklaşıyorlardı.

Alice ve Burny arasında kalan Maxton sakinlerinin dörtte üçlük bölümü, Piknik masalarında oturuyor, yürüteçleriyle etrafta sarsakça dolaşıyor, ağaçların altında gölgenin tadını çıkarıyor, çimler üzerinde tekerlekli sandalyeleriyle ‘terlemeye çalışıyor; havadan sudan konuşarak, uyuklayarak, gülerek, osurarak, giysilerinin üzerinde oluşmuş yeni çilek lekelerine dokunarak, akrabalarına bakarak, titreyen ellerini süzerek, gözlerini boşluğa dikerek geniş bahçeni dörtbir yanına dağılmış, festivali yaşıyorlardı. Aralarından en dalgın görünen yarım düzine ihtiyarın başında, parlak kırmızı ve koyu mavi renkte... zorlama bir neşe havası veren... koni şeklinde parti şapkaları vardı. Mutfakta çalışan kadın görevliler, ellerinde büyük, siyah, plastik çöp torbalarıyla masaların arasında dolaşmaya başlamışlardı bile, çünkü en kısa zamanda tekrar içeri dönüp patates salatası, patates püresi, kremalı patates, haşlanmış fasulye, jöleli salata ve elbette daha çok çilekli turtadan oluşan mükellef akşam yemeği ziyafetini hazırlamaya başlamaları gerekiyordu.

Bu krallığın tartışılmaz, kalıtsal hükümdarı, mizacı genellikle çamurlu bir çukurda kısılıp kalmış bir kokarcayı andıran Chipper Maxton, son doksan dakikayı ortalıkta gülümseyerek dolaşıp el sıkışarak geçirmişti ve artık bu kadarı yetmişti bile. “Pete,” diye hırladı. “Neden bu kadar geciktin? Katlanan sandalyeleri yerlerine dizmeye başla, tamam mı? Sonra tüm bu insanların dinlenme salonuna geçmelerine yardımcı ol. Şu kahrolası pikniğe artık bir son verelim. İstikamet, dinlenme salonu.”

Pete yanından hızla uzaklaşırken Chipper ellerini iki kez, yüksek sesle çırptı ve iki yana açtığı kollarını kaldırdı. “Hey, millet,” diye bağırdı. “Tanrı’nın bu güzel olay için bize bahşettiği muhteşem havaya inanabiliyor musunuz? Harika bir gün, değil mi?”

Yarım düzine kadar zayıf ses onaylarcasına vızıldadı.

“Haydi, dostlar, bundan daha iyisini yapabilirsiniz, biliyorum! Bu şahane gün, geçirdiğimiz muhteşem zaman ve gönüllüler ile personelimizin harika yardımları ve destekleri için sesinizi duymak istiyorum!”

Çabalarına ödül olarak biraz daha canlı bir tezahürat duyuldu.

“Harika! Hey, biliyor musunuz? George Rathburn’un da söyleyeceği gibi, kör bir adam bile ne kadar iyi vakit geçirdiğimizi görebilir. Ben harika vakit geçiriyorum ve hepsi bu kadarla kalmayacak! Sizin için en iyi diskjokeyi bulduk; Big-Band Adamı, Senfonik Stan dinlenme salonunda büyük Çilek Festivali yemeğine dek sürecek olan muhteşem bir program hazırladı. Müziğe ve dansa doyacaksınız! Laf aramızda, adamı oldukça ucuza tuttuk, aman ha, sakın ona bunu söyleyeyim demeyin! Evet, dostlar ve aileler, yaşlı sevdiklerinizle vedalaşmanın zamanı geldi. Daha kendileri gibi yıllandıkça güzelleşen şarkılar eşliğinde dans pistini aşındıracaklar, ha ha! Burada, Maxton’da hepimiz kardeş sayılırız. Ben bile eskisi gibi genç değilim, ha ha, şanslı bir hanımefendiyle pistte birkaç dönüş yapabilirim yani.

“Evet, dostlar, dans ayakkabılarımızı giyme vakti geldi. Annenize babanı-büyükannenize ya da büyükbabanıza birer veda öpücüğü vermenin vakti ‘idi ve unutmadan, belki giderken yapılan masraflara katkıda bulunmak isterseniz, Willie’nin piyanosunun üzerinde duran kutuya beş dolar, on dolar, gönlünüzden ne koparsa bırakabilir, annenizin, babanızın gününü aydınlatmam maliyetini biraz olsun azaltabilirsiniz. Bunu onları sevdiğimiz için yapıyoruz ama bu sevginin yarısı size ait.”

Yaşlılara yönelik bir bakım merkezinde gerektiğinden fazla kalmak isteyecek insan sayısının çok çok az olduğunu bilen Chipper Maxton’un aksine biz, akrabaların bu kadar kısa süre içinde yaşlıları son kez sarılıp öperek bitkin düşmüş çocuklarını toparlayıp çimenlerin üzerinden park yerine doğru yürümeye başlamalarına şaşmıştık (Bu arada geçerken yanında Willie’nin piyanosunun üzerindeki kutuya para atmak için duraksayanların sayısı hiç de az değildi.

Akrabalar ayrılır ayrılmaz Pete Wexler ve Chipper Maxton tüm hünerleri ve ikna kabiliyetleriyle yaşlıları binaya doğru yönlendirmeye başladılar. Chipper, “Dans edişinizi izlemek için can attığımızı bilmiyor musunuz, Bayan Syverson?” gibi yumuşak söylemlere başvururken Pete daha kaba bir yaklaşımda bulunuyor, “Kımılda ahbap, haydi içeri,” gibi sözler sarf ediyordu ama iki adam da belli belirsiz ya da bariz iteklemelerle, dürtmelerle ihtiyarları dirseklerinden tutup çekerek, tekerlekli sandalyelerini iterek dans için hazırlanan dinlenme salonuna doğru koyun sürüsü gibi güttüler.

İçeride, Rebecca Vilas, içlerinden birkaçının kendi iyilikleri için biraz fazlaca hızlı hareket ettiği Maxton sakinlerinin salona doluşmasını izliyordu. Henry Leyden, uzunçalarlarla dolu kutuların arkasında kıpırdamadan duruyordu. Kıyafeti ışıldıyor, başı, pencerelerden süzülen ışığın önünde sadece karanlık bir siluet olarak seçiliyordu. Rebecca’nın göğüslerini dikizlemek için bu kez fazla meşgul olan Pete, bir eli Elmer Jesperson’ın dirseğinde olduğu halde içeri girdi ve onu salonun iki metre kadar içerisinde bıraktıktan sonra Elmer’ın en büyük düşmanı ve D12’deki komşusu Thorvald Thorvaldson’ın nerede olduğunu görmek için şöyle bir etrafına bakındı. Alice Weathers, kimsenin rehberliğine gerek duymadan salona girdi ve müziğin başlamasını bekleyerek ellerini çenesinin altında birleştirdi. Uzun boylu, sıska, yanakları içeri çökük, yalnız olduğu alanın merkezinde duran Charles Burnside, kapıdan içeri süzüldü ve aceleyle bir kenara çekildi. Cansız gözleri ifadesizce kendisininkileri bulduğunda Rebecca titredi. Rebecca’nın bir sonra göz göze geldiği kişi Flora Flostad’ın sandalyesini, içinde bir kasa portakal olan bir el arabasıymışçasına iten ve yüzündeki gülümsemeyle tam anlamıyla çelişen sabırsız bakışlarını genç kadına çevirmiş olan Chipper’dı. Zaman, para demekti, kesinlik öyleydi ama aynı zamanda para da paraydı, şu işi bir an önce sona erdirmek istiyordu, ilk grup, demişti Henry ona... salondakiler bahsettiği ilk grup muydu? Nasıl soracağını bilemeden kör adama doğru baktığında sorusunun cevabını hemen aldı. Henry o bakar bakmaz elini kaldırıp tamam işareti vermişti.

Rebecca pembe spotun düğmesine bastı ve hiçbir şeye tepki vermiyormuş gibi görünen birkaç yaşlı da dahil olmak üzere hemen hemen tüm salondan yumuşak bir aaah sesi yükseldi. Tamamen değişmiş bir Henry Leyden, ışıldayan takımı, gömleği, tozlukları ile, elinde sihirli bir şekilde belirivermiş gibi görünen otuz santim çaplı bir uzunçalar olduğu halde masanın arkasında yana doğru kaydı ve ayaklı mikrofona doğru eğildi. Dişleri parlıyor, düzgünce taranıp seki! verilmiş saçları ışıldıyor, büyülü güneş gözlüklerinin çerçevelerindeki safirler pırıltılar saçıyordu. Masanın arkasında yana doğru attığı tatlı, akıllıca adımla Henry dans ediyormuş gibi görünüyordu... ama o artık Henry değildi; George Rathburn’un bağıra bağıra söylemekten hoşlandığı gibi, alakası yok, dostum. Kıyafeti, tozlukları, geriye doğru taranmış saçları, gözlükleri, hatta muhteşem bir etki oluşturan pembe spot ışığı sadece birer sahne aksesuarıydı. Asıl sihir, Henry’de, o eşsiz yetenekteydi. George Rathburn iken tamamen George oluyordu. Aynısı, Wisconsin Faresi ve Henry Shake için de geçerliydi. Senfonik Stan’i dolaptan en son on sekiz ay önce Madison’daki bir gösteri için çıkarmış ve tüm izleyicileri büyülemişti. Kıyafet hâlâ üzerine tam oturuyordu ve doğruyu söylemek gerekirse Henry de kıyafete müthiş bir uyum gösteriyor, geçmişin hiç görmediği bir bölümüne aitmiş gibi hareket ediyor, kendine yakıştırıyordu.

Yana doğru uzattığı elinde döndürdüğü plak, katı, hareketsiz, siyah bir topa benziyordu.

Senfonik Stan programına daima “In the Mood’la”* başlardı. Bazı caz tutkunlarının aksine Glenn Miller’dan nefret etmiyordu, ama yıllar geçtikçe bu şarkıdan bıkmaya başlamıştı. Ama yine de şarkı her seferinde tam istediği etkiyi yaratırdı. Ayaklarının biri çukurda, diğeriyse meşhur muz kabuğunun üzerinde olan dinleyicilerini bile dans ettiriyordu. Ayrıca, Miller’ın askere alındığı zaman düzenleyicisi Billy May’e bahsettiği, “bu savaştan bir çeşit kahraman olarak çıkma” planını biliyordu ve hakkını vermek gerekirdi, sözünün eri çıkmıştı, değil mi?

Henry mikrofona uzandı ve elinde çevirdiği plağı, tereyağından kıl çeker gibi pikabın üzerine kaydırdı. Kalabalık, çıkardığı oooh sesi eşliğinde onu alkışladı.

“Hoş geldiniz, hoş geldiniz, dansı seven hanımlar ve beyler,” dedi Henry. Kelimeler, Boston’dan Catalina’ya dek birçok gece kulübü ve dans salonunda mikrofon başına geçmiş, 1938 veya 1939’dan gerçek bir yayıncının pürüzsüz, hafifçe yüksek sesine bürünerek hoparlörlerden salona yayıldı. Bu gece tanrılarının adeta balla sıvanmış boğazlarından dökülen sözler, hedeflerini daima tam on ikiden vururdu. “Söyleyin bana tatlı bayanlar ve hızlı beyler, ateşli bir dans akşamına Glenn Miller’dan daha iyi bir başlangıç düşünebiliyor musunuz? Haydi millet, sizden ortalığı inletecek bir eveett bekliyorum.”



Yüklə 2.7 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   11   12   13   14   15   16   17   18   ...   58




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin