Stephen King ve Peter Straub Cilt2 Kara Ev Kitaplar, uygarlığa yol gösteren ışıklardır



Yüklə 2.7 Mb.
səhifə14/58
tarix27.02.2016
ölçüsü2.7 Mb.
1   ...   10   11   12   13   14   15   16   17   ...   58

Fred belini ovalayarak tekrar yatak odasına döndü. Judy hâlâ yerinden kıpırdamamıştı ve Fred bir kez daha nefes aldığından emin olmak için endişeyle elini karısının göğsüne dayamak zorunda kalmıştı. Nefesi yavaş ama düzenliydi. Bu iyiydi. Yatağa, karısının yanına uzandı, kravatını gevşetmek için elini uzattığında yakasının açık olduğunu hissedince güldü. Ceketi de kravatı da Goltz’s’de kalmıştı. Eh, çılgınca bir gün olmuştu. Serin odada, ağrıyan belini rahatlatarak öylece yatmak iyi gelmişti. Şifoniyeri odanın diğer tarafına itmek hiç kolay olmamıştı ama yaptığına memnundu. Elbette uyuması söz konusu değildi, bunun için fazlasıyla üzgündü. Ayrıca gün ortasında uyumak hiçbir zaman adeti olmamıştı.

Fred böyle düşünerek uykuya daldı.

Yanında yatan Judy, uykusunda sayıklamaya başladı. Gorg... abbalah... Kızıl Kral. Ve bir kadın ismi...

Sophie.


6

FRENCH LANDING Polis Teşkilatı’nın telefonu çaldığı sırada, Bobby Dulac burnunda maden araştırmaları yapıyordu. Çıkardığı son defineyi ayakkabısının altına sürdükten sonra ahizeyi kaldırdı.

“Aloo, polis teşkilatı, ben Memur Dulac, nasıl yardımcı olabilirim?”

“Selam, Bobby. Ben Danny Tcheda.”

Bobby, içinde hafif bir huzursuzluk hissetti. Danny Tcheda... soyadı Ç/fa okunuyordu... French Landing’in tam gün çalışan on dört devriyesinden biriydi. Şu an görev başındaydı ve yönetmeliğe göre herhangi bir gelişme olduğunda, durumu merkeze telsizle bildirmesi gerekiyordu. Yönetmeliğe bu kez uymayışı, olayın Balıkçı ile ilgili olabileceğini gösteriyordu. Dale tüm devriyelere Balıkçı hakkında bir gelişme olduğu takdirde merkeze telefonla haber vermelerini emretmişti. Dışarıda, kulağı telsizde olan birçok insan vardı ki bunlardan biri, hiç şüphesiz Wendell “Baş Belası” Green’di.

“Danny, ne oldu?”

“Belki hiçbir şey, belki de pek hoş olmayan bir gelişme. Arabamın bagajında bir bisiklet ve ayakkabı teki var. Queen Caddesi’nde buldum. Maxton Bakım Merkezi’nin yakınında.”

Bobby masanın üzerindeki bloknotu kendine doğru çekerek not almaya başladı. Hissettiği hafif huzursuzluk, şiddetlenip midesinde düğüm düğüm olmaya başlamıştı.

“Bisiklette hasar yok, sapasağlam,” diye devam etti Danny. “Kaldırımda, destek ayağı üzerinde öylece duruyordu ama ayakkabıyla birleşince...”

“Evet, evet, söylemek istediğini anlıyorum, Danny, ama suç delili olma ihlalleri var. Bırak yerinden kıpırdatmayı, onlara dokunmamalıydın bile.” Tanrım ne olur bunlar suç delili olmasın, diye geçirdi aklından Bobby Dulac. Tanrım lütfen bir başka kurban daha olmasın.

Irma Freneau’nun annesi o gün Dale’i görmeye gelmişti. Çığlıklar ya da haykırışlar duyulmamıştı, ama dışarı çıktığında yanakları yaşlarla sırılsıklam olmuşu ve yüzü bir ceset gibi solgundu. Küçük kızın Balıkçı’nın kurbanı olup olmadığından hâlâ emin değillerdi ama...

“Bobby, yapmam gerekiyordu,” dedi Danny. “Tek başıma devriyedeydim ve durumu telsizle bildiremezdim, bir telefon bulmak zorundaydım. Bisikleti orada bıraksaydım bir başkası yerinden kıpırdatabilir ya da alıp götürebilirdi, kahretsin, çalınabilirdi. Güzel bir bisiklet, üç vitesli bir Schwinn. Oğlumun bisikletinden daha iyi olduğunu söyleyebilirim.”

“Mevkiin nedir?”

“35. karayolundan yukarı ilerliyorum, 7-Eleven’ın önündeyim. Bisikletin ve ayakkabının kaldırımın üzerinde bulunduğu noktaları tebeşirle işaretledim. Ellerimde eldivenler vardı ve ayakkabıyı bir kanıt torbasına koydum.” Danny’nin sesindeki endişe giderek artıyordu. Bobby kendini nasıl hissettiğini tahmin edebiliyor ve yapmak zorunda olduğu seçimler yüzünden onu anlayışla karşılıyordu. Tek başına devriyeye çıkmak berbattı, ama French Landing, zaten bütçenin elverdiği kadar memura... tam gün ve yarım gün görev alan... sahipti. Şu Balıkçı belası kontrolden çıkar da kasaba meclisi üyeleri polis teşkilatına ayrılan bütçeyi artırırlarsa iş değişirdi tabii.

Belki kontrolden çoktan çıktı, diye düşündü Bobby.

“Tamam, Danny. Tamam. Anlıyorum.” Dale’in anlayıp anlamaması tamamen ayrı bir mesele, diye geçirdi aklından.

Danny sesini alçalttı. “Kanıt zincirini bozduğumu kimsenin bilmesi gerekmiyor, değil mi? Yani eğer bu konu gündeme gelirse. Mahkemede falan.”

“Sanırım bu Dale’e bağlı.” Ah, Tanrım, diye düşündü Bobby. Başka bir sorunu hatırlamıştı. Bu telefonda yapılan bütün görüşmeler otomatik olarak kaydediliyordu. Bobby kayıt mekanizmasının arızalanmak üzere olduğuna karar verdi. Sadece birkaç saatlik bir arıza.

“Ve diğer sebebi bilmek istiyor musun?” diye sordu Danny. “Asıl sebebi? İnsanların onları görmesini istemedim. Bir bisikletin kaldırımda öylece durduğunu gördükten sonra bir sonuca varabilmek için lanet olası Sherlock Holmes olman şart değil. Ve insanlar, özellikle bu sabah gazetedeki o kahrolası, sorumsuz haber yüzünden panik sınırına tehlikeli bir şekilde yaklaşmış durumdalar. Maxton’dan aramak istemeyişimin sebebi de bu.”

“Telefonu kapatma, seni Dale’e bağlıyorum. Onunla konuşsan iyi olur.” Hattın ucundan Danny’nin mutsuz sesi duyuldu. “Oh, Tanrım.”

Dale Gilbertson’un ofisindeki bülten tahtasının üzeri, Amy St. Pierre ve Johnny Irkenham’ın büyütülmüş fotoğraflarıyla kaplanmıştı. Bir üçüncü kurbanın, Irma Freneau’nun fotoğraflarının eklenmesinden korkuyordu. Dale, masasında oturmuş, uzun Marlboro içiyordu. Vantilatörü açmıştı. Dumanı dağıtacağını umuyordu. Sigaraya tekrar başladığını bilse Sarah onu öldürürdü ama sevgili İsa, Dale’in bir şeye ihtiyacı vardı.

Tansy Freneau ile yaptığı görüşme kısa sürmüştü ama o kısa sürede bile acı ve kederin yoğun bulutları, içlerine işlemişti. Tansy Freneau, çok içerdi ve Sandy Bar’in müdavimlerinden biriydi. Görüşmeleri süresince etrafa öyle ağır bir kahve ve brendi kokusu yaymıştı ki, adeta gözeneklerinden fışkırıyordu (vantilatörü açmak için bir başka sebep). Tansy yarı sarhoştu ve Dale buna memnun olmuştu. Alkol, en azından sakin kalmasını sağlıyordu. Cansız gözlerine pırıltı katmamıştı, brendi ve kahve o işe yaramazdı ama sakindi. Ofisten ayrılmadan önce Dale’i şaşırtarak, “Yardım ettiğiniz için sağ olun, efendim,” bile demişti.

Tansy’nin eski kocası... Irma’nın babası... eyaletin diğer ucunda, Green Bay’de yaşıyor (Dale’in babası, “Green Bay, şeytanın kasabasıdır,” derdi, nedendir bilinmez), bir tamircide çalışıyor ve Tansy’ye bakılırsa End Zone ve Fifty-Yard Line gibi barlarda içkiye para akıtıyordu. O güne dek, Richard “Cubby” Freneau’nun kızını kaçırdığına inanmak... en azından ummak... için bazı sebepler vardı. Ama Green Bay Polis Teşkilatı’ndan gelen bir e-posta, bu ihtimali ortadan kaldırmıştı. Cubby Freneau, iki çocuklu bir kadınla yaşıyordu ve Irma’nın kaybolduğu gün hapisteydi. Hâlâ ortada bir ceset yoktu ve Tansy, Balıkçı’dan bir mektup almamıştı ama...

Kapı açıldı. Bobby Dulac başını içeri uzattı. Dale, sigarasını çöp tenekesinin iç duvarına bastırarak söndürdü, bu arada sıçrayan kıvılcımlar elini yakmıştı.

“Hey Tanrım, Bobby, kapı çalmak nedir bilmez misin?”

“Affedersin, şef.” Bobby’nin çöpten yükselen dumanlara yönelen bakışlarında ne şaşkınlık ne de ilgi vardı. “Danny Tcheda telefonda. Konuşsan iyi olur.”

“Konu neymiş?” Ama biliyordu. Başka bir konu olsa niçin telefon edecekti? Bobby sadece az önce söylediklerini şefine sempati duyarak tekrarladı, .Konuşsan iyi olur.”

Rebecca Vilas’ın gönderdiği araba, Henry’yi Maxton Bakım Merkezi’ne saat üç buçukta, Çilek Festivali! dansının başlaması gereken saatten doksan dakika önce getirdi, ihtiyarların iştahlarının dans pistinde biraz açılmasından sonra alışılmadık derecede geç bir saatte (yedi buçuk, Maxton’da akşam yemeği için çok geçti) yenecek yemek için o gün şerefine özellikle süslenen kafeteryaya geçmeleri düşünülüyordu. Yemekte, içenler için şarap bile olacaktı. Durumundan hiç hoşnut olmayan Pete Wexler, Rebecca Vilas tarafından diskjokeyin ıvır zıvırlarını (Pete, Henry’ye “kör plak-hoplatıcısı” diyordu) getirmesi için görevlendirilmişti. Söz konusu ıvır zıvırlar, iki (çok büyük) hoparlör, bir pikap (hafif ama taşınması sinir bozacak kadar, zor lanet olası bir alet), bir amplifikatör (çok ağır), çeşitli kablolar (hepsi karışmış, birbirine girmişti, ama bu, kör plak-hoplatıcısının sorunuydu) ve yaklaşık yüz yıl önce modası geçmiş dört kutu plaktan oluşuyordu. Galiba kör plak-hoplatıcısı CD, diye bir icadın varlığından habersizdi.

Pete’in taşıdığı son eşya, askılı bir elbise torbasıydı. Pete, fermuvarı açıp içine kaçamak bir göz atmış, kıyafetin beyaz olduğunu görmüştü.

“Oraya asın, lütfen,” dedi Henry ona giyinme odası olarak tahsis edilmiş malzeme odasını, tereddütsüzce, yönde en ufak bir hata olmaksızın işaret ederek.

‘Tamam,” dedi Pete. “Sakıncası yoksa, içinde ne olduğunu sorabilir miyim?”

Henry gülümsedi. Pete’in torbanın içine baktığını çok iyi biliyordu. Plastik torbanın hışırtısı, fermuvarın çekilme sesi, keskin kulaklarından kaçmamıştı. “Big-Band Adamı, dostum Senfonik Stan, o torbanın içinde, hayata getirilmeyi bekliyor.” ‘

“Ha, tamam,” dedi Pete, sorusuna cevap alıp almadığından emin değildi. Tek bildiği, plakların da lanet olası ampflikatör kadar ağır olduğuydu. Biri kör Plak-hoplatıcısına müzikte CD devrine geçildiğini hatırlatsa iyi olurdu.

“Siz bir soru sordunuz; ben de size sorabilir miyim?”

“Buyrun,” dedi Pete.

“Bu öğleden sonra Maxton Bakım Merkezi’ne polisler gelmiş,” dedi kör Plak-hoplatıcısı. “Şimdi yoklar ama geldiğimde buradaydılar. Gelişlerinin sebebi nedir? Bir soygun ya da yaşlılardan birine saldırı olmamıştır umarım?”

Pete, büyük, karton bir çileğin altında, neredeyse elle tutulur bir şaşkınlıkla, elinde giysi torbasıyla kör plak-hoplatıcısına bakarak olduğu yerde kala kaldı. “Polislerin burada olduğunu nereden bildiniz?”

Henry parmağıyla burnunun yan tarafına dokunarak başını yana eğdi. Kısık, gizemli bir fısıltıyla, “Burnuma üniforma kokusu geldi,” dedi.

Pete, aklı karışarak ona baktı, daha fazla sorgulayıp sorgulamamayı düşündükten sonra üzerine gitmemeye karar verdi. Malzeme-giyinme odasına doğru yürüyüşüne kaldığı yerden devam ederek, “Çok ketum davranıyorlar ama sanırım bir başka kayıp çocuğu araştırıyorlar,” dedi.

Henry’nin yüzündeki eğlenmekle karışık merak ifadesi yok oldu. “Ulu Tanrım.”

“Bir koşu gelip gittiler. Burada çocuk falan yok, bay... şey, Leyden miydi?”

“Evet,” diye doğruladı Henry.

“Maxton’da bir çocuk, zehirli sarmaşıklar arasında bir gül gibi göze çarpar, ne demek istediğimi anlamışsınızdır.”

Henry yaşlılar ve zehirli sarmaşık benzetmesine katılmamakla birlikte, Bay Wexler’in anlatmak istediğini çok iyi anlamıştı. “Neden buraya bak?...”

“Biri kaldırımda bir şey bulmuş galiba,” dedi Pete. Eliyle pencereyi işaret etti ama sonra kör adamın bunu göremeyeceğini hatırladı. Tüh, dedi içinden, Ebbie’nin de söyleyeceği gibi. Elini indirdi. “Eğer bir çocuk kaçırıldıysa, muhtemelen biri arabayla gelip içeri alıvermiştir. Buralarda çocuk kaçıran kimse yok, bundan emin olabilirsiniz.” Maxton’da kalan bir moruğun, bisiklete binecek kadar büyük bir çocuğu kaçırması fikri, Pete’i güldürdü. Çocuk muhtemelen pinpon ihtiyarı dizinin üzerinde çıt diye ikiye bölebilirdi.

“Evet,” dedi Henry ciddi bir ifadeyle. “Bu pek olası görünmüyor, değil mi?”

“Sanırım polisler her şeyi ince eleyip sık dokumak zorunda.” Duraksadı. “Bu benim uydurduğum bir söz.”

Henry, bazı kimseler için Alzheimer hastalığının bile bir gelişme sayılabileceğini düşünerek nazikçe gülümsedi. “Elbisemi astıktan sonra şöyle bir silkelemeniz mümkün mü acaba, Bay Wexler? Oluşmaya yüz tutmuş kırışıklıkları önlemek için?”

“Tamam. Torbadan da çıkarayım mı?”

“Teşekkürler, gerek yok.”

Pete malzeme odasına gitti, elbise torbasını astıktan sonra biraz salladı. Yüz tutmak, bu da ne demek oluyordu, Tanrı aşkına? Maxton’da bir kütüphane vardı; belki bu kelimeyi araştırmak için oraya bir göz atardı. Kelime haznenizi geliştirin, kârlı çıkın, deniyordu Reader’s Digest dergisinde. Gerçi Pete’in kârlı olma konusunda şüpheleri yok değildi.

Dinlenme salonuna geri döndüğünde kör plak-hoplatıcısının... Bay Leyden, Senfonik Stan, her ne haltsa işte... karışık kabloları sinir bozucu bir hünerle çabuklukla ayırıp uçlarını gerekli yerlere taktığını gördü.


Zavallı Fred Marshall korkunç bir rüya görüyordu. Rüya olduğunu bilmek, dehşetini azaltmalıydı ama nedense olmuyordu. Judy ile birlikte bir gölde, kayıktaydılar. Judy, dümendeydi. Balık tutuyorlardı. En azından Fred tutuyordu, Judy sadece dümeni idare ediyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu, bomboştu. Cildi, balmumunu andırıyordu. Gözlerinde şok vardı. Fred giderek artan bir umutsuzlukla ona ulaşmaya, sohbet etmeye çabalıyor, birbiri ardına çeşitli konular açıyordu. Ama hiçbiri işe yaramıyordu. O şartlar altında uygun sayılabilecek bir benzetmeyle, atılan hiçbir yemi yutmadan tükürüyordu. Fred, Judy’nin bakışlarının, kayığın tabanında, aralarında duran balık kutusuna odaklandığını gördü. Kutudan kayığın tabanına kan sızıyordu.

Bir şey değil, sadece balık kanı, diyerek onu yatıştırmaya çalıştı ama Judy tepki vermedi. Aslında söylediğinden Fred de tam emin değildi. Emin olmak için kutunun içine bakmaya niyetlenmişti ki oltası şiddetle sarsıldı... refleksleri güçlü olmasaydı, oltanın elinden fırlaması işten bile değildi. Büyük bir balık yakalamış olmalıydı!

Fred, oltanın makarasını sarmaya başladı ama her santimetre için ayrı bir çaba sarf etmesi gerekiyordu. Sonunda kayığın yanına kadar çekmişti ki ağının olmadığını fark etti. Boş ver, dedi kendi kendine, çek gitsin. Oltayı, misinanın kopması riskini göze alarak sertçe geriye doğru savurdu ve ucundaki balık- hayatında gördüğü en kocaman lanet alabalık... sudan çıkıp havada geniş, parlak bir yay çizdi. Kayığın içine (tam kan sızdıran kutunun yanına) düşerek çırpınmaya başladı. Aynı zamanda mide bulandıran boğulma sesleri çıkarıyordu. Fred daha önce bir balığın öyle sesler çıkardığını hiç duymamıştı. Öne doğru eğilip baktığında, alabalığın Ty’ın yüzüne sahip olduğunu görerek dehşete kapıldı. Oğlu bir şekilde yarı-alabalık olmuştu ve kayığın tabanında can çekişiyordu. Boğulmak üzereydi.

Fred hâlâ vakit varken oltanın iğnesini çıkarıp göle geri atmak amaçlı onu yakaladı, ama korkunç sesler çıkaran şey geride parlak, yapışkan pulu bırakarak parmaklarının arasından kaydı. İğneyi çıkarmak her şekilde çok zor olacaktı. Balık-Ty, iğnenin tamamını yutmuştu ve tırtıklı ucu, insan yüzünün kaybolmaya başladığı yerdeki solungaçtan dışarı fırlamıştı... Ty’ın çıkardığı sesler gittikçe yükseliyor, sertleşiyor, şiddetleniyor, daha korkunç...

Fred, boğulmak üzere olan kendisiymiş gibi hissederek hafif bir çığlıkla doğruldu. Bir an için nerede ve hangi zamanda olduğunu hatırlayamadı. uğursuzluk girdabında kaybolduğu söylenebilirdi... sonra yatak odasında Judy ile paylaştıkları yatakta olduğunu anladı.

İçerisinin loş olduğunu, güneşin evin diğer tarafına geçtiğini fark etti. Tanrım, diye düşündü, ne kadar süredir uyuyorum? Nasıl yapabil...

Oh, bir şey daha vardı: o korkunç boğulma sesi onu rüyasından gerçeğe takip etmişti. Üstelik çok daha yüksekti. Judy’yi uyandıracak, korkutaca...

Ama Judy yatakta değildi.

“Jude? Judy?”

Judy odanın köşesinde oturuyordu. Gözleri, tıpkı rüyasındaki gibi irileşmiş ve boş boş bakıyordu. Ağzında, buruşturulup top haline getirilmiş bir parça kâğıt vardı. Boğazı korkunç bir şekilde şişmişti. Fazla doldurulmuş, ateşin üzerinde kızartılan, patlamak üzere bir sosise benziyordu.

Kâğıt topakları, diye düşündü Fred. Tanrım, boğulmak üzere.

Fred yatağın üzerinde yuvarlandı ve parende atan bir jimnastikçi gibi dizlerinin üzerine düştü. Hemen Judy’nin yanına vardı. Karısı onu uzak tutmak için hiçbir hareket yapmadı. Bu da kâr sayılırdı. Ve boğulmak üzere olmasına rağmen Judy’nin gözleri hâlâ ifadesizdi. İkisi de kocaman birer sıfırdı.

Fred, kâğıt topağını karısının ağzından çekip aldı. Arkasında bir tane daha vardı. Sağ elinin iki parmağını Judy’nin ağzına sokarak (bir yandan da lütfen beni ısırma, Judy, lütfen yapma, diye içinden yakarıyordu) ikinci topağı da tutup çıkardı. Bunun arkasında, ağzının gerisinde bir tane daha vardı. Buruşturulmuş olmasına rağmen Fred, kâğıdın üzerindeki HARİKA BİR FİKİR yazısını gördü ve karısının ne yutmaya çalıştığını anladı: Ty’ın ona doğum gününde hediye ettiği bloknottan sayfalar.

Judy hâlâ nefes alamıyordu. Teninin rengi maviye dönmüştü.

Fred onu kollarından yakalayarak ayağa kaldırdı. Judy kolayca olduğu yerden kalkmıştı ama Fred onu bırakınca dizleri yine bükülüverdi. Bir bez bebek gibiydi. Hâlâ nefes almaya çalışarak sesler çıkarıyordu. Sosis boğazı...

“Yardım et bana, Judy! Yardım et, seni kaltak!”

Ağzından çıkanların farkında değildi. Judy’yi sertçe sarstı... rüyasında çektiği gibi... ve parmakları üzerine yükselmiş bir balerinmişçesine çevirdi, sonra sırtını göğsüne, kalçasını kendisininkine dayayarak ona arkadan sarıldı ve ellerini sıkıca göğüslerinin altında kavuşturdu. Karısı boğulmak üzere olmasaydı bu pozisyonu fazlasıyla seksi bulabilirdi.

Başparmağını bir otostopçu gibi göğüslerinin arasında kaldırdı, sonra sihirli kelimeyi söyleyerek karısını sertçe kendine ve biraz da yukarı doğru çekti. Sihirli kelime Heimlich idi ve işe yaramıştı. Judy’nin ağzından iki kâğıt topağı daha fırladı ve onları miktarı safradan biraz daha fazla olan kusmuk izledi... Judy son on iki saatte sadece üç fincan kahve içmiş ve bir tane de böğürtlenli çörek yemişti.

Yutkundu, iki kere öksürdü ve nefesi normal sayılabilecek bir düzene döndü.

Fred onu yatağa yatırdı... daha doğrusu, yatağa düşürdü. Beline keskin kramplar giriyordu ve bu hiç şaşırtıcı sayılmazdı; önce Ty’ın şifoniyeri, sonra da bu.

“Eee, ne yaptığını sanıyordun?” diye sesini yükselterek sordu. “Tanrı aşkına, ne yaptığını sanıyordun, Judy?”

Bir elini vuracakmış gibi Judy’nin suratına doğru kaldırmış olduğunu fark etti. Bir parçası, ona vurmayı gerçekten istiyordu. Onu seviyordu ama o an, aynı zamanda ona karşı nefret duyuyordu. Evli oldukları yıllar boyunca ara ara aklına pek çok kötü olasılık gelmişti... Judy’nin kansere yakalanması, bir kazada felç olması, onu aldatıp boşanmak istemesi gibi... ama bunların olacağını hiç düşünmemişti.

“Ne yaptığını sanıyordun?”

Judy ona korkusuz gözlerle baktı... işin kötüsü o gözlerde sadece korku değil, hiçbir şey yoktu. Cansız gözlerdi. Kocası havaya kaldırdığı elini indirdi. Elimi keserim, yine de sana vuramam. Sana çok kızmış olabilirim, ki öyleyim zaten ama sana vuracağıma elimi keserim.

Judy yatakta yüzüstü döndü, saçları, başının etrafında çarşafın üzerine bir taç misali dağılmıştı.

“Judy?”


Ne bir karşılık, ne de bir kıpırtı. Orada öylece yatıyordu.

Fred bir süre ona baktıktan sonra boğazına tıkarak kendini boğmaya çalıştığı kâğıt topaklarından birini alarak açtı. Üzeri birbirine girmiş kelimelerle kaplıydı. Gorg, abbalah, eeleelee, munshun, bas, lum, opopanaks; bunlar Fred’e hiçbir anlam ifade etmiyordu. Diğerleri... didinmek, kıç silici, kara, kule, Chicago ve Ty... tanıdığı ama içeriğini anlayamadığı kelimelerdi. Bir sayfanın kenarında PRENS ALBERT BİR KONSERVE KUTUSUNA GİRMİŞSE ONU NASIL GERİ ÇIKARACAKSINIZ, yazıyordu. Bir diğerinin üzeri, art arda yazılmış aynı kelimelerle kaplanmıştı: KARA EV KIZIL KRAL KARA EV KIZIL KRAL KARA.

Vaktini bunlara bakmakla harcamaya niyetliysen sen de kafayı en az onun kadar sıyırmışsın demektir, diye düşündü Fred. Kaybedecek zamanın yok...

Zaman.


Yatağın başucundaki saate baktı ve gözlerine inanamadı: 16:17. Bu mümkün müydü? Kolundaki saate baktı ve öyle olduğunu gördü.

Aptalca olduğunu bilerek, derin bir uykuda bile olsa oğlunun eve gelişini duyacağını bilerek hissiz, bir anda sanki tonlarca ağırlaşmış gibi olan bacaklarla odanın kapısına yöneldi. “Ty!” diye bağırdı. “Hey, Ty! TYLER!”

Hiç gelmeyecek cevabı beklerken hayatındaki her şeyin, muhtemelen sonsuza dek, değişmiş olduğu gerçeğinin farkına yardı. İnsanlar size bunun olabileceğini söylerdi... göz açıp kapayana dek, derlerdi, neye uğradığını anlamadan, derlerdi... ama söylediklerine kulak aşmazdınız. Ve sonra aklınıza gelmeyen, başınıza gelirdi.

Ty’ın odasına gitse? Kontrol etmek için? Emin olmak için?

Ty odasında değildi... Fred bunu. hissediyordu... yine de odasına gidip baktı. Beklediği gibi, Ty odasında yoktu. Şifoniyerin yerinin değişmesi, odanın genel havasını da garip bir şekilde değiştirmişti. Çarpıtılmış, neredeyse uğursuz bir görüntüsü vardı.

Judy. Onu yalnız bıraktın, seni geri zekâlı. Yine kâğıt çiğnemeye kalkmış olabilir, zekidir onlar, deliler zekidir...

Telaşla yatak odasına döndü ve Judy’yi bıraktığı gibi, saçları başının etrafına dağılmış, yüzüstü kıpırdamadan yatar bulunca rahat bir nefes aldı. Kayıp oğlu için duyduğu endişe, karısı için duyduğu endişeyi geri planda bırakmıştı.

En geç saat dörtte evde olur... kesinlikle gecikmez. Böyle düşünmüştü ama saat dördü geçmişti bile ve Ty hâlâ ortada yoktu. İnancı boşa çıkmıştı. Yatağa yöneldi ve karısının açılmış sağ bacağının hemen yanına oturdu. Telefonu kaldırıp bir numara tuşladı. Kolay bir numaraydı. Sadece üç haneliydi.

“Aloo,’ Polis Teşkilatı, ben Memur Dulac, 911’i aradınız, acil bir durum mu var?”

“Memur Dulac, ben Fred Marshall. Hâlâ oradaysa Dale ile görüşmek istiyorum.” Fred Dale’i orada bulabileceğinden neredeyse emindi. Çoğu akşam geç saatlere dek çalışıyordu. Özellikle de cinayetler...

O konuyu aklından uzaklaştırmaya çalıştı ama beyni, Balıkçı ismiyle zonkluyor, kafasındaki çığlıklar giderek yükseliyordu.

“Bay Marshall, Dale burada ama şu an bir toplantının tam ortasında. Üzgünüm ama telefon...”

“Beni ona bağla.”

“Bay Marshall, söylediklerimi iyi duyamadınız sanırım. Wisconsin Eyalet Polisi’nden iki, FBI’dan bir kişi şu an toplantıdalar. Eğer notunuzu bana iletir...”

Fred gözlerini kapattı, ilginçti, değil mi? Hem de çok ilginçti. 911’i aramıştı ama hattın diğer ucundaki salak bunu unutmuşa benziyordu. Neden? Çünkü tanıdığı biri arıyordu. Arayan sevgili eski dost, iki yıl önce Deere marka bir bahçe traktörü satın aldığı Fred Marshall’dı. 911 ‘i tuşlamış olmalıydı, çünkü normal numarayı unutmuş, kalkıp bakmaya da üşenmişti. Çünkü, Bobby’nin tanıdığı hiç kimsenin acil yardıma ihtiyacı olmazdı.

Fred daha o sabah kendisinin de benzer bir fikre kapılmış olduğunu hatırladı... o bir başka Fred Marshall’dı, Balıkçı’nın oğlunun kılına bile dokunamayacağını sanan bir sersemdi. Balıkçı? Fred Marshall’ın oğluna dokunacaktı, öyle mi?

Ty gitti. Gorg onu büyüledi ve abbalah onu aldı.

“Alo? Bay Marshall? Fred? Orada mı...”

“Dinle beni,” dedi Fred. Gözleri hâlâ kapalıydı. Goltz’s’de olsaydı şimdiye kadar çoktan karşısındaki adama Bobby diye hitap etmeye başlamıştı ama Goltz’s daha önce ona hiç bu kadar uzak görünmemişti; Goltz’s Opopanaks galaksisinde, Abbalah gezegenindeydi. “Kulağını aç ve beni dikkatle dinle. Hatta gerekiyorsa bir yere yaz. Karım aklını kaçırdı ve oğlum kayıp. Anlayabilen mi? Karım delirdi. Oğlum kayıp. Şimdi beni şefine bağla!”

Ama Bobby Dulac söyleneni yapmadı, en azından hemen değil. Kendi kendine bir sonuca varmıştı. Daha diplomatik bir polis memuru (örneğin işbaşında olduğu günlerde Jack Sawyer) vardığı sonucu kendisine saklardı ama Bobby bunu yapmadı. Büyük bir balık yakalamıştı.

“Bay Marshall? Fred? Oğlunuzun bisikletinin markası Schwinn miydi? Üç vitesli, kırmızı bir Schwinn? Üzerinde, şey... BIG MAC yazan bir de ufak plakası var mıydı?”

Fred cevap veremedi. Uzun ve dehşet yüklü dakikalar boyunca nefes bile alamadı. Beynindeki zonklamanın şiddeti artmış, kulakları uğuldamaya başlamıştı.

Gorg onu büyüledi... abbalah onu aldı.

Sonunda, kendini boğacakmış gibi olduğu anda, göğsündeki kilit çözüldü ve hırıltılı, derin bir nefes aldı. “BENİ ŞEF GILBERTSON’A BAĞLA! HEMEN ŞİMDİ, SENİ OROSPU ÇOCUĞU!”

Avazı çıktığı kadar bağırdığı halde hemen yanı başında yüzüstü yatan kadının kılı bile kıpırdamamıştı. Telefondan bir klik sesi duyuldu. Fred’i beklemeye almışlardı. Uzun süre beklemedi. Ama beklediği süre, oğlunun odasının duvarındaki tırmalanmış, çıplak bölgenin, karısının şişmiş boğazının ve rüyasındaki, dibinden kan sızan kutunun gözlerinin önünde canlanması için yeterli olmuştu. Beline şiddetli bir sancı saplanınca Fred acıyı memnuniyetle karşıladı. Gerçek dünyadan bir telgraf almak gibiydi.



Yüklə 2.7 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   10   11   12   13   14   15   16   17   ...   58




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin