İstanbul üNİversitesi sosyal biLİmler enstiTÜSÜ radyo tv anabiLİm dali




Yüklə 0.82 Mb.
səhifə3/9
tarix25.04.2016
ölçüsü0.82 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9

AYTMATOV’UN ESERLERİ, ESERLERİNDEKİ ORTAK TEMALAR

VE EDEBİ ANLAYIŞINDA MEYDANA GELEN DEĞİŞMELER
Yüzyüze, asker kaçakları üzerine yazılan ilk hikaye değildir. İsmail, bir yük trenine biner ve bir yerde iner. Ve hayat hikayesi başlar. Yazar edebiyat bilimi ve kritikle ilgili düşüncelerini açıklarken, Yüzyüze’yi kaleme aldığı yıllarda edebi ve hayat tecrübesinin bulunmadığını itiraf eder. Eserdeki bazı bölümlerin Rasputin’in “Yaşa ve Unutma” adlı eseriyle benzerlik gösterdiğini belirtir(62). Bunun farkına edebiyat bilimi sayesinde vardığını, eleştirinin bu konuyu aydınlattığını söyler. Konuyu bugün başka şekilde düşündüğünü belirtir(63).
Toprak Ana adlı eserde askerden kaçan Cenşenkul ile İsmail’in davranışlarında benzerlikler vardır. İsmail’i, Seyide, yetimin rızkına elini uzatınca kendi iradesiyle teslim eder. Cenşenkul ise atları, tohumları çalıp gözden kaybolur. Savaş sonrası yakalanır, Tolganay’ın şahitliğiyle tutuklanır. Karısı Tolganay’a kırıcı sözler söyler, gelinine dil uzatır, beddua eder. Ne yapmış olursa olsun, onun kocası, çocuklarının babasıdır Cenşenkul. Sonra köylüler biraz para verip karısını köyden yollarlar. Onlar da haklıdır. Yoksa o gözlerinin önünde canlı bir savaş acısı olarak kalacaktı. Toprak Ana adlı eserin bir köşesine sıkışıveren Cenşenkul ve karısının hikayesi, acının başka bir yüzünü gösterir(64).

Yüzyüze 1957 yılında Oktabr (Ekim) adlı aylık edebiyat dergisinde yayınlandı. Yazara yeni bir yolun açılışıydı bu(65). Yazar Yüzyüze’yi yazdığında, anlattığı olay ve karakterlerden dolayı, eserin Kırgız halkına karşı yazılmış gibi bir intiba bıraktığını, bunun anlaşılmaz bir davranış olduğunu belirtiyor. Eserde bir asker kaçağının anlatılıyor olması, onun karakterize edilmesi onları rahatsız etmişti. Savaşın değiştirmediği insan yok gibiydi. Yazar sadece üzücü bir kesiti dile getirdi(66).


62 – Plavius, s.60-61.

63 – A.g.e. 6 s.61 ve Kholkow s.127.

64 – C.A. Toprak Ana, Yeni Dünya Yay., İst., 1980 s.66,67,99,100.

65 – C.A, A Responsibility to the Future, s.14.

66 – C.A. Snow on Manas Mountain, The T. To Speak Out, s.31.

29
Savaş temasını çok işleyen yazarın, belki en stratejik eserlerinden biri Yüzyüze’dir. Savaş öncesi yıllarda, İsmail ile topu topu altı aylık evliliklerinde her şeyiyle geleneksel çizgiye sahip Seyde’nin çöküşü veya yükselişi aslında esas temamız. Çalışkan, evine bağlı, dürüst İsmail’in yetimin rızkına uzanan eli, uğradığı karakter kaybı. Yüzyüze’nin trajedisi en çok bu iki yüzde kendini gösterir.
Sedye kocasına sevdiğini bile söyleyemeyecek kadar utangaç bir mizaca sahiptir(67). Kocasıyla vedalaşırken onun boynuna sarılıp uzun uzun öpmediği için üzgündür. Kocası kaçıp geldiğinde ona önce “Kaynanamın oğlu” diyecek kadar geleneklere bağlıdır. Sonradan “İsmailim” diyebilir(68). Savaş ağırlığını hissettirir. Onun da dünyası alt üst olmuştur. Kocasının öldüğü kendisinden gizlenen üç çocuğuyla dul kalan komşusu Totoy’un ineğini çalıp kesince, kocasını askerlere kendisi teslim eder. Güçlü sinirleri vardır. Duygularının yerini iradesi, inanılması zor bir güç almıştır.

Louis Aragon’un Fransız okurlara “Dünyanın en güzel aşk hikayesi” olarak lanse ettiği Cemile, Yazarın Sovyet cumhuriyetleri dışında, gerçek anlamda dünyaya ilk açılışıdır. Yazardünya edebiyatındaki tartışılmaz yerini Cemile ile kazanır.

Eserde kahramanlar yazarın dilini konuşurlar (Yazarın istediği gibi anlamında). Diğer romanları için de söz konusudur bu. Cemile, Cemile’den beklendiği gibi konuşur ve davranır. Danyar için de aynı şeyi söylemek mümkün(69).

Eserde, arka planda bir kolhozun, üretim bölümünün detaylı olarak anlatıldığını görürüz. Bu Cemile ve Danyar orada çalıştıkları için değil, gerektiği, amaç olduğu ,ç,n bu haliyle verilir. Kahramanlar da sağlam bir platforma yerleşirler. İnsanın, çevreyle bağlı, ilişkisi çok iyi verilir.

Birçok eserde rastladığımız tabiat tasvirlerinin en güzel örnekleriyle de karşılaşırız.

67 – C.A. Yüzyüze, Cem Yay., İst., 1982, s.75-81.

68 – A.g.e.s. 76.

69 – A.Sadykow, Zweisprachigkeit und Fragen des Naionalen Kolorits bei Aitmatow, Kunts und Literatur, 1973, Nr.: II, s. 1072-1076.


30
Danyar’ın bir ağustos gecesi söylediği Kırgız türküsü, muhteva itibarıyle önemli bir tabiat tasviri örneğidir. Ülkesinin güzelliği, halkının hayatı, çevrenin güzellikleri dile getirilir. Kırgız dağları, Kazakistan’a kadar uzanan steplerin türküsüdür. Romanın ilk adı da Melodi’dir(70). Türkiye Türkçesi çevirilerinden biri de Bir Yaz Türküsü adını taşır(71).

Danyar’ın türküsünde kolayca anlatılamayan, ama hissedilen, insanı saran, sürükleyen bir melodi vardır(72). Tasvir, onunla en yüksek noktasına çıkar. Bu bölümde kelimelerin tekrarlanışı, gözümüzde canlanan manzarayı kesintisiz izlememizi sağlar.


Aytmatov’da manzaranın, tabiat tasvirinin bir ideal olduğunu, duygusal bir fonksiyon yüklendiğini söyleyebiliriz. Çünki bunun Kırgızların günlük hayatında da büyük yeri vardır. Tabiatla hayvanlarla iç içe bir hayat yaşarlar.

Cemile’de yazar birçok eserinde de olduğu gibi, savaşın cephedeki bölümünü değil, etkilerini, daralan dünyalarını, sıkışan insanları, insanlıklarını koruma mücadelelerini anlatır. Kısacası cephe gerisi. Yazar savaşı anlatmanın bir sürü yolu olduğunu, en verimli, en çok ilgi çeken yaklaşımın bu olduğunu düşündüğünü söylüyor. Başka tarzların da pekala seçilebileceğini belirtiyor(73).

Yerel meselelerin aslında “evrensel”olduğunu Cemile, bütün dünyaya ispat etti. Cemile ve Danyar’ın dünyalarını çevrildiği her dildeki okuyucu kolayca kavradı. Eser Kuzeybatı Kırgızistan’daki küçük Şeker köyünden, dünyaya uzanan bir köprü oldu.

70 – A.g.e.s.1075, Bkz., ayrıca, The price is Live, T.Time to.. s.136.

71 – C.A., Bir Yaz Türküsü, Çev: Ü.Tamer, Varlık Yay., İst., 1975.

72 – C.A., Cemile, Cem Yay., Çev: M.Özgül, İst., 1982.

73 – W.Lewthcenko, “Tschingiz Aitmatow”, Kunst und Literatur Nr. 2, Leipzig, 1977, s.129.

74 – A.g.e.s. 130.

31

Cemile’nin askerdeki kocasını bırakıp Danyar ile kaçması, İncil’den bir hikayeye benzetiliyor. Yazar, eseri yazarken, tabii ki bunları düşünmediğini, ama bu bakış açılarının, yorumların kendisine çok enteresan geldiğini söylüyor(75).



Yüzyüze’de asker kaçağı kocasına sabırla yardım eden, onu koruyan ama harama el uzatınca onu ihbar eden Seyde’nin hikayesini anlatıyordu. Cemile’de ise kocasını bırakıp gitme hadisesi, sadakatsizlik gibi görünmüyor bize. Cemile bu davranışıyla, kendine, aşkına, Danyar’a saygısını gösteriyor. İstediği kocasını terk etmek değil.

Aytmatov’un, ressam olarak (Anlatıcı durumunda) yerini aldığı romanda, çoğu yerde ressam gözüyle çizilmiş, insan ve tabiat tasviriyle karşılaşırız. Kimi bölümler de detaylı bir senaryoyu andırır “ …….. Danyar az sonra yattığı yerden doğrularak ırmağa doğru yürüdü. Biraz ilerledikten sonra yolun tepesinde durdu, ellerini arkasına bağlayıp başını bir omzuna eğerek put gibi kaldı. …….. yumuşak ay ışığında uzun boyuyla tahtadan oyulmuş bir heykel gibi görünüyordu. Gece sakinleştikçe belirginleşen su şırıltısını dinliyordu anlaşılan ….”(76).

Bu muhteşem tablolar, yazarın görüp yaşamadan öylesine yazıverdiği satırlar değildir. Çocukluğundan, ilk gençliğinden süzüp çıkardığı, bizzat yaşadığı kendi dünyasından gelmektedir.
Yazar yine çoğu zaman olduğu gibi hikayesinin sonucunu saklamıyor bizden. Her şeyi bildiğimiz veya tahmin ettiğimiz halde Cemile’yle, Danyar’la, Kiçi-bala ile sürüklenip gidiyoruz. Hiçbir zaman yazar bizim kahramanlarıyla özdeşleşmemizi istemiyor. Ama onlara katılmamızı, her şeyi görmemizi de sağlıyor.

Aytmatov’un felsefi derinlik taşıyan Deve Gözü adlı eseri Eski Doğu Almanya’da ders kitabı olarak okutuluyordu(77). İnsanın ideallerine ulaşmak için verdiği mücadeleyi anlatan eserin neden ders kitabı olarak tercih edildiğini anlamak güç değil. “İdeal insan”ın mücadelesi veriliyordu Doğu Bloku’nda.

75 – A.g.e., s.140.

76 – Cemile, s.140.

77 – C.A. Much Depends on You, T.Time T.Speak Out, s.51.
32
Kimse inanmış, inanmamış bu o kadar önemli değildi. Ayrıca eserde ideal insan öyle kuru özellikleriyle değil, inandırıcı, iç hesaplaşmalarla dolu olduğu kadar, görünür dış mücadelelerle de sağlam bir tabana oturtulmuştu.
Başarıya giden yolun kolay olmadığını görüyoruz. Kemal onları böylesine körükörüne inandıran tarih öğretmenleri Aldiyarov’uda eleştirir/78). Kendini, zayıflığını, aptallığını da ihmal etmez. İlk geldiğinde sisteme de tepki gösterir. Yeri gelince eleştirilerini tekrarlar. Fakat bütün bunların onu yıldırmadığını, her düşüşünde ayağa kalktığını, hatta ayrılmaya karar verişinde bile tekrar mücadele etmeye karar verebilecek kadar aklı selim sahibi olduğunu görürüz.

Abekir’in tavırları, birbirleriyle olan çatışmaları, Kemal’in kendince şartları eşitlemesiyle açıkça savaşa dönüşür. Yeni durumla birlikte, Abekir’in de değişmeye başladığını, ama fırsat kollamaya da devam ettiğini görürüz. Abekir işini gerçekten iyi bilen, yanlışsız yapan bir insandır ama başkalarına saygısı, inancı yoktur. Kemal ise işi bilmez ama direnir. Her tökezleyişinde toparlanır, yeni bir güçle ayağa kalkar. Abekir’den iğrenmesine rağmen ona olan hayranlığını da gizleyemez.

Abekir onu nihayet “resmen” tanır. Bu durumda Kemal’in su kaynağının başında tanıştıkları çoban kızla ilişkisinin de tesiri vardır. Abekir aslında onunla ilişkilerini yumuşatarak, canına daha kolay okuyacağını hissetmiştir. Kemal’in topraktan çıkardığı altın parçasını ele geçirebilmek için, ona traktör kullanmayı bile öğretir. Kimseyi yanına bile yaklaştırmayan birinin bu davranışı hayli şaşırtıcıdır(79). Aslında ne olduğunu gösterir bu sayede. Ne Kemal’in elinden almayı tasarladığı çoban kız ne de evlenme vaadiyle peşine takıp sürüklediği hayat arkadaşı umrunda değildir. Kendisinden başkasını düşünmeyecek kadar “zayıf” ve “aciz” bir insandır(80).

Teknik açıdan bakıldığında Abekir’in Her ne şekilde olursa olsun Kemal’e traktör kullanmayı öğretmesi fiktif yapı açısından çok başarılı bir kurgulama.


78 – C.A. Devegözü, Cem Yay., Çev.: M.Özgül, İst., 1990, s.226.

79 – A.g.e.s. 258.

80 – A.g.e.s.247.

33

Eserin seyrine dikkat edildiğinde Abekir’in gidişiyle herşey altüst olabilirdi. Bu “teknik” manevrayla işlerin daha iyi yürüyeceği, rayına oturacağı duygusu, hem kahramanlar, hem de okuyucuya çok başarılı bir şekilde hissettiriliyor(81).



İlk Öğretmenim’i, yazar Kırgız Türkçesiyle yazmış, A.Dmitriewa ile birlikte Rusçaya çevirmişler(82). A.Sadıkov, yazarın iki dilliliği ve eserlerindeki renklilik üzerine yaptığı çalışmada Altınay’ın okuldan alınıp götürülüşünü, Duyşen’in çırpınışını, eserden bir bölüm alarak anlatır(83). Burada gözümüzde canlandırılan tabloda, kendimizi orada hissederiz. Biz de Altınay ve Duyşen kadar, diğer köşeye sıkışmış çocuklar kadar kendimizi zavallı hissederiz(84). Kahramanlarla bütünleşmeyiz ama onların acılarına katılırız.

Duyşen de, Altınay da gerçekten yaşamış, Aytmatov’un bizzat tanıdığı, hayatlarına şahit olduğu insanlardır. Bugün Altınay, Frunze (Pişgeg)’de görevli bir profesör(85).


Duyşen, genelde öğretmenlik duygusunun, bu saygıdeğer mesleğin temsilcisidir. Karşılıksız vermeyi ve sevmeyi bilen, ezilip itildikçe, yeniden toparlanan bir insanı canlandırır. Duygularını gizlemeye çalışır. Aşırı duygusallığının göstergesidir bu. Doğruluğuna inandığı şeyleri korkmadan, bir yolunu bulup yapmaya çalışır. İnandıklarından vazgeçmez.

İlk Öğretmenim’in anlatıcısı durumunda olan ressamla, Cemile’de de karşılaşırız. Duygu yoğunluğu, tasvir ve detaylarda bir ressam duyarlığı görürüz. Herşey resim gibi çizilir. İki ressam da yazardır tabii. Gazeteci olarak da Selvi Boylum Al Yazmalım’da yazarı görürüz. Cemile ve İlk Öğretmenim’in ressamlarının tasvirleri de benzerlik arzeder. Yalnız biri kendi başından geçenleri, diğeri bir mektubu bize aktarır.

Cemile’de gizli kalan aşkı, ressamımızın Cemile’ye karşı hissettikleri oluşturur.

81 – A.g.e.s. 228, 229, 255.

82 – Sadykov, Zweisprachigkeit und Fragen…, Kunst und Lit. Nr. 11,1973,1072.

83 – A.g.e.s. 1076.

84 – İlk Öğretmenim, Cem Yay., İst., 1982, s.50.

85 – Gutschke, s.8.

34
İlk Öğretmenim’de ise Altınay’ın, kendi iyiliği için Duyşen tarafından anlamazlıktan gelinen aşkıdır. İkisi de kendisinden büyük insanlara yöneliktir. Açığa çıkmaları ters karşılanacaktır. Platonik kalmaları okuyucuyu daha çok etkiler. Bunu yazar ister. Aytmatov’un eserleri yazarla eseri birbirinden ayırabileceğimiz çalışmalar değildir.

Duyşen’in tavırlarındaki samimiyet, Lenin’e inanan, ölümüne üzülen, yolunda gitmeye çabalayan ruh dünyası, esere, yazarın da samimiyetiyle çok iyi yerleştirilir. Bir yönlendirme, propaganda materyelinden sözedilebilirse de sadece bunun için yazıldığını söyleyemeyiz. Eserin ülkemizde ilk yayınlandığı yıllarda bu yanıltıcı yorumlar yapılıyordu(86).

Duyşen kendine göre bir hedef çizer. O bütün köylüleri eğitmek, onla önder olmak isteyen öğretmen rolünü üstlenmez. O sadece çocukları, yani geleceği esas alır. Büyük laflar etmez. Zaten böyle bir bilgisi de yoktur(87). Sadece bildiklerini öğreteceğini söyler.

Duyşen bir savaş gazisidir. Köye dönüşü Danyar’ın köye gelişine benzer. Başlangıçta onun gibi zorlanır(88). Herkes onunla alay eder. Onlara bir şey anlatamayacağını fark edince, yalnızlığı kabul eder, sadece çocuklara yönelir.

Aytmatov’un en başarılı değil ama en çekici romanlarından biri Selvi Boylum Al Yazmalım’dır. Eserin Sovyetler Birliği’nde filmi, balesi yapılmış, Vlasov’un bu eseri Bolşoy Balesi’nin de repertuvarına girmiştir. Ülkemizde de eser çeşitli yayınevlerince defalarca basılmış, fotoroman ve radyofonik oyun olarak da yayınlanmıştır(89).

Ayrıca Türk Sineması için bir dönüm noktası niteliği taşıyan, star sinemasının son durağını oluşturan çok başarılı da bir film yapılmıştır.

Eserde aşktan önce “Sevgi,saygı ve güven”in değeri vurgulanıyor. Bu anlayış Doğulu insan için olduğu kadar, doğulu yazar için de yabancı. Sonuçta Asel, İlyas ile gitseydi, hikayemiz binlerce benzeri yazılmış sıradan bir aşk hikayesi olmaktan öteye geçemeyecekti.


86 – Altan Yalçın, Bir Kavga Türküsü, Y.Dergi, 1969, Nr.55, s.418,419.

87 – Altan Demirkol, Yılın Sanatçısı ile Konuşma, MSD, 1973, Nr.14,s.3.

88 – İlk Öğretmenim, s.269, Cemile, s.129,140.

89 – Bakınız: C.A. ile konuşma.

35

Ali Özgentürk’ün, bu hikayenin çıkış noktasının bir Çin masalı olduğunu, aynı konuyu Brecht’in de Kafkas Tebeşir Dairesi adlı oyununda işlediğine dair görüşlerini Cengiz Aytmatov ile Lüksemburg’da yaptığımız görüşmede hatırlattığımızda, böyle bir masaldan hiçbir şekilde haberinin olmadığını belirtti(90).



Selvi Boylum’da bir başka ağırlıklı tema da insanın tabiatla savaşı. İlyas ve kamyonun Tien Şan Dağları ile resmen savaştığını görürüz. Savaşı kaybeder ve onun çöküşü başlar. Hırsının, telaşının ve fevri hareketlerinin kurbanı olur. Bunu, Asel’i, çocuğunu, aşkını kaybettiği olaylar dizisi izler.

“Mezarının nerede olduğunu bilemediğim babam Törekul Aytmatov ile biz dört kardeşi büyüten yetiştiren anan Necime Aytmatov’a sunuyorum”(91).

Cengiz Aytmatov
İşte böyle başlar Toprak Ana. Ana babaya, toprağa, vatana, sevgiye, inanca, insana adanmıştır. Toprak Ana. Tolganay Ana’nın Aliman’ın acılarıdır. Kasım, Masalbeg, Caynak ve Savankul’un trajedileridir. Aynı zamanda geleceğin, Bektay’ın, Cambolat’ın hikayesidir.

Tolganay düşüncelerini baştan beri pek söylemez. Hep Toprak Ana’ya sığınır. Onunla dertleşir. Kocasına, oğullarına, gelinine, Cambolat’a söyleyemediği o kadar çok şey vardır ki. Yaşadığı her acı onu çökertirken bir yandan da dayanma gücü verir. O da toprak gibidir. Güzün sararır, solar, baharda yeniden canlanır.

Aslında teknik olarak bakıldığında Tolganay’ın toprak ana ile konuşmalarının eserin bölümleri arasındaki bağı sağladığını da görürüz. Bir bölümden sonra, olaylar gelişirken, yeni bölümde karşılaştığımız yeni olaylar konuyu dağıtmaz, bilakis, bir bütünün parçaları gibi tamamlar. Eserdeki olaylarla pek ilgili gibi görünmeyen toprak ana ile konuşmalar çıkarılsa, birçok olayda kopukluk meydana gelecektir(92).
90 – Bkz. A.geçen konuşma.

91 – C.A. Toprak Ana, Yeni Dünya Yay., Çev:H.Aliosmanoğlu, İst., 1980. s.6

92 – A.g.e.s. 7-9,13,27,52, 56,75,91,119.

36

Toprak Ana’da yazarın Cemile, Yüzyüze, Erken Gelen Turnalar, Gün Uzar Yüzyıl Olur adlı eserlerinde de az çok değişmiş, farklı yakalaşılmış da olsa benzer olaylara rastlarız. Bu yazarın çok sık söylediği gibi insanın geçmişinden nasıl etkilendiğini gösterir. Yazar sıkça yaşadıklarını yazdığını söyler(93).


Aytmatov burada da eserin sonucunu okuyucudan saklamaz(94). Ama her şeyi bilmemize rağmen yine de ümitle bekleriz. Romanda Caynak’ın öldüğünü, kahramanlar gibi biz de öğreniriz. Aliman’ın olağan üstü bir güçle Caynak’ın döneceğini hissettiğini söylemesi bizi de heyecanlandırır(95). Aliman ve Tolganay’la biz de kaptırırız kendimizi bu duyguya. Onlarla bütünleşmeyiz ama onların mutluluğunu isteriz.

Tolganay ve Elveda Gülsarı’da Tanabay’ın değişimi, hayata karşı direnme, acılara dayanma gibi ortak yanları vardır. İkisi de hayatlarının sonbaharında “eski” olduklarını kabul etmek zorunda kalırlar. Ama her şeye rağmen Tolganay, Tanabay’a göre daha güçlüdür. O ümitsizlikten ümidi çıkarmayı başarır. Bunu Tanabay kadar atak olmasına rağmen, düşünüp çoğunu kendisine sakladığı kararlarına, isteklerine borçludur. İkisinin de geçmişe bakışlarında da ortak noktalara rastlarız.

Toprak Ana, Geyik Ana gibi her şeyin anasıdır. Geyik Ana motifi (Büke teyzenin çocuksuzluğu, Orazkul’un sıkıntılı hayatları dışında) “analık” kavramını tek başına karşılar.

Toprak Ana’da topraktan gelip yine toprağa döneceğimiz, şeklinde genel “analık” mefhumu, Tojganay, Aliman, yetim çocuklar, oğullarını savaşta kaybetmiş bütün anaları da temsil eder. Toprak her şeye şahitlik ediyor, her şeyi yaşıyor. Tolganay da öyle. Her şeyi sineye çekip torununu büyütüyor. Bitmeyen bir kaynak, toprak ana gibi.

93 – Bkz.: A.g. eserlerle ilgili bölümler.

94 – Toprak Ana, s.8-9, 15.

95 – A.g.e.s. 86-90.

37

Aytmatov’un ülkemizde ve dünyada çok iyi bilinmeyen eserlerinden biri de Kızıl Elma’dır. Eserde ilk defa 1969 yılında Hasan Ali Ediz’in Rusça aslından yaptığı çeviriyle Türk okuyucuya ulaştı(96).


1982 yılında Soviet Literature dergisinde yayınlanan İngilizce nüshadan(97), tekrar Türkiye Türkçesine tercüme edildi (98). Biz bu değerlendirmede Cem Yayınları’nın baskısını kaynak olarak kullandık.

“Kızıl” kelimesinin Kırgız Türkçesindeki anlamı, kırmızı, al olarak geçer. Türkiye Türkçesinde ise bu anlamların dışında politik bir tanıtım niteliği taşıyor. Kızıl Elma adı da ayrıca başka çağrışımlar yapıyor. Yazar kendisiyle eser üzerinde konuşurken bu tür şeylerin anlamsız olduğunu vurguladı(99).

Kızıl Elma, klasik teknik özellikleri dışında yazarın hiçbir eseriyle bağlılık arzetmez. Ne savaş, ne derinlemesine felsefi bir yaklaşım, ne de savaşın izlerine rastlamayız. Eser bu açıdan hayli enteresandır. Fakat eserin filmi hem Sovyetler Birliği’nde hem de Doğu Blokunda çok büyük ilgi görmüştür.

Sonbahar edebiyatta ayrılığı temsil eder. Eserde eşinden ayrı yaşayan ama her şeye rağmen onunla olmak isteyen İsebekov’un endişeleri bizi bir sonbahar atmosferinde karşılar. Geçmişe uzanıldığında da mevsim yine sonbahardır.

Yazarın 1970’de yazdığı Oğulla Görüşme adlı eseri savaş sonrasında geçmeyen oğul acısının fonu tamamen doldurduğu bir kısa hikayesi. Savaş biteli yirmi yıl olmuştur ama baba yüreğinde hala oğlunun yaşadığına dair bir his vardır.

Yolda karşılaştığı tanıdığına söyleyiverdiği o küçücük yalan onu yıllar öncesine götürür. Oğlunun gönüllü askere yazılışını, kızlarıyla yaptığı anlamsız tartışmayı, oğlunun dönmeyişini hatırlar.

96 – C.A., Kızıl Elma, M.Gorki’den C.Aytmatov’a Sovyet Hikayeleri, (1917-1967), Çev: H.A.Ediz, Cem Yay., s.443-462.

97 – C.A. The Red Apple, Tr. R.Stead Sov.Lit.,1982, Nr.12, s.8-22.

98 – C.A. Al Elma, Çev: M.Çetin, Nilüfer Edb. Dergisi, 1985, Nr.3, s.41.

99 – Bkz. C.A. ile konuşma.

38

Bu kısa hikaye de aslında yalnızlığın hikayesi. Çordon’un kızlarıyla tamamen kopan ilişkileri onun gençliğinin baharında ölen oğluna olan özlemini arttırır. O günlerde oğlu ile arası çok iyidir. Kızlarından çok farklıdır o. Onunla bir yetişkin gibi konuşur, onu dinler.



Ona olan saygısı, oğlu askere gönüllü yazıldığında ona tepki göstermemesinden de bellidir. Kızlarının ona engel olması için yaptıkları tuhaf davranışlar onu çok utandırır. Onların yaptığı patırtıyı oğluna saygısızlık olarak görür.

Çok kısa bir hikaye için geçmişe dönüşler hayli fazla yer kaplar. Ama konu fazla geliştirilmez. Ve tek konu işleniyor. Reel zaman da geçmiş zaman da anlatılırken konuya değişik ögeler katılmıyor.

Eserde oğlu diğer arkadaşlarıyla birlikte trene binerken al yazmalı bir kızın oğluna doğru koştuğunu görür uzaktan(100). Bize henüz Çordon’un da bilmediği oğlunun sevgilisiyle ilgili verilen tek bilgi. Bu yarım kalacağı ta başından belli sevda aslında yazarın da küçük bir kaçamağı. Bize savaşın nelere malolduğunu anlatabilmek için esere yerleştirilmiş.

Atların koruyucusu Kamber Ata, Manas Destan’ından bir motifti. Çordon oğlunu görebileceği son nokta olan demiryolu makasına doğru giderken Kamber Ata’ya atına şahin kanatlar vermesi için dua eder. Yazarın bu tür motiflere olan ilgisini de sadece bir cümle ile görürüz. Ayrıca av merakı oğlunun getirdiği tazı ile, kartal ile kuş avlama(101) da geleneksel motifler arasında sayılabilir.

Çordon demircidir. Kızlarını dinlemeyerek oğlunu bile bile ölüme mi göndermişti yoksa ? Çordon’un oğluyla ilgili bu düşüncesi eserde şu cümle ile ifade edilir “….Uykusuz gecelerin de demirci dükkanında çalışırken, bu düşünce uzun yıllar örste dövülmüş, ocakta tavlanmış, yalakta suya verilmişti ve bu olayda kimin haklı olduğunu Tanrı’ya bırakmıştı Çordon. Eğer öbür dünyada oğlu ile karşılaşırsa ona her şeyi olduğu gibi anlatacaktı. Fakat özür dilemeyecekti ondan…….”(102). Bu satırlar anlatım tekniğinin somutlaştırma yoluyla nasıl yansıtılabileceğini gösteriyor.

100 – A.C. Oğulla Görüşme, Çev. M.Özgül, Cem Yay., İst., 1982, s.323.

101 – A.g.e.s. 317.

102 – A.g.e.s. 318.

39
Aytmatov’da değil ama “eski ve yeni” nin mukayesesinin yapıldığı birçok eserde yazarlar, yeninin eskiye üstünlüğünü, gençlerin yaşlılara göre daha haklı olduğunu dile getirirler. Yazarda ise yaşlılar ve gençler doğruyu birlikte ararlar. Çordon’un kızlarında olduğu gibi anlayışsız, çıkarcı tiplere de gençler arasında rastlamak mümkün.

Askerin Oğlu yazarın savaşı canlı olarak anlattığı, ölümleriyle silahlarıyla aktardığı tek eseri. Savaş sonrası, savaşın izleri ve bizzat savaş, aynı anda gözlerimizin önünde. Fakat yazar savaşı, bir gezici sinemayla, projeksiyon makinasıyla yapar bunu. Bu defa geçmişe beyaz perdeden uzanırız.

Yazarın diğer eserleri arasında bir bakıma kaybolup giden bu çalışma, sinemanın bu kadar canlı işlendiği tek eseri. Sinemanın etkisi ve gücü, insanların üzerindeki yönlendiriciliği de bize anlatılıyor. Hikayede sadece çocuklar değil, yetişkinler de sinemadan etkileniyor. Ceyengül, savaşta eşini kaybetmiş, çocuğuna ve kendine iyi bir hayat hazırlamaktan başka bir telaşı olmayan çalışkan bir kadın. Filmi seyrederken Rus olmayan (Bu özellikle belirtiliyor) bir asker görününce, Ceyengül belki laf olsun diye oğluna “Bu senin baban” deyiverir. Olaylar çorap söküğü gibi gelişmeye başlar. Çocuk babasının yanındadır artık. Duramaz yerinde. Onunla düşer, onunla kalkar. Ve arkasından filmin ikinci yarısı için verilen ara, ışıkların yanması ve çocuğun babasıyla ilgili ağılı dolduran çığlıkları.

O anda diğer çocukların, seyircilerin çocuğa karşı aldıkları tavır herhangi bir yerde karşılaşabileceğimiz türden. Çocuk şımarmakta ve susturulması gerekmektedir. Çocuğun, ölümü, babasının ölümünü canlandırışı, esasen henüz herkesin taze olan acılarını depreştirir.

Gülsarı, 1966 yılında Rusça olarak yazıldı. Bazı kaynaklarda bu tarih 1962-63 olarak gösteriliyor. Bir çobanın hayatının, sosyal ve şahsi problemlerinin, atıyla olan sıcak dostluğunun anlatıldığı eser, geçmişe yönelik bir eleştiri niteliği taşıyor. Yazar, eserde bir Kırgızın hayatının anlatıldığını, ama bunun bir Kırgızı anlatmak için değil, o günkü sosyal problemleri yansıtabilmek için tercih edildiğini söylüyor(103).

103 – Sadykow, “Zweisprachigkeit und Fragen”. Kunst und Literatur, Nr.11, 1973 s.1072.

40

Bir eserde milli renkleri verebilmenin en iyi yolu, genel özellikleri bünyesinde barındıran bir kahramanın seçimiyle olur(104). Tanabay, telaşı, tez canlılığı, itirazcılığı, kavgacılığı ile tam bir Kırgız’dır. Bütün renkleri onda bulmak mümkün.


Kırgız edebiyatında Tanabay’ın özelliklerini taşıyan kahramanlara yer veren iki eser daha var. Biri Sadıkbekov’un Dağların Ortasında adlı romanı diğeri ise yine Aytmatov’ un İlk Öğretmenim’ i. Üç kahramanın ortak özelliği, sisteme ve partiye inanmış olmaları, iyiye ulaşma istekleri, gerçeğe olan bağlılıkları vs. Buna Kazak yazar Tahavi Ahtanov’ un Boran’ı da eklenebilir. Kozban Tanabay’a birçok özelliği ile benzer(105)


Aytmatov, Boran için yazdığı önsözde, benzer konuların işlenmesinin büyük eserlerin bir niteliği olduğunu savunuyor (106).

Bir Kırgız atasözü “Atlar insanların kanatlarıdır” der. Gülsarı’ da Tanabay için öyleydi. Atlar ve at kültürü üzerine Kırgızlar arasında efsaneler, hikayeler ve hayli yaygın

oyunlar vardır (107).

Romanın bazı bölümlerinde yer alan iç monologlarda, Tanabay, Aytmatov’ u temsil ediyor. Kırgızların yüzyıllardır sürüp gelen gelenek ve göreneklerinin ürünü sanatlara, el işlerine saygısını Tanabay aracılığıyla iletiyor. Tanabay, bu sanatların yok oluşuna yazar adına tepki gösteriyor(108).

Eserin Rusça yazılmış olması, bir kültürel problem veya kayıp gibi esere yansımamış.

Yazar doğrudan Kırgızca yazdığı eserlerinde, ulaştığı noktayı burada da yakalıyor. Ayrıca yazar iki dillilik ile ilgili görüşlerini belirtirken, hiçbir dilin anadilin yerini tutamayacağını da belirtiyor(109). Ana dil düşünme dilidir. Hangi dil ne kadar iyi bilinirse bilinsin, düşünme, karar verme dili anadil olarak kalır.

104 – A.g.e.s. 1073.

105 – T.Ahtanov, Boran, Yar Yay., İst., 1972.

106 – A.C., Önsöz Yerine, A.g.e.s. 6.

107 – Sadykow, s.1074.

108 – A.g.e.s. 1074.

109 – A.g.e.s. 1075.

41


Gülsarı’yla Tanabay’ın ortak kaderleri yazarın folklorik anlayışının bir neticesi. Her ikisi de halkın temsilcileridir(110).

Gülsarı ile yazar Cemile’den sonra ikinci defa edebi zirveye ulaşır(111). Ardından üçüncü zirve Beyaz Gemi gelir(112). Bu üç eser Sovyet Edebiyatının temel eserleri arasına girmiş, çok uluslu konumu güçlendirmiş(113), yetmişli yıllarda bu eserler üzerine (Çok uluslu edebiyat anlayışı üzerine) yoğun çalışmalar yapılmıştır.

Yazar bizi bir çocuğun dünyasına davet eder bu romanında. Adı bile olmayan bir çocuk. Kurduğu hayal dünyasına kimseyi yaklaştırmayan, yalnız ama dopdolu bir çocuğun hikayesi.

Yazar yine yaşadığı dünyadan yola çıkmıştır. Beyaz Gemi’de çocuğun arkadaşlarından biri olarak tanıdığımız “eyer” adlı taşın hala yerinde olduğunu, kendisinin de o derede yüzdüğünü söyleyen yazar(114) çocukluğun ve gençliğin dünyanın güzelliklerinin keşfedildiği bir kaynak olduğunu söylüyor. Çocuklukta yaşananların etkisinin ömür boyu devam ettiğini vurguluyor(115).

Şehir insanının karmaşada büyümesinden dolayı bütün dünyanın böyle olduğuna dair bir yargıları vardır. Zarar vermeye meyilli yetişirler. Çevre çocuklukta tanınmadığı takdirde sonradan onun kıymetinin bilinmesi zordur(116).

Yazar “ köyüm benim kaynağım, yerel problemlerin evrensele nasıl ulaştığını köyümden yola çıkarak buldum” diyor (117). Gerçekten de yazar son birkaç eseri dışında hep kendi çevresini anlatmıştır.


110 – Lewtchenko, “T.Aitmatow”, Kunst und Literatur, Nr.2, Leipzig, 977, s.36.

111 – Latchinian, A., “Tradition und Neuretum…, Weimerer Beitrage, Nr.2, 1985,s.97.

112 – A.g.e.s.97.

113 – A.g.e.s.119.

114 – Lewtchenko, “T.Aitmatow”, Kunst und Lit., Nr2, Leipzig, s.132.

115 – A.g.e.s. 132.

116 – A.g.e.s. 132 – 133.

117. A.g.e.s. 134.

42


Efsanelerin ve mitlerin insanı yerelden evrensele ulaştırdığı görüşü var. Masal ve anonim ögelerle büyüyen bir insan ön eğitim almış gibidir. Bunun nasıl geliştirileceği ayrı bir meseledir. Eserde masal ve efsane unsurları çok trajik bir yapıda işlenmiştir.

Deve Gözü’nde Aristoteles’in “katharsis” kavramı işlenirken Beyaz Gemi’de meselenin ahlaki boyutu ön plana çıkarılmıştır. Sosyal yaptırımların nasıl zayıfladığı üzerinde durulmuştur(118).

Eserin tam adı bilindiği gibi, Masaldan Sonra- Beyaz Gemi’dir. Bu ad masaldan gerçeğe veya tersi istikamete uzanan yolu çok iyi açıklayan bir isimdir(119).

Mümin Dede’nin de sonundan masalda geyikleri öldüren Kırgızların durumuna düşmesi, çocuğu çok etkiler. Mümin Dede de çok zor durumdadır. Yapmak zorunda olduğu bir seçim vardı. Kızını düşünmeliydi. Yaptığı iş ona torununu, aslında da kendini kaybettirdi. Dede bağımlıydı belki. Hareket serbestiyeti yoktu. Ama bu yaptığını karşılayacak kadar önemli bir mazeret değildi.

Masallarda, son genellikle kahraman için iyi yönde neticelenir. Bizim masalımız ise yazarın tabiriyle “Shakespeare Geleneği”nden dolayı bu şekilde sonuçlanıyor.

Mümin Dede’nin pasif iyiliği ile Tanabay’ın dostu Çoro’nun çaresizliği de benzerlik arzeder. İkisi de yoğun düşüncelerinden dolayı içe kapalı kalırlar. Onların bu kapalılıkları her iki eserin de yapısında önemli rol oynar.


Duyşen farklı bir şekilde de olsa Altınay’ı, Tanabay Gülsarı’yı kaybeder. Fakat Mümin Dede’nin çocuğu kaybedişi çok daha derin anlamlar taşır. Tanabay ve Duyşen de kendilerine bir yol bulurlar. Çocuğun ölümünden sonra Mümin Dede’nin hayatı da silinir gider. Bunu eserde görmeyiz ama tahmin etmek zor değildir.


118 – Aristoteles, Poetika, Remzi Yay., Çev: İ.Tunalı, İst., 1963, s.22.

119 – Lewtchenko, W., T.Aitmatow, Kunst und Lit., Leipzig, Nr.2., s.132.

43
Aytmatov’un Kazak dramaturg Kaltay Muhammedcanov ile birlikte kaleme aldığı Fujiyama adlı eseri (1973) bir tepede buluşan eski dostların, üstü örtülü geçmişlerine dönüşlerini, şuuraltı dünyalarında sıkışıp kalan duygularını anlatır. Eser sahnelendiği her yerde (İlk defa Moskova’da) olağan üstü büyük ilgi gördü.

Yazar kahramanlarını iç ve dış dünyalarıyla, o zaman yaşadıklarıyla bugünkü hayatları arasındaki ilişkiyi mükemmel geri dönüşlerle, gidiş-gelişlerle verir.

Oyun Moskova’da sergilendiğinde çok beğenildi(120). Yazar tiyatronun çok zor bir sanat olduğunu, başka bir çalışma yapacağını sanmadığını söylüyor.

Tema Kaltay Muhammedcanov’a ait. Aytmatov’un Rusçaya çevirisinden sonra eseri yeniden ele almışlar. Oyun Washington Arena Stage’de oynandığında(121) yazar da oradaydı ve farklı insanların esere bakışını çok merak ettiğini, sonuçtan memnun kaldığını belirtiyor

(122). Eserin ABD macerası oldukça olumlu geçti(123).

Fujiyama, 1979 yılında da İstanbul Şehir Tiyatroları’nın repertuvarında yeraldı(124). Oyun başarılıydı ve olumlu eleştiriler aldı(125).

Fujiyama bilindiği gibi Japonya’da, Budizm için çok önemli bir dağın adıdır. İnsanlar ömürlerinde bir defa da olsa bu dağa çıkıp, içlerini dökerler, her nevi günah çıkarırlar Fujıyama kutsal dağ anlamına gelir.

Aytmatov’un diğer bazı eserleri de kimi dramaturglarca tiyatroya uyarlanmıştır(126). Aytmatov, Fujiyama’da şiirlerine de yer verir. Diğer bazı eserlerinde de rastlansa da, en belirgin olarak yazarın bu yönünü Fujiyama’da görürüz.

120 – Plavius, Gespröch Mit Tsch.A.Weimerer Beitrage, Nr.11, 1977, s.46.

121 – A.ges. 47.

122 – C.A.K.Muhammedzhanov, The Ascent of Mount Fuji, Tr, by N.Bethell, F.Straus, 1975, 211 P.

123 – C.A., K.M., The Ascent of M.F., Book Review Diegest,1976,The H.Wilson Publ.,1977,New York, s.14.

124 – İstanbul Ş.T. Fatih Bölümü oyucuları tarafından sahnelendi.

125 – Z.Oral, Fujiyama, MSD, 1979, Nr.: 314, s.25.

126 – Cemile, Toprak Ana, Gülsarı vs. tiyatroya uyarlanmıştır.

44
Tiyen Şan bilindiği gibi Tanrı Dağları anlamını taşır. Neden ille de bir tepe gerekiyorsa bu Tiyen Şan değil de Fujiyama ? Bu dağlar da aynı mistik mekanı karşılayabilirdi pekala. Sebep geleneğimizde bu tür bir davranış biçimimizin bulunmaması olabilir. Fujiyama adının herkesçe biliniyor olması gerçek sebep tabii(127).

Yazar herşeyi bilen üslubunu burada da sürdürür. Okuyucuya bunu açıkça belirtir. Önce kahramanlarına Fujiyama’nın özelliklerini anlattırır(128). Sonra da herkes bu dağda yapılması gerekeni, yani itiraflarını sıralamaya başlar. Dostlukları, zaafları, birbirlerinin eşlerine duydukları ilgi, korku ve endişeleri dökülmeye başlar ağızlarından.

Yetmişli yılların ortalarında yazılan Erken Gelen Turnalar’da da yine Anayurt savaşının cephe gerisi anlatılır. Sultanmurat ve arkadaşları, sevgilisi Mirzagül, Manas’ın kahraman çocuklarının hikayesi dile getirilir(129). W.Lewtchenko, yazara neden ısrarla savaşı işlediğini sorduğunda, savaşın şu anda olmaması onun unutulmasını, tekrar olmayacağını düşünmeyi gereketirmediğini söyler. “Bütün sanatlarda bu yapılmalıdır. İnsanlık bu sayede savaşa karşı uyanık tutulabilir. İnsani açıdan işlenmek kaydıyla bu konu devamlı olarak işlenmeli” der (130).

Sultanmurat ve at hırsızlarının mücadelesi şiddete dayalı bir hak arama mücadelesine dönüşmez. Normal bir insanın, kötüyle mücadelesi, iyi-kötü kavramı çerçevesinde işlenir.

Yazar, savaş korkusunu anlatırken o vahşi çarka girmez. Felsefe olarak da korkunun korkuyla ifade bulmasına karşıdır. Her insanın içinde acımasızlığın olduğunu, kriz durumlarında alınan tavrın önemli olduğunu vurgular.

Manas bir yol göstericiydi. Kötüyle mücadele ediyor, insanın refahı için çalışıyordu. Destanın ruh dünyası insanları uzun süre etkilemişti.

İnsanın kendi çocukluğu görüşlerinin oluşmaya başladığı yıllardır. İleriki yaşlardaki her şey o çağlara uzanır.Eğer bu insan bir sanatçıysa bunun eserlerine yansıması da kaçınılmaz. Erken Gelen Turnalar’da anlatılanlar büyük oranda yazarın kendi hayatı.
127 – Bkz., C.A. ile konuşma.

128 – C.A., Fujiyama, Cem Yay., Çev: M.Özgül, İst., 1983 s.119-120.

129 – C.A., Erken Gelen Turnalar, Cem Yay., Çev: M.Özgül, İst., 1983.

130 – Lewtchenko, Tsch. Ait., “Zweisprachigkeit”…, Kunst und Literatur Nr.2, 1977 s.129.


45

Yazar o günleri ordu için ekmek kampanyası, elbirliğiyle çalıştıkları yıllar olarak hatırlar. Sultanmurat onun gerçek arkadaşlarından biridir. Toprak Ana’da da karşılaşırız at hırsızlarıyla, vurguncularla (131). Orada da hırsızlar çocukların el ve ayaklarını bağlayıp tohumlukları ve atları çalarlar (132). Yazarın o günlerden ne kadar etkilendiği ortadadır. O günlerde sadece iyi insanlar değil kötüler de çaresizdir (133).

Yazar oğlu Asgar’a ithaf ettiği eserinde (134) çok önemli bir zamanlama yapar. Yayın tarihiyle ilgilidir bu. Eserin kahrmanı on beşini sürmektedir ve yazarı temsil etmektedir. Oğlu Asgar ise kitabın yayınlandığı tarihte aynı yaşlardadır (135).

Kırgız kültüründe hayvan yetiştirme ve eğitimine verilen önemi bu eserde de görürüz. Bir bölümde yazar açıkça bu konuda bilgi verir (136). Yazarın mesleği veterinerlik ve hayvan yetiştirme uzmanlığıyla da ilgilidir bu.

Eserin adı da anlam yüklüdür. Göçmen turnalar, baharın ve bereketli yazın temsilcileri. İşlerden bunalan çocuklara umut ışığı oluyorlar. Okuyucu çocukların umuduna, yazar sonucu daha önce bildirdiği için tam katılamıyor. Yaza, ayrıca bu ad ile kendi gençliğinin gerilerde kaldığını, çocuklarının o çağlarda olduğunu vurgulamak istediğini söylüyor (137).

Yazar üstü kapalı bir ideolojik yaklaşımla dil kavramını iki ayrı yerde işler. Biri salaygır kuşunun , Kırgızca “Cık cık saraygır”, Rusça “Çut çut tri rubiya ne vıigra ! “ diye öttüğünü Sultanmurat’ın öğrendiği bölümdür (138). Diğeri ise Mirzagül’ün Sultanmurat’a hediye ettiği mendilin üzerindeki “ S. c. M “ harfleriyle ortaya çıkar (139) . Her iki yerde de yazar esere uslubunca müdahele eder. “ …. Kırgız yazı devriminden önce okulda öğrendikleri


-----------------------------------------------------
131- C.A.,Snow on Manas Mountain, T.T. Speak Out ,s.39-40.

132- Toprak Ana, s.66,72.

133- Bkz. Yüzyüze ile ilgili bölüm.

134- Erken Gelen Turnalar, s.6.

135- Bkz. C. A. İle konuşma.

136- Erken Gelen Turnalar, s.16.

137-Bkz. C. A. İle konuşma.

138- Erken Gelen Turnalar, s.20-21.

139- A.g.e., s.78.

46

bu Latin harfleri “Sultanmurat cana Mirzagül” yani “Sultan ile Mirzagül” anlamına geliyordu….” (140). Birincisi Sultanmurat’ın ikincisi yazarın kendi müdahelesidir.


Sultanmurat’ın Mirzagül’e olan aşkı, delikanlıyı başkalaştıran seyri, bir gençlik aşkının güzelliklerini serer önümüze. Yazar realizmin yanında duygusal olduğunu da inkar etmez zaten (141). Yazar kendi duygularını içinden geldiği gibi, kıvranışını, aptallığını, şaşkınlığını olduğu gibi verir. Yazar savaşa olan hıncını vurgulamak için bu sevdayı yarım bırakır.
Toprak Ana’da da olduğu gibi savaşla düzeni bozulan dört çocuklu bir aileyi görürüz. Baba yine savaştadır, kesin bilemeyiz ama büyük ihtimalle ölmüş olmalıdır. Savaş acıları, yetim çocuklar, açlık yokluk, savaş vurguncuları vs. ile karşılaşırız.
Mekan olarak Manas Dağları, Aksay Ovası ve köyünü kullanır. Manas Dağları(142). Aslında yazarın diğer eserlerinde de Manas Dağları, Manas Destanı ve kahramanlarına motif olarak rastlasak da bu eserinde yoğunluk fazladır. Bu yoğunluk da yazarın katkılarıyla aynı yıllarda Manas Destanı’nın basım hazırlıklarının sürdürülüyor olmasının da rolü var(143).
Aytmatov’un Kırgızistan’dan ilk çıkışı Deniz Kıyısında Koşan Alaköpek ile olur. Eser çok sık Hemingway’in İhtiyar Balıkçısı ile aynı çizgide anılır. Aytmatov da eserin basit gücüne hayranlığını sık sık belirtir (144).
Deniz Kıyısında Koşan Alaköpek Güneydoğu Sibirya halklarından Nivihlerin hikayesidir. Aytmatov eserde yer alan temayı yazar dostu Nivih Vladimir Sangi’den dinlemiş(145) ve çok etkilenmiş. Vladimir Sangi kendi halkını anlatma telaşında olan bir başka değerli sanatçı(146).
140 – A.g.e.s. 78.

141 – Bkz. C.A. ile konuşma.

142 – Snow on Manas Mountain, s.39.

143 – Sagımbay Oruzbekov’un Varianti Boyunca, Frunze, 1980.

144 – V.Levçenko, Uçsuz Bucaksız Okyanusta Dört Kişi Üzerine, Deniz Kıyısında Koşan Alaköpek, Cem Yay., Çev. M.Özgül, İst., 1982, s.182.

145 – Bkz. C.A. ile konuşma.

146 – V.Sangi, Wieder gebunt Meiner Erde,Sow.Lit.,1977, Nr.,12,s.135 b-L.Sobolevs, VladimirSangi,Die Sow Lit. Und des Formend des Neuen Menschen, Sow Lit.,1965, Nr.7,s.132

47

Kirisk ilk defa denize açılacak, gelecekte halkının sağlamak onun görevi olacak çünkü. Bu hem onun için hem de onunla beraber ava çıkan babası Emrayin, Amcası Milgün, köyün ileri gelenlerinden Orhan Dede için önemlidir. Geleceğin sorumluluğu küçük Kirisk’in omuzlarında olacaktır.



Balıkçı veya avcı hikayesinden başka bir temayla karşılaşacağımızı daha eserin başında Lura adlı ördeğin hikayesiyle, kara parçasının onun tüylerinden oluştuğuna dair efsaneyi okuyunca anlarız. Yavaş yavaş derinleşen felsefi hava okuyucuyu sürüklemeye başlar. Kahramanlar da büyülenmiş gibidirler. Tabiat, deniz, kara, kuş ve av hayvanları çok etkiler. Onlara saygı ve bir bakıma korkuyla yaklaşırlar. İnsanın toprağa duyduğu saygıyla eştir bu.

Efsaneye göre karanın oluşmasından sonra deniz ve karanın amansız savaşı başlıyor. İnsanoğlu da her ikisine de hükmetmeye çalışan veya boyun eğen zavallı durumunda(147).

Eseri besleyen ikinci efsane, Nivihlerin soyunun başlangıcı olarak kabul edilen Denizkızı’nın hikayesidir (148). Orhan Dede’nin hayalinde Denizkızı ile kurduğu yakınlık da ikinci efsanemizin bir uzantısı. Dede bu duygularıyla Tanrı’ya olan inancını da sergiler. Şamanizmden bazı ögelere de rastlarız.

Kirisk’in umutsuzluk ve zorluğa rağmen geri dönmeyi başarması bize Beyaz Gemi’de çocuğun masala kendini kaptırıp ölüme gitmesi hadisesini hatırlartır. Mukayeseden söz etmiyoruz. Kirisk köyünün geleceği, umudu, onun görevi her şeyi öğrenmek, başarmak ve soyunu beslemek. Beyaz Gemi’deki adsız Çocuk’un da endişesi soyu. Geyik Ana’ya inanıyor ve soyunu korumaya çalışıyor kendince. Bu iki eser zıt hadiselerle aynı konunun işlenebileceğini gösteriyor bize. Aynı felsefi endişe var. Biri ölümü seçiyor, diğeri her şeye rağmen yaşıyor.

147 – A.g.e.s. 190, 214.

148 – A.g.e.s. 205, 207.

48
Yazarın ilk uzun romanı Gün Uzar Yüzyıl Olur’dur. Eserde gelip geçen trenleri anlatan epigraf örneklerini bir bakıma Toprak Ana’da görürüz. Tolganay’ın Toprak Ana’yla konuşmaları klasik anlamda olmasada epigraf niteliğindedir(149). Onların konuşmaları nasıl zaman geçişlerini sağlıyorsa, trenler de burada aynı fonksiyondadırlar. Ayrıca romanımız küçük bir bozkır istasyonunda geçtiği için atmosfer oluşumuna da yardımcı olurlar.

Yazar, kahramanı Yedigey’i anlatırken seçtiği zaman dilimi için şu açıklamayı getiriyor. “…. Çünkü o günler kahramanlık dolu günlerdi. Çünkü, vatan, insan, cesaret, gurur, vicdan gibi mefhumların ayrı bir değeri vardı. Kahramanların ölümü, anaların kabusları vardı. Yedigey, o günlerdeki ölümleri, savaşın ne olduğunu biliyordu…….”(150).

Mankurt efsanesi sadece bir hikaye miydi? Neydi romandaki yeri ? Yedilgey, Kazangap’ın oğlu Sabitcan’a niçin “Sen kendinin değilsin.” (151) demişti. Neden Sabitcan, Sarı Özek uzay araçları için “Yeni Tanrılarımız” demişti(152) ?

Yazar, Sabitcan’ın kendini bilmez aynı zamanda gülünç bir tip olduğunu, ruhi cehaleti ve gözle görülür bir tükenişi temsil ettiğini söylüyor. İnsanın değerlerini korumazsa robotlaşacağını belirtiyor(153).

Tek başlarına ele alındıklarında da anlamlı olan, birbir içine dizili hikaye, efsane, destan ve bir ana konu birlikte düşünüldüğünde dörtdörtlük bir romanı tamamlıyor. Birgün reel zamanına sığdırılan roman, son bölümlerde birkaç farklı temanın birbiri ardına gelişinden dolayı zorlanıyorsa da teknik olarak kusursuz. Bin yıl vardır aslında bir günün içinde (154).

Ana temamız Boranlı Yedigey üzerinde yoğunlaşıyor. Kazangap’la felsefi bir tabana oturuyor, diğer aile fertleriyle de açılıyor.

149 – Toprak Ans., s.48.

150 – C.A.,The Time To Speak Out, s.111,112.

151 – C.A. Gün Uzar Yüzyıl Olur, Cem Yay.,Çev: M.Özgül, İst., 1982, s.38.

152 – A.g.e.s.46.

153 – The Time to Speak Out, s.112,113.

154 – H. Ahmed Schmiede,Ömürden Uzun Birgün,Türk Edebiyatı Derg,1982,Nr. 107,s.24-25.


49

İkinci hikayemiz, Sarı Özek I Uzay Alanı ise geleceği anlatan masalımız. “Science Fiction” bölümümüz. Juan Juanlar, mankurt ya da bütün dünyada bilinen tanımlamasıyla “mankurtizasyon” korku masalımız Nayman Ana’nın trajedisi, Abutalip, karısı ve çocukları, reel trajediyi oluşturur. Raymalı Ağa’nın hikayesi ve bunları birbirine bağlayan küçük hikayecikler de ilave edilebilir.



Yazar bilindiği gibi ana kısım dışında hikaye, efsane, masal ve mitleri, konuyu geliştirmek, örnekleme yoluyla konuyu okuyucuya daha iyi aktarmak, bugünün geçmişin devamı olduğunu vurgulamak için kullanır.

Nayman Ana efsanesinde bilindiği gibi insan beyninin yıkanması, geçmişin unutturulup, tek yönlü insanların ortaya çıkışı anlatılır. Bu hikayenin muhatabı açıkça Stalin’dir. Alfabeler Kiril alfabesine dönüştürülmüş, din, dil, kültür ögeleri önce silinmeye çalışılmış, daha sonraları da herkese ayrı kimlikler verilerek” birlik olma” engellenmeye çalışılmıştır. Bunlar yakın tarihimizle ilgili tarih kitaplarında bulabileceğimiz, doğruluğu tartışılmayan bilgilerdir.

Yazar, Kazangap’ın oğlu Sabitcan gibileri günümüzden bir hikayeyle eleştiremez miydi ? Şüphesiz olabilirdi. Ama bu kadar açık yapılamayacağı da gerçekti. Efsane ise değiştirilmeden anlatılabilirdi. Bu yüzdendir ki kitabın Sovyetler Birliği’ndeki basımı geciktirilmiş, bir süre için yasak kitaplar arasında yeralmıştır(155).

Abutalip ve Zaripa Kuttibayeva’nın trajedileri, bir yönüyle Nayman Ana Efsanesi ile yakından ilgilidir. Eski Sovyetler Birliği’nin geleneği halinde olan, bir önceki dönemin hesabının sorulması hadisesidir. Kuttibayev’lerin soruşturmasını sürdüren Akdoğan bakışlı müfettiş Yedigey’in gayretiyle Stalin döneminden sonra cezasını bulur. Bu dönemden sonraki dönemde de Yedigey gibilerin cezalandırılmadığını kimse söyleyemez. Her dönem başlı başına geçmişi karalama, hayali ufuklar açma dönemidir.

Raymalı Ağa’nın hikayesi ise fikirlerin yanında duygulara da vurulan kilitlerin simgesidir. Yaşlı birinin genç bir kıza ilgisi ahlaki normlar gereği “yanlış” damgası yer.
155 – Burçak Evren, H.Narlıyev(Konuşma), Gorbaçov Döneminden Tam Yaralanamadık, Güneş Gazetesi, 11.10.1989, tarihli nüsha.
50
Bu aynı zamanda farklara rağmen, Yedigey’in Abutalip öldükten sonra acıma ile başlayan ardından sevdaya dönüşen aşkına da telmih oluşturur. Her ikisinin de duyguları kendi içinde tutarlık arzetmesine rağmen, sosyal değerler göz önünde tutulduğunda en azından “alışılmamış” türdendir.

Bu ve diğer eserlerde gördüğümüz böylesi keskin örnekler fazlaca detaylı görünebilir. Ya da anlatımın katılaştığı düşünülebilir. Nayman Ana’nın oğluna yapılanlar, ya da Toprak Ana’da olduğu gibi bütün ailenin ölümü abartılı kabul edilebilir. Fakat kendi toplumları içinde yaşanan acıların yoğunluğu düşünüldüğünde, örnekler çok vurgulu görünmez. Her toplumsal olay, her yargı, önce kendi toplumu içinde, kendi değer ölçüleri içinde değerlendirilmelidir.

Sarı Özek Uzay alanı ile insana kapatılan, aynı zaman geçmişi örten Sarı Özek Bozkırı, Karanar’ın tabii güzelliği, yazarın tabiata olan düşkünlüğünü bir kez daha gösterir. Karanar da kendi türünün atası hüviyetini kazanır. Mankurtlaşan oğlu tarafından öldürülen Nayman Ana’nın başörtüsü de Dönenbay kuşu olur. Hep hürriyetin temsilcisi olarak çizilen kuş, oğlanın babasının adını alarak bugüne uzanır. Bu yapaylaşmayan tabii bir uzantıdır. Bir zorlamaya rastlamayız. Yazar bize anlatmakla görevini yaptığını, inanıp inanmamakta serbest olduğumuzu hatırlatır.

Yazar öylesine müdahalecidir ki yer yer romanı derleme havasına sokar. Yelizarov Afsanasi İvanoviç (156)’in Nayman Ana Efsanesi’ni derledikleri anlatılır. İkisi de Kazangap’ın ağzından, Yedigey’in yorumuyla bu işi yaparlar. Yazar, Yedigey’in ağzından şu düşüncelerini okuyucuya aktarır. “….. Bütün bunlar olalı ne de çok zaman geçmiş! Şimdi de Kazangap’ın kendisini götürüyor Anabeyi Gömütlüğüne. Bir çizgi dönüp dolaşarak başladığı yerde yeniden kapanmış gibiydi. Bir efsane anlatıcısı, öyküsünü belleğinde taşıyıp başkalarına aktardığı gömütlüğe son uykusunu uyumak üzere gidiyordu şimdi …”(158).

Bir bölümde de yazarın “Öğretmenim” dediği ünlü Kazak yazar Muhtar Ayvazov’a

156 – G.U.Y. Olur, s.88,162.

157 – A.g.e.s. 162.

158 – A.g.e.s. 162.


51

uzanırız(159). Müfettiş Tansıkbayev’in Abutalp’e söylediği “Yeni bir Muhtar Ayvazov ile karşı karşıyayız anlaşılan. Derebeylik geçmişini anlatan bir yazar daha …”(160) şeklindeki sözleriyle, Ayvazov’un dünyasına sokar yazar bizi. Aytmatov ile benzer sanat endişesi taşımakla kalmayıp aynı çizgiyi de paylaşan Ayvazov (161) da takibata uğramış, çalışmaları engellenmiştir. Aytmatov Kırgızlar için ne ifade ediyorsa, Ayvazov da Kazaklar için odur(162).



Yedigey, bilmediğini bilecek kadar görgülü bir insandır. Kimilerinin onu “köy filozofu” diye adlandırdığını, onu nasıl değerlendirdiklerini de görürüz(163). Karakter çiziminde de mükemmele ulaşan yazarın buna rağmen ölümsüz kahramanlar peşinde koşma gibi bir teleşı yoktur(164). Yedigey’in her anını, yücelik ve basitliklerini, zaaflarını öğreniriz.

Yedigey’in arayan, mücadeleciliği, korkusuzluğu ayrıca görgüsüzlük ve patavatsızlığı ile teknik olarak yeni bir Tanabay gibidir. Tanabay’ın da fevri hareketleri yüzünden başı beladan hiç kurtulmaz. Yedigey’i ondan ayıran ise müthiş bir sağduyu ve yargı anlayışına sahip olmasıdır. Çalışkanlığı yanında duygusallığı da dikkat çekicidir. Bunlar bir bakıma zaafları da olur. Çevresiyle bütünleşmiştir. Sağlam bünyesi onu karakteri kadar uyumlu yapar. Çelişkili ama kararlıdır.

Aytmatov’un Gün Uzar Yüzyıl Olur adlı eserindeki kendinin ve çevresindekilerin düşüncelerini ölçen Boranlı Yedigey, bir bakıma yeni kahramanımız Abdias Kallistratov’un da çıkış noktası(165). Yedigey, Abdias ile somutlaşır. Kendince yol arayan biri olarak karşımıza çıkar(166).

159 – C.A. Mein Lehrer, Abschied von Gülsary …. S.367-372.

160 – G.U.Y. Olur, s.190.

161 – C.A., Ein Wort Ü.Auezov, Karawane des Gewissens … s.86-96.

162 – A.M.İdil, Sovyet Romanı, s.62.

163 – G.U.Y.Olur, s.185.

164 – Durali Yılmaz,G.U.Y.Olut ve Sonrası, Tercüman Ga.,18.02.1986, s.12.

165 – C.A.Dişi Kurdun Rüyaları,Ötüken Yay.,Çev.R.Özdek, İst.., 1990.

166 – İrina, Rishina, C.A. The Price is Live, The T.S. Out, s.134.
52

Dişi Kurdun Rüyaları adlı eserde de yine birkaç konu anlatılır. Önemli bir bölümün kahramanı Abdias’tır. Bu yazarın eserleri için yeni bir artistik yapılanmadır. İlk defa bir Rus kahraman seçilir. Yazar, bunun özellikle yapıldığını, Rus olduğu için, Hristiyan olduğu için seçildiğini söyler(167).


Kahramanımız neden bir Hristiyan? Yazar Müslüman bir toplumun mensubu. Neden bir Hristiyan misyonerin hayatı anlatılıyor(168) ? Yazarın bu konudaki sözleri şöyle: ”Hristiyanlıkta Hz.İsa’nın rolü çok güçlü. İslamiyet’te böyle bir figür yok. Böyle bir arayış yok(169). Hz.Muhammed çarmıha gerilmiyor. Hristiyanlıkta ikilik var. İslamiyette yok. İşte Hristiyan bir kahraman seçmenin ve kahramanımın izlediği yolun sebebi bu. Ayrıca Hz. Muhammed yolunu aydınlatan bir peygamber. Hz.İsa ise bir kısım müridleri olmasına rağmen çarmıha gerilip semaya yükselişinden sonra hedefe ulaşıyor.


Yazar, eseri yayınlandıktan sonra edebi çevrelerden olduğu kadar diğer çevrelerden de eleştiriler aldığını “Yeni çözümler geliştiriyor, dinini arıyor” diye yorumlar yapıldığını, böylelerinin kitabı okuduklarını ama her şeyi göremediklerini söylüyor(170). Fakat din mefhumunun son iki eserde çok yoğun olarak işlenmiş olması, bu yaklaşımların doğmasına sebep olmuş olabilir.


Abdias’ın kendince misyonerliği, kurtların trajedisi, o günlere kadar Sovyetler Birliği’nde yokmuş gibi davranılan eroin kaçakçılığı eserin üç ana temasını oluşturur. Yazarın bu üç konuyu birleştirmekte ve ayırmaktaki mahareti daha önceki eserlerinden de tanıdığımız önemli bir meziyeti. Ayrı ayrı okunduklarında da büyük haz alınabilecek bu hikayeler çok başarılı bir kurgulama ile birbiri içine yerleştirilmiş. Üçünde de insanın zaafları, arayışı, tükenişi, kendine ve çevresine saygısını kaybedişi dile getirilmiş. Yeni arayışlar, tabiatın ve insanın değeri ise çıkarmamız gereken sonuçlar arasında sayılabilir.


167 – A.g.e.s. 135.

168 – A.g.e.s. 135.

169 – Güner Yüreklik, C.A., Aytmatov Tanrısını Arıyor, Cumhuriyet Ga. 17.11.1987, s.5.

170 – Rishina, s.136.

53

Yazarın en çok tartışılan eseri D.K.Rüyaları’dır. Özellikle batıda eser üzerinde yoğun çalışmalar yapılmasının sebebi esas kahramanın (Bize göre Dişi Kurt Akbar Kahraman) Sovyet tipi bir “Jesus Christus” olmasıdır. Kimi radikaller ise işi yazarın Nobel Ödülü’nü alabilmek için bunları yazdığını, yeni bir Tanrı arayışında olduğuna kadar götürdüler.



Gerçekten de esere genel bir perspektifle değil de, herhangi bir ipucundan yola çıkılarak kazanılan dar bir perspektifle bakıldığında radikallerin görüşleri dahil bütün görüşler, hatta hiç akla gelmeyenleri bile bir anlam kazanıyor. Ama bu, sadece Dişi Kurdun Rüyaları için değil, yazarın bütün eserleri için söz konusu.

Mesela çoğunluğun eserin kahramanı olarak kabul ettiği Abdias’ın daha eserin sonuna gelmeden ölümü. Hz.İsa’nın ölümüne benzetilerek rolü bitiriliyor denilebilir. Konuya teknik olarak, kağıt üzerinde yaklaşıldığında son yüz sayfada Abdias yoktur. Biz bu konuda şu şekilde düşünüyoruz: Eserin en çok yoğunlaşılan kahraman Abdias ve hemen arkasından Boston’dur. Eserin geneli düşünüldüğünde kahramanımızın tabiatın temsilcisi dişi kurt Akbar olduğunu görürüz.

Abdias’ın ölümünden sonraki bölümde yazar Kırgız topraklarına, Gülsarı’da, Beyaz Gemi’de, Gün Uzar Yüzyıl Olur’da olduğu gibi yeniden girer. O da okuyucuyla birlikte özlediği dünyaya kavuşmuş gibidir. Üslup canlılığına, klasik kıvraklığına (Yukarıda adı geçen eserlerin konularından kaynaklanan kıvraklık kastedilmiştir) yeniden ulaşır. Tabiatla iç içe yaşamaya başlarız.

Yazar roman sahasında ulaştığı zirveyi bize Abdias’ın çizgisiyle gösterir. Son bölüm, kaynağa dönüş, geldiği yoldan geri dönüşün sunuluşu gibidir. Yazar romanında bilinen tarzını

Değiştirip geliştirdiği için, şekilde ayrılan bu iki ana bölümün organik olarak birbirine bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Akbar’ın yavruları için mücadelesi ve tükenişi ile Abdias’ın çekişmesi ve ölümü aynı konunun farklı ortamlarda aynı kişi tarafından ele alındığını çok açık bir şekilde sezdirir. Abdias birkaç defa yargılanır, hepsinde kaybeder. Akbar da defalarca yargılanır ve ölür. Bu durumu insanla birlikte tabiatın da kaybedişi olarak görebiliriz. Sonuç insanın ve tabiatın düşmanının yine insan olduğudur.

54

İlk bölüm Akbar ve Taşçaynar’a, son bölüm yine iki kurt ve Boston’a ayrılarak genel çerçevemiz oluşturulur. Abdias’ın gittiği her yerde, dolayısıyla çevresindekilerin de, Akbar ve Boston’un dünyasına girdiklerini görürüz. İnsan, bütün insanlık tarihinde olduğu gibi yine tabiatla mücadele eder. Legal yolla kazanamadığı savaşı, acımasızca tabiatı yok ederek kazanma yoluna gider.



Cengiz Han’a Küsen Bulut’u, Güz Uzar Yüzyıl Olur ile birlikte düşündüğümüzde kazandığı bütünlüğü müstakil bir eser olarak düşündüğümüzde de görüyoruz. Bilindiği gibi Gün Uzar Yüzyıl Olur bir süre sansüre takılmış, gecikmeli olarak yayınlanabilmişti. Bu iki eserin birbirini tamamladığı muhakkak ama yazar kendisiyle yaptığımız görüşmede bu konuda bir açıklamada bulunmadı.

Her halükarda eseri müstakil olarak kabul etmek durumundayız. Yazarın aynı kahramanları az çok farklı özelliklerle ve farklı isimlerle eserlerinde tekrar işlediğini biliyoruz. Biz yeri geldiğinde iki eser arasındaki bağlantılar üzerinde de duracağız.

Gün Uzar Yüzyıl Olur ve Dişi Kurdun Rüyaları’nda, genel anlamıyla yazarın metafizik endişelerinin yoğunlaştığını görüyoruz. Cengiz Han’a Küsen Bulut ile de İslamiyet öncesi Orta Asya’da hakim dinlere Budizm(171), Şamanizm(172) ve Gök Tanrı’ya(173) uzanırız. Bu üç dinin birbiriyle birleşen ve ayrılan özelliklerini bir arada görürüz. Her üçünün de insanlar üzerinde aynı dönemde etkili olmaları birleşen yönleri artmıştır.

…… Sistem gereği izlenemeyen din teması yazarda birbiri ardına kendini göstermeye başlar. Gün Uzar Yüzyıl Olur’da İslamiyet, Budizm ve Kazangap’ın oğlu Sabitcan sayesinde Sovyet teknoloji dini, Dişi Kurdun Rüyaları’nda Hristiyanlık ve birçok batılının gelecek adıyla sarıldığı çevreyi, Cengiz Han’a Küsen Bulut ve Yıldırım Sesli Manasçı’da Budizm, Şamanizm ve Gök Tanrı dininin işlendiğini görürüz(174). Cengiz Han’a Küsen Bulut’ta Moğol ve Türklerin yüzyıllarca birlikte yaşamaları, kültürlerinin karışması neticesinde birçok efsane ve kültürel ögenin her iki toplum tarafından da benimsendiği anlaşılır.

171 – The Encyclopedia of Religion, Buddhism in Central Asia, Macmillan P.C.,(Edt. M.Eliade), Vol.2, New York, 1987, s.400-405.

172 – A.g.e, Siberian and İnner Asian Shamanism, Vol.13, s.208-215.

173 – A.g.e. Tengri, Sky of God, Vol. 14, s.401-403.

174 – A.g.e., Turkic Religions, Vol. 15, s.87-94.


55

Son iki eser bize dini akımların aynı zamanda ve ne kadar rahatlıkla hareket edebildiğini de gösterir(175). Göçebe hayatın da gereği olarak birleştikleri ve ayrıldıkları noktaların çokluğuna rağmen her iki milletin de dış etkilere ne kadar açık olduklarını görürüz.

Genç Temuçin’in hayatı incelendiğinde Cengiz Han olduğunda yaptıklarını bir platforma oturtmak daha da kolaylaşıyor. Genç yaşta karakter çözümlemelerine girişmesi, çevresiyle ilişkileri, kardeş Berker’i bir hiç uğruna (Kimilerine göre gelecekte kendisine engel olabileceği endişesiyle) öldürmesi(176), karısını kaçıran Merkitleri son ferdine kadar yok etmesi(177) onun han seçilmesinden çok kendisini han seçtirdiği sonucunu verir.

Dünyaya hakim olma hırsı o kadar ileri derecededir ki, bu duygusunun yaşadığı dönem dışında geleceğe de yansıması için yoğun düşüncelere sahiptir.

Eserimizde gezgin kahin ona batı seferi boyunca eşlik edecek bulutu haber verdiğinde, kendisinin Gök Tanrı’nın dünyadaki temsilcisi olduğu düşüncesi daha da güçlenir. Zaten bildiği gibi bir konu delillendirilmiş olur(178). Bulutun hep orada kalabilmesi için Han’ın dikkat etmesi gereken hususlar vardır. Kimse bilmez bunu. Taa ki kaybolduğu ana kadar. Artık iş işten geçer, Han, Gök Tanrı’nın gözünden düşer. Geri dönmekten başka çaresi kalmaz. Tabii ki Aytmatov’un kaleminde dönüş sebebi buluttur(179). Tarih ise hadiseyi onun bazı zorlamalar yanında kendi iradesiyle seçtiği şeklinde anlatılır. Topraklarını oğullarına dağıtır ve seferi onlara emanet eder.
Bütün dinlerde, aslında bütün dinlerin kaynağı doğu kültüründe, doğurma, çoğalma, hakim olma anlayışı temelde vardır ve her şeyin üstündedir. Gerek ilahi gerekse dünyevi dinlerde bu aynı seyri takip eder.

175 – A.g.e.s. 88-93, Ayrıca A.g.e.s, Buddhism in Mongolia, Vol.2, s.404-405.

176 – B.Ya.Vladimirtsov,Prof., The Life of Chinghiz-Khan, Benjamin Blom, Tr.Prince D.S.Mirsky, New York 1969, s.8-26.

177 – Paul Batchnevsky, Cinggiz-Khan, Sein Leben und wirken, Franz Steiner Verlag, Weisbaden, 1983, s. 30-34.

178 – C.Aytmatov, Cengiz Han’a Küsen Bulut, Ötüken Yay., Çev. R.Özdek İst., 1991, s.27.

179 – A.g.e.s. 84.


56


Aslında Han da, çoğalmaya prensipte karşı değil. Onun koyduğu Tanrının gücüne giden doğum yasağı(180) batı seferine mahsus. Çocuklu kadınların herhangi bir baskında uğrayacağı zarar, bunun erkekler üzerindeki etkisinin telaşında. Kendince insanları düşündüğü için, insanlık adına böyle bir karar veriyor.

Şamanizm, Budizm ve Gök Tanrı dinleri kimi araştırmacılara göre çok farklı değerlendirilirken, Aytmatov’da da olduğu gibi bazıları bu üç dini birlikte değerlendiriyor. Sebebi her üçünün de aynı dönemde ve aynı yerde insanlar üzerinde etkili olması.

Aytmatov, bu eserinde Kırgız topraklarının işgalini, Moğolların bir kolu Oryat Cungurları ile mücadelelerini, Manas Destanı’nı anlatır. Oryatlarla Kazak ve Kırgızların komşulukları 15. Yüzyıla kadar uzanır(181). İlişkileri 18. yüzyıldan sonra Rusların bölgedeki hakimiyetlerinin artmasına kadar devam eder (182). 1855 yılında da Rus yayılmacılığı Kırgızlar üzerinde etkisini iyice arttırır.

Orta Asya’nın yazılı kaynaklara dayalı bilinen tarihi 600 yılına kadar uzanır. Bu tarih öncesinde olduğu gibi bugüne kadar da bu bölge hiçbir zaman durulmamıştır. Savaşlar, iç savaşlar, lokal toprak kavgaları ile 19. Yüzyıla kadar gelinmiştir. Bu tarihten sonra da bölgedeki Rus hakimiyeti yavaş yavaş renk değiştirmeye başlar. 1990’da da malum sona gelindi. Bugün bile Orta Asya’nın tam durulduğunu söylemek zor.

Tarihinde çok zorlukla karşılaşan toplumların destan, efsane ve diğer sözlü edebiyat ürünlerinin güçlü olduğu biliniyor. Bütün Türk topluluklarının bu konuda zengin gelenekleri var. Manas Destanı Kırgızların Moğollarla ilişkilerine özellikle yer verir. Kırgızların dinlerini (183)., kültürlerini, adetlerini detaylı olarak verir. İlk defa Radloff’un Proben (184) adlı çalışmasında eserden söz ettiğini görürüz.

180 – A.g.e.s. 31.

181 – Fischer Weltgeschichte-Zentralasien-Herg. Fischer Bücherei, Band 16, Frankfurt am Main, 1966, s.153.

182 – A.g.e., s. 161.

183 – A.İnan, Manas Destanı, Kültür Bak. Yay., Ank., 1985, s.61, 146.

184 – Vladimir N.Basilov (edt.), Nomands of Eurasia, University of Washington Pres, Seattle,1989. s.65.

57

Rusların bölgedeki hakimiyetleriyle birlikte göçebeliğin yerine yerleşik hayatı özendirmek için ilaveler, İslamiyetle ilgili unsurlar, vs. de eserde yer alır.



Aytmatov, Gün Uzar Yüzyıl Olur’da İslamiyet ve bir ölçüde Budizm, Dişi Kurdun Rüyaları’nda Hristiyanlık, Cengiz Han’a Küsen Bulut ve Yıldırım Sesli Manasçı’da Budizm, Şamanizm ve Gök Tanrı dini üzerinde durur.

Dişi Kurdun Rüyaları’ndan sonra yazarın bir tanrı arayışına girdiği şeklinde Avrupa’da ve ülkemizde yorumlar yapılmıştı. Bu husus üzerinde ilgili bölümde durmuştuk. Yazarın din teması üzerinde son eserlerinde fazlasıyla yoğunlaştığını söylemek mümkün. Ama buna din arayışı adını yakıştırmak anlamsız. Çünkü o zaman yazarın son iki eserine bakarak Şamanizm veya Budizme dönmek istediğini düşünmek gerekecekti.

Göçebelerin hayatında yurtların, yurt ustalarının yeri çok önemlidir. “Kendi kendine yetme” felsefesine uygun olarak yurt ustaları büyük önem kazanırlar. Eserimizde Kertolgo-Zayıp cenaze alayıyla birlikte gitmeden önce kutsal Isık Göl kıyısında dua ederken bu konuya temas eder. Oğlu Eleman’ın ya babası Senirbay gibi yurt ustası olması ya da ağabeyi Koyçuman gibi Manasçı olması için dua eder(185). Her iki meslek de büyük önem arzeder. Biri barınak için diğeri topraklarını savunmak için diğeri topraklarını savunmak için gereklidir. Manasçı Kırgızlara manevi güç verir. Manas’ın oğlu Semetey’in kahramanlıkları, Kırgızların düşmanları karşısında en büyük dayanağı, güç kaynağı oluyor. Ayrıca onlara benliklerini, kültürlerini, kültürlerini korumaları için yol gösteriyor.

Kertolgo-Zayıp’ın dualarında ailesi, ülkesi için dilekleri yanında hayvanları için de Gök Tanrı’ya yalvardığı görüyoruz. Bu bize Kırgız geleneğinde tabiatın ve hayvanların ne kadar önemli bir yeri olduğunu gösteriyor.

185 – C.Aytmatov, Yıldırım Sesli Manasçı, Ötüken Yay., Çev.R.Özdek, İst.,1990, s.15 (Eserde ayrıca Yüzyüze ve Deniz Kıyısında Koşan Alaköpek de var.) .

58

1   2   3   4   5   6   7   8   9


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə