Yazının icadından sonra çeşitli aşamalardan geçerek bugünkü haline gelen ve yasama-yürütme-yargının ardından dördüncü kuvvet olarak nitelendirilen basın en eski ve en etkin haberleşme aracı olmuştur




Yüklə 180.88 Kb.
səhifə1/3
tarix18.04.2016
ölçüsü180.88 Kb.
  1   2   3




GİRİŞ

Yazının icadından sonra çeşitli aşamalardan geçerek bugünkü haline gelen ve yasama-yürütme-yargının ardından dördüncü kuvvet olarak nitelendirilen basın en eski ve en etkin haberleşme aracı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 29 Ekim 1923’den Demokrat Parti nin kuruluşuna kadar geçen süreç içinde Türk basınının etkinliklerine göz attığımızda dönem dönem, bir kısım Türk basınının yapılan yenilik hareketlerine nasıl karşı çıktığını ve buna halkı nasıl ortak edebildiğini gördük. Bu açıdan basının dördüncü kuvvet olarak nitelendirilmesinin oldukça doğru bir tespit olduğunu da kanıtlamaya gayret ettik.

Yeni bir devletin kurulması aşamasında Atatürk, basından halkı aydınlatmasını istemiş, bu yolda gazetecilerle görüşmüş ve onları ikna etme çabalarına girişmiştir. Bazı gazeteciler durumun ciddiyetini anlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda omuz omuza çalışmış, ancak bazı gazetecilerde eski dönemden kalma hırslarını yenememiş ve sürekli yönetim mekanizmasında bulunan kişilere çatmışlardır.

Atatürk’ün ölümünden sonra dünya devletlerinin içine düştüğü kriz ortamı, Türkiye’yi de etkilemiş, özellikle İnönü döneminde basına karşı girişilen kısıtlamalar dönemin ayırıcı özelliklerinden birini oluşturmuştur. Milli şef döneminde “besleme basın” olarak adlandırılan bir tür ortaya çıkmış ve sadece hükümetin icraatlarını, yönetim anlayışını tasvip niteliğindeki yazılar bu gazetelerin sütunlarını doldurmuştur.

II.Dünya Savaşı’nın patlak verdiği dönemde İsmet İnönü’nün büyük çabaları ile savaşa son ana kadar girilmemiş. Ancak Almanya’nın başlangıçtaki başarıları sonucunda Almanya’ya olan sempati artmış, bu sempati kendini milliyetçi yayınlar çoğalması ile göstermiştir. II.Dünya Savaşı’nın sonunda ise, Almanya’nın uğradığı yenilgi karşısında daha önce göz yumulan ve desteklenen milliyetçi basın susturulmuştur.

Otoriter basın kuramının temel önermeleri, “basın, siyasal otoritenin zayıflamasına yol açacak hiçbir yayın yapmamalıdır. Basın daima siyasal otoriteye tabi olmalıdır. Basın egemen ahlaki ve siyasal değerlere zarar vermekten sakınmalıdır. Siyasal otoriteye yönelik kabul edilemez saldırılar, resmi politikadan sapmalar ya da ahlaki değerlere aykırı yayınlar suç sayılmalıdır” şeklinde sıralanmıştır. Türkiye’de çok partili hayata geçiş sürecine kadar uygulanan basın rejiminin otoriter basın kuramının ön gördüğü çerçevede işlediğini söylemek mümkündür.1945’ten sonra ise, CHP’nin basına ilişkin politikalarında esneklik meydana gelmişse de, dönem içinde gerçekleşen bazı olaylarda iktidarın politikalarında tekrar sertleştiği görülmüştür, kısaca 1945-1950 yılları arasındaki basın politikaları dalgalanmalar göstermiştir.




  1. BÖLÜM


1923-1938 DÖNEMİ TÜRK BASINI
Milli Mücadelenin Ankara Hükümeti’nin başarısı ile sonuçlanmasının ardından İstanbul basınında Ankara Hükümeti ve Milli Mücadele aleyhinde yayınlar yapan Refik Halit (Karay), Refii Cevat (Ulunay), Tarık Mümtaz(Göztepe) gibi yazar-gazeteciler, 150’likler listesine dahil edilerek yurtdışına çıkarıldılar. Milli Mücadele aleyhine en ağır eleştirileri yapanların başında gelen Peyam-ı Sabah gazetesi başyazarı Ali Kemal, İstanbul’un kurtuluşundan sonra tutuklanarak Ankara’ya götürülürken İzmit’te linç edilmişti. Böylece İstanbul’da ki Milli Mücadele aleyhtarı basın susturuldu ve mensupları sürgün edildi. Ancak, bununla Ankara Hükümeti’nin İstanbul basınını kontrol altına alması ve Cumhuriyet basını haline getirmesi için bir süre daha geçmesi gerekti. Bu sonuca birkaç aşamadan geçilerek ulaşıldı.1


    1. İzmit Basın Toplantısı

Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki hareketin hem ülke içinde hem de dış dünyada kendi haklı davasını anlatabilmesi için basın, çok önemli bir rol üstlenmiştir. Milli hareket bu doğrultuda Anadolu Ajansı’nı ve 7 Haziran 1920’de Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürlüğü’nü kurmuştur. Daha sonra Matbuat Genel Müdürlüğü olarak faaliyetini yürüten bu kuruluş milli hareketin basın ile ilgili işlerini yürütmüştür.2

Mustafa Kemal, milli mücadele sonrasında da Türk basınını yanına çekmeye çalışmıştır. İstanbul basınının milli mücadeleye daha yakın gördüğü temsilcileriyle 16 Ocak 1923’de İzmit’te bir basın toplantısı yapmıştır. Toplantıya Tevhid-i Efkar’dan Velid Ebuzziya, Vakit’ten Ahmet Emin, Akşam’dan Falih Rıfkı, İkdam’dan Yakup Kadri, Tanin’den İsmail Müştak, İleri den Suphi Nuri ve Kılıçzade Hakkı katılmışlardır.3

Mustafa Kemal, gazetecilerle yaptığı konuşmada halkı aydınlatma işine değinirken; “bendenizce aydınlatmada, kamuoyuna yol göstermede bir program yapmak gerek. Örneğin, egemenlik nedir? Ve bu millet egemenliği korumalı mı, yoksa başka birine verip onun önderliğiyle mi hareket etmeli mi? Bunu tarihin yol göstericiliğiyle çok güçlü ifade edebilirsiniz. Geçirdiğimiz felaketi birer birer saymalı, milletin kaderini elinde bulunduran insanların bu millete yaptığı her türlü fenalığı saymalı. Sonra hükümet şeklimizin niteliğini anlatmak gereklidir.” demektedir.4

İzmit toplantısına katılan gazetecilerden Ahmet Emin Yalman, kendilerine “hilafetin istikbali hakkında ne düşündüklerinin” sorulduğunu, fikirleri alındıktan sonra Atatürk’ün bu kurumun “kökünden ilga edilmesi lazımdır” dediğini anlatmaktadır. Daha sonra gazeteciler, yapılması düşünülen değişiklikler hakkında kamuoyunu hazırlamak görevini üstlenmişlerdir.5


    1. Cumhuriyetin İlanı

Basında, Cumhuriyet ilan edilmeden önceki tarihlerde, milli hakimiyet, milli irade gibi konularda değerlendirmeler yapılmıştır. Ancak “Cumhuriyet” kelimesinin telaffuz edilerek ele alınması ancak 1923 yılının yaz aylarında gerçekleşmiştir. Saltanatın kaldırılmasından itibaren basında milli hakimiyetle ilgili yazılar yer almaya başlamıştır.6

Fethi Okyar kabinesinin istifası ile başlayan sürecin, Cumhuriyetin ilanı ile noktalanmış olması, İstanbul basınını çok ağır sözlerle eleştirilere ve yoğun bir muhalefete itmiştir. Tevhit-i Efkar, Mustafa Kemal’e direkt olarak saldırmaktan ziyade günlerce Celal Nuri, ve Ahmet Agayef’i hedef alan yazılar yayınlayarak sorumlu olarak onları belirleme yolunu tercih etmiştir. 1 Kasım 1923’te Tevhit-i Efkar’da “Muhterem Celal Nuri fırıldak çevirmekte, Ahmet Agayef arkadaşımız da el çabukluğu marifet yapmakta, Ziya Gökalp’te her şeyi kitaba uydurmakta meğer ne müthiş istidatlarmış. Bundan sonra hangi memlekette tebdil-i şekl-i hükümet lazım gelirse elbet bizim üç üstad-ı mahsusumuzdan istifade edilecektir” denmektedir.7 Cumhuriyet’in ilan edilmesi üzerine gazeteler zaten mevcut olan sistemin cumhuriyet olduğunu, onun için bu kararın şaşılacak bir tarafı olmadığını beyan etmişlerdir. Ancak, bu durumu eleştiren gazete ve gazeteciler de yok değildir. Velid Ebuzziya, Tevhit-i Efkar’da “Efendiler İstical Ediyorsunuz” adlı makalesinde, hükümet buhranının, yeni bir hükümet kurularak giderileceği yerde pek kesin ve acele olarak Cumhuriyetin ilanı ile halledildiğini savunmaktadır. Ayrıca, Vatan ve Tevhit-i Efkar gazetelerinde, Cumhuriyetin ilanına ilişkin Rauf Bey’le yapılan röportaj yer alır. Rauf Bey, kendisinin bir cumhuriyetçi bir hükümet şeklinden yana olduğunu, fakat böyle aceleci ve diktatörce bir tutuma karşı olduğunu açıklamaktadır.8

Atatürk, Nutuk unda, yapılan bu tür tenkitleri özetleyerek, bu yazarların samimi olmadıklarını belirtmiştir: “ Cumhuriyetin ilan şeklinde ve Cumhuriyetin esasları ile ilgili kanunda gördükleri kusur ve eksiklikleri tenkit etmelerini samimi sayabilmek için çok saf olmak lazımdır. Eğer bu yazarlar, Cumhuriyetin ilanı günü yaygaralı hücumlarla başlamayıp önce Cumhuriyetin ilanını iyi niyetle ve samimiyetle karşılamış olsalar, kamuoyunu kararsızlık ve karışıklığa düşürecek şekilde değil de, Cumhuriyet in iyi yanlarını tanıtıcı ve onun ilanını pek yerinde olduğunu kamuoyunda telkin eden yazılar yazmış olsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü tenkidin samimiyetini iddiada haklı olabilirlerdi. Fakat gördüğümüz tutum ve davranış böyle olmamıştır.” 9

Aslında İstanbul basınının neye karşı olduğunu anlamak pek de mümkün değildir. Hakimiyet-i Milliye esasına karşı olmamak ama Cumhuriyete karşı olmak, ya da Cumhuriyete karşı olmamak ama acele ilan edildiğine karşı olmak gibi bir kavram kargaşası içinde eleştiriler alıp başını gitmiştir. Aynı şekilde kendi ifade ettikleri gibi bütün İstanbul’un düşüncesini yansıttığını söylerken, aynı sütunların devamında İstanbul’da yapılan Cumhuriyet şenliklerinin verilmesi de ayrı bir çelişki halinde kendini göstermektedir.10

Cumhuriyetin ilanına karşı tepkilere karşılık bunu alkışlayan basının da varlığını belirtmek gerekir. İkdam’da 30 Ekim 1923 günü Ahmet Cevdet, “Hakimiyet-i Milliye ve Cumhuriyetin Çeşitleri” adlı makalesinde, Cumhuriyetin en ileri ve medeni devlet şekli olduğunu belirtmiştir.11



1.3 Hilafetin Kaldırılması

Cumhuriyet tartışmalarından sonra 9 Kasım 1923’te yeni bir tartışma konusu İstanbul gazetelerine yansıdı. Hilafet! 10 Kasım 1923’te İstanbul Baro Başkanı Lütfi Fikri, Tanin gazetesinde, halifeye seslenen bir mektubunda, halifeliği savunarak asla görevinden istifa etmemesini istemiştir. Kısa süre sonra İstiklal Mahkemesi’nde yargılanacak olan Lütfi Fikri Bey 5 yıl kürek cezasına çarptırılacaktır.12 11 Kasım’da ise Hüseyin Cahit13 Tanin’de hilafeti değerlendirmiştir. Kısa bir süre sonra İsmailiye mezhebinin Dini lideri Ağa Han ile Emir Ali’nin, 24 Kasım 1923 tarihli ve Londra çıkışlı mektupları14 muhatabı İsmet Paşa’ya ulaşmadan önce, 5-6 Aralık 1923 tarihlerinde Tevhid-i Efkar, İkdam, Tanin’de yayınlanınca hükümet, bu mektup olayını “hariç ve dahilin müştereken vatan aleyhinde tertibat ittihat ettikleri” gerekçesi ve bu yolla propagandaya iştirakın Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na muhalefet anlamına geldiğini, dolayısıyla İstiklal Mahkemesinin yeniden teşkili ve İstanbul’a gönderilmesi, mücrimlerin Hıyanet-i Vataniye’den yargılanması talebiyle BMM’ ne bir teklif getirmiştir. Meclis 8 Aralık 1923 tarihli gizli oturumlarda mesele görüşülüp hükümet talebi kabul edilmiştir. Böylelikle Cumhuriyet Dönemi’nin ilk İstiklal Mahkemesi bu suretle çalışmalarına başlamış ve iki aya yakın faaliyette bulunmuştur.15 Mahkemenin beraate karar vermesi İstanbul basını ile hükümet arasında bir diyaloğun oluşmasına da katkıda bulunmuştur.16 Beraat kararının ardından İstanbul basınının önde gelen yazarları ile Atatürk arasında bir toplantı düzenlenmiştir. 4 Şubat 1924’de İzmir’de yapılan toplantıya katılan gazeteciler şunlardır; İkdam sahibi Ahmet Cevdet, Tanin başyazarı H.Cahit, İleri gazetesinin sahibi Celal Nuri İleri, Akşam başyazarı Necmettin Sadak, Vakit başyazarı Mehmet Asım Us, Tercüman-ı Hakikat başyazarı Hüseyin Şükrü ve Vatan yazarı Ahmet Emin Yalman.17

Toplantıda Mustafa Kemal, basın mensuplarına yeni rejimin siyasî aşamalarının henüz bitmemiş olduğunu belirterek, kendilerinden Ankara ile uyumlu bir yayın faaliyetinde bulunmalarını ister. Yeni Türkiye Devleti’nin lideri, toplumda köklü değişiklikler yaparken basının rolü ve desteğinin önemini çok iyi kavramış, açıkça onlardan yardım isteyerek en azından karşı çıkmamalarını sağlamayı düşünmüştür. 18

Mustafa Kemal, 1 Mart 1924’te İzmir dönüşü, BMM açış konuşmasında Hilafetin kaldırılması üzerinde durdu. 2 Mart 1924’te Halk Fırkası Grubu toplantısında Şer’iye ve Evkaf Vekaletlerinin kaldırılmasına karar verildi ve ertesi gün, yani 3 Mart 1924’te Hilafet kaldırıldı.19

İzmir’deki toplantının hemen arkasından gelen günlerde basının bazı konulardaki yaklaşımından hükümetin rahatsız olmaya devam ettiğine dair örneklere rastlanmaktadır. Cumhuriyetin ilanından iki hafta sonra Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiliği’ne getirilen Zekeriya Bey (Sertel) kendisine bağlı Anadolu Ajansı’nı kullanarak yayınladığı basın özgürlüğü ile ilgili bildiri yüzünden görevden alınmıştır. Bildirinin yayınlanmasını takiben Zekeriya Sertel’in görevden alınması, M.Tunçay tarafından hükümetin “basın özgürlüğüne dokunmayacağına dair söz vermek istememesi” şeklinde yorumlanmaktadır. Ayrıca o günlerde sadece üst yöneticiler değil, yönetici sorumluluğu olmayan milletvekillerinin birçoğunun da basından hoşnut olmadığı belirtilmektedir. Nitekim, 1924 Ocak ayının son günlerinde TBMM’nde Ruşen Eşref, Ferit ve Rauf Beylerin basın özgürlüğünü savunmalarına karşılık; Ali Galip, Ahmet Hamdi ve Yahya Galip Beyler “matbuata takyidat vaz’ını” talep etmişlerdir.20

İstanbul basınından beklediği desteği bulamayan Ankara Hükümeti ve Mustafa Kemal Paşa; cumhuriyeti ulusal bütünlük içinde savunacak bir mevzi elde etmek için, bir gazete projesi ile öne çıktı. Yeni Gün gazetesi ile ulusal mücadeleyi Ankara’da desteklemiş olan Yunus Nadi’ye bu projesini hayata geçirmesi için bütün desteğini vererek 7 Mayıs 1924’te Cumhuriyet gazetesinin yayınlanmasını sağladı.21 Cumhuriyet’in yayınlanmaya başlaması İstanbul basınında Kemalistlere ilk köprü başını sağlamıştır. Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu ve İsmail Safa’nın 1925yılında çıkardıkları Son Telgraf ise muhalif basın saflarına katılmıştır.22

Cumhuriyet dönemindeki ilk çok parti denemesi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmadan önce 1923 yılının son aylarında basında tartışılan diğer bir konu “devlet başkanının partiler üstü kalması” gerekliliğidir. Çünkü İstanbul basının kimi gazetecilerin de Mustafa Kemal’in memleketin başına yeni bir diktatör olacağı korkusu vardır. cumhurbaşkanı gibi değil de, parti başkanı gibi davrandığı belirtilmektedir.23

1.4 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Ve Basın

İstanbul gazeteleri 1924 yılının Ekim ayında TPCF kurulmadan önce TBMM’nde milletvekilleri arasında başlayan gruplaşmalara yakın ilgi göstermiştir. Diğer yandan yeni partinin kurulma hazırlıkları sırasında kuruculardan Adnan ve Rauf Beyler, basından destek arayışına giderek Vatan gazetesinin kendilerinin yayın organı olmasını istemişler, ancak önerileri Ahmet Emin Yalman tarafından reddedilmiştir. Yeni parti sadece dışarıdan desteklenmiştir.24

Pek çok kimsenin uzun zamandır beklediği bölünme gerçekleştiğinde, bunun hemen ardından, halk, muhalefetin gelecekteki gücü hakkında tahminler yürütülmeye başladı. Tanin, Tevhit-i Efkar, Son Telgraf gibi İstanbul basınında son derece iyimser değerlendirmeler yer alıyordu. Gazeteler, Halk Fırkasından beklenen ve gerçekleşen istifaların haberlerini günbegün vermekteydi. Ancak bu noktada haberler tam bir keşmekeş halindeydi. Değişik gazetelerde değişik isimler verilmekte, değişik gazetelerde aynı isimlerin istifa tarihleri değişik olarak çıkmakta ve kimi zaman aynı gazetede bir mebusun istifa haberi tekrar tekrar verilmekteydi.25

Fırka’nın kuruluş aşamasından Takrir-i Sükun kanunun ilanına kadar ki sürede İstanbul basınından tiraj itibariyle dönemin önemli bir miktarına sahip olan Vatan, Tevhid-i Efkar, Son Telgraf, İstiklal gibi gazeteler bu fırkayı açıktan desteklemiş ve kamuoyunda fırkanın tanınmasında önemli roller üstlenmişlerdir. Hatta bazıları, iktidar fırkasının yayın organı durumundaki Hakimiyet-i Milliye ile ciddi bir tartışma içerisine girmişlerdir. Bu tartışma çemberine İstanbul’da basılan iktidar yanlısı diğer gazeteler (Cumhuriyet, Akşam) de zaman zaman dahil olmuştur.

Tartışmanın temel ekseninde muhalefeti destekleyen gazeteler özellikle yeni fırka programında yer alan bazı hususları, esas alarak CHF’nın anti-demokratik bir hüviyet içinde olduğunu vurgularken, iktidarın resmi ve yarı-resmi gazeteleri ise iktidarın savunusunu yaparken muhalif basınını inkılaplara karşı, eski düzenin özlemi içinde olmakla suçlamıştır.26

BMM’nde beklenen fırtına Paşaların ordudan istifa etmeleri ile koptu. Kazım Karabekir, Ali Fuat’ın istifası ile bir zamanlar Mustafa Kemal’in yanında yer almış olan paşalar, mecliste toplanmaya başladılar. Mustafa Kemal Paşa bu olayı Rauf Bey ile Adnan (Adıvar) Bey’in bir tertibi olarak algılamayı yeğledi ve milletvekili olan paşaların siyaset ya da ordudan birini tercih etmelerini istedi. Böylece kendisine yönelik bir tertip olasılığını önlemeye çalıştı.27 Kazım Karabekir ve Ali Fuad Paşa’nın da görevlerini devredene kadar meclise girmeleri engellenmiştir.28

8 Kasım 1924 gününde, mübadil ve muhacirlerin yerleştirilmesinde görülen beceriksizlik ve yolsuzluklara ilişkin gensorunun oylanması sonucu hükümet 148 güvenoyu almış, 41 milletvekili oylamaya katılmazken 19 güvensizlik oyu çıkmıştır.29 TpCF 17 Kasım 1924’te İçişleri Bakanlığı’na verilen bir beyanname ile kuruldu. Genel başkanı Kazım Karabekir Paşa idi. TpCF ile ilgili Zekeriya Sertel’in yorumu şöyle olmuştur; “Yeni fırkanın teşkili memlekette zafer ve istiklalin dimağları dolduran sihrinin zeval bulduğuna ve halkın yeniden salim bir tarzda düşünmeye başladığına delalet etmek itibarıyla şayan-ı kayıt bir hadisedir. Zaferi müteakip gözlerimiz kamaşmış, tefekkür kabiliyetimiz kaybolmuştu...şimdi akl-ı selim devri başladı. Artık tenkit ve takdir kuvvetimizi kullanabiliriz.” Yazar ayrıca CHF ile TpCF arasındaki farkı şu şekilde dile getirmiştir: “bu yeni fırka kanaat, umde ve prensip itibarı ile diğerinden çok farklı değildir. İkisinin de dileği Cumhuriyet idaresidir. Yalnız CHF iki dereceli intihabat taraftarı olduğu halde TpCF bir dereceli intihabat taraftarıdır... Birinci biraz merkeziyetçi, ikinci biraz adem-i merkeziyetçidir...Bununla beraber ikinci fırkanın asıl maksad-ı teşkili programında izah ettiği bu mevad değildir... Onların tek endişeleri vardır ve bütün bu yeni cereyan bu endişeden doğmuştur: Diktatörlüğün istibdadın önüne geçmek. Yeni fırka erkanı aynı zamanda memlekette temiz, nezih, terbiyeli bir muhalefetin teessüsüne doğru ilk adımı atmıştır.”30

BMM’nde ortaya çıkan bölünme hem sağdan hem de soldan olmak üzere parlamento dışı muhalifleri, kendi partilerini kurma zamanının geldiğine ikna etmişti. Sağda, Erzurumlu Avukat Hüseyin Avni (Ulaş)’ın önderliğinde eski ikinci grubun daha ılımlı üyeleri bir parti kurma niyetlerini ve TpCF’yle işbirliği yapmayı önerdiklerini duyururlarken, sol kanatta eski Kastamonu milletvekili ve Adana’da yayımlanan Tok Söz gazetesinin yönetmeni Abüdülkadir Kemal (Öğütçü) de 25 Kasım’da Müdafa-i Umumiye Fırkası’nı kuracağını açıklıyordu. Bu ilk haberlerden sonra, her iki partinin de, ne diplomatik raporlarda ne de basında bir daha izine rastlanmamaktadır. Bununla birlikte, Abdülkadir Kemali’nin gazetesi Tok Söz, 30 Aralık 1924’te hükümet emriyle kapatılıp, bizzat yöneticisi de 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.31

1924 yılının kış aylarında Şeyh Said isyanı başladı. Fethi Bey hükümeti, Anayasanın 86. maddesi uyarınca sıkıyönetim ilan etti ve 23 Şubat 1925’te onaylanması için TBMM’ne başvurdu. TpCF genel başkanı Kazım Karabekir Paşa da hükümete tam destek verdi ve sıkıyönetim oy birliği ile kabul edildi. Ancak Fethi Bey hükümetinin güneydoğu politikası, CHF’nin sert kanadı tarafından ağır eleştiri ve suçlamalara hedef oldu. Muhalefete yumuşak davranıldığı ileri sürülünce Fethi Bey, “gereksiz şiddetlerle ben elimi kana bulamam” diye yanıt verdi. Yapılan oylama sonucu CHF grubu 60’a karşı 94 oyla hükümete güvensizliğini bildirdi. Fethi Bey, ertesi gün istifasını Mustafa Kemal’e verdi. İsmet Paşa, yeni hükümeti kurmakla görevlendirildi. İsmet Paşa’nın başvuracağı sert tedbirler TpCF adına konuşan Ali Fuat Paşa tarafından tepkiyle karşılandı. İsmet Paşa hükümeti 154 olumlu, 23 red ve 2 çekimser oyla güven oyunu aldı. Aynı gün meclisin ikinci birleşiminde “Takrir-i Sükun” adı verilen yasa tasarısı okundu. Muhalefet tedirgindi. Konuşmalar sonucunda Takrir-i Sükun yasası 22 red oyuna karşılık 122 kabul oyuyla kanunlaştı.32

Atatürk’ün Takrîr-i Sükun Kanunu’nun çıkışından sonra basın özgürlüğünün kısıtlanmadığına ilişkin sözleri mevcuttur.

Bu kanunun ıslahat-ı umumiyenin iyi anlaşılmasına, hüsnü tatbikatına alelumum sükun ve istikrarın husulüne ve devlet nüfuz ve haysiyetinin takrîr ve teyidine ne derece nafi olduğu meydandadır. Takrîr-i Sükun Kanunu’nun alelumum fena hareketlere ve suistimallere karşı hürriyet-i efkar ve matbuatı asla takyid etmediği müsellemdir...”33

Ali Fuad Cebesoy, hatıralarında o dönemde basının durumunu; “Takrir-i Sükun ve İstiklal Mahkemeleri devri başladıktan sonra İstanbul’da 14 yevmi gazetenin adedi 6’ya inmiş, bunların günlük baskısı 49 bine düşmüştür. Bu baskının, hiçbir devirde bu kadar azalmış olduğu görülmemişti. Matbuattan tenkit ve murakabe hakkının geriye alınması yüzünden halkın eskisi kadar gazete almadığı ve gazetelere ehemmiyet vermediği dikkat nazarımı çekmişti. Bu bir nevi protestoydu” şeklinde dile getirir.34 Nitekim, 1926-1927 yıllarında kimi gazetelerde önceki yıllara göre tiraj azalmaları görülmektedir. 1927’nin yaklaşık 13,5 milyonluk Türkiye’sinde beş büyük İstanbul gazetesi yaklaşık 40.000 tiraj yaparken, 16,5 milyonluk 1937 Türkiye’sinde, yine beş büyük İstanbul gazetesi 65 bin dolaylarında tiraj yapmaktadır.35

İktidarda bulunan CHF ve onun genel başkan vekili İsmet Paşa’nın şiddet yanlısı bir politika izleyecekleri meclisteki ve basındaki konuşmalarından da belli oluyordu. Onlar, muhalefetin ve İstanbul’daki muhalif basının cumhuriyete karşı bir tertip içerisinde olduklarına inanıyorlardı. Çıkarılan yasayı da bu amaçla kullanmayı planlamaktaydılar. İlk aşamada Takrir-i Sükun yasasına dayanarak Tevhid-i Efkar, Son Telgraf, İstiklal, Sebilürreşat, Aydınlık, Orak Çekiç, Presse du Soir, Sadayı Hak (İzmir), Sayha (Adana), İstikbal (Trabzon) ve Kahkaha gazete ve dergileri kapatıldı.36 Ilımlı Fethi Bey hükümetini desteklemiş olan ve İsmet Paşa’ya karşı olarak bilinen Hüseyin Cahit, adı geçen gazetelerin kapatıldığı gün Takrir-i Sükun Kanunu’nu protesto etmek amacıyla “Karilerimle Kısa Bir Hasbihal” başlıklı yazısında “Siyasiyat” adlı köşesinde bundan böyle artık siyasi yazılar yazmayarak hatıra, ilmi makale ve hikayeler yazacağını açıkladı.37

İsmet Paşa kabinesinin kurulmasıyla birlikte, olağanüstü koşullar nedeniyle, yürütme organının gerçek yöneticisi durumunda görülen Mustafa Kemal Paşa, bu yasaklama kararının ertesi günü, basında Cumhuriyet’e karşı yapılan yayınların şiddetle kovuşturulup önleneceğini açıklamıştır. TCF üyelerinden Erzurum Mebusu Rüştü Paşa, TBMM’nde 11 Mart 1925 günü Dahiliye Vekiline karşı yönelttiği bir soru yönergesi ile, hükümetin keyfi kararlarına karşı basın özgürlüğünü savunmak istemişse de, bundan bir sonuç alınamamıştır. Hükümet kararıyla “sedd” edilen gazetelere, bir ay sonra Hüseyin Cahit Bey’in Tanin’i de katılacaktır.38

Muhalif basının yanı sıra Şeyh Sait isyanında rol aldıkları tezinden hareketle tutuklanan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinden başka, parti binalarına polis tarafından yapılan aramalar muhalif basında büyük yankıya ve hükümete eleştiri oklarını yöneltmelerine neden oldu. Hatta Tanin parti binalarının aranması haberini “baskın” şeklinde nitelendirdiği için gazete kapatıldı. Yazı işleri müdürü olan Hüseyin Cahit ise İstiklal Mahkemesi’nde yargılanarak ömür boyu Çorum’da sürgün cezasına çarptırıldı.39

Bu sırada Zekeriya Sertel’in çıkardığı Resimli Ay40 dergisinde Cevat Şakir’in “Asker Kaçakları Nasıl Asılır?” başlıklı bir yazısı çıkmıştır. Cevat Şakir’in hapishane anılarının yer aldığı makalesi hükümet tarafından askerliğe hakaret ve askeri isyana teşvik suçu olarak algılanınca, Cevat Şakir ile birlikte Zekeriya Sertel de Ankara İstikalal Mahkemesi’ne gönderilerek üçer yıl sürgün cezası aldılar.41

TpCF ise, 3 Haziran 1925 tarihli Bakanlar Kurulu kararınca, “Vatandaşların aldatılmaktan ve kışkırtılmaktan korunması” gerekçesi ile Takrir-i Sükun yasası uyarınca kapatıldı.42

Takrir-i Sükun yasasının çıkarılarak muhalif basının susturulmasından sonra Şapka Devrimi üzerine Ankara İstiklal Mahkemesi kararınca bir yıl önce “Frenk Mukallitliği”ne karşı bir risale yayımlayan İskilipli Atıf Efendi de 3 Şubat 1926’da idam edilmiştir.43 İstanbul basını ile hükümetin karşı karşıya geldiği bir başka olay daha yaşandı. Bu da 1928 tarihli harf inkılabıydı. Bu köklü değişim gazetelerin çoğunu olumsuz yönde etkilemişti. Buna karşılık iktidar, basına karşı iyi niyetini tekrar göstererek 27 Mart 1930 tarihli ve 1575 numaralı kanunla44 üç yıl süre ile gazete ve dergilere prim vererek hem okurun yeni harflere alışmasını hem de basının rejime bağlanmasını amaçlamıştır. 45 Siirt Mebusu Mahmut Soydan tarafından finansmanı İş Bankası tarafından sağlanarak 11 Şubat 1926 tarihinden itibaren yayınlanmaya başlanan Milliyet gazetesi de 1 Aralık 1928 tarihinden itibaren Latin harflerine geçmiştir.46 1 Aralık 1928’e kadar Yusuf Ziya Ortaç güldürü dergisi Akbaba’yı yayınlarken Ali İhsan Tokgöz de Servet-i Fünun’un adını Uyanış’a çevirmiştir.47


1.5 Serbest Cumhuriyet Fırkası Ve Basın
1925 Baharı ile 1930 sonbaharı arasında bir çok, köktenci sayılabilecek, reform yapıldı. Atatürk devrimleri olarak nitelenen bu reformlar, yığınlarla istenilen ölçüde iletişim sağlanamadığı için toplumda değişik sıkıntılar yarattı. Toplumun, kökleri tarihin derinliklerinde olan tutucu karakteri, bu biçimsel ama hızlı olan değişimleri özümseyecek yapıya sahip değildi. Diğer yandan ekonomide arzulanan refah sağlanamayınca yığınların muhalefeti kendiliğinden oluştu. Mustafa Kemal, muhalefetin şu ya da bu nedenle bir yerde patlak vermesinden, merkez denetiminin yitirilmesinden korkuyordu. Cumhuriyetin ve onun ayrılmaz parçası haline gelen inkılapların korunması gerekiyordu. Güdümlü muhalefet diye nitelendirilen Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması, bu koşulların zorunlu bir sonucudur. Çünkü böyle bir yapay nefes alma noktasının yaratılmaması durumunda, toplumsal muhalefetin beklenmeyen bir biçimde patlaması söz konusu olabilirdi.48 İşte Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşu bu şartlarda ve Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği ile yakın arkadaşı Fethi Okyar’a kurduruldu. Fırka kurucularıyla Mustafa Kemal arasında önemli bir görüş ayrılığının bulunmayışı dikkat çekicidir. Fırka üyeleri kendileri ortaya çıkmamış, bizzat Mustafa Kemal tarafından tek tek görevlendirilmişlerdir.49

Hakimiyet-i Milliye, 10 Ağustos 1930 tarihli sayısında SCF henüz kurulmadan önce “Rejimi kuranlar, rejimin iltizam ettirdiği siyasî bütün teşekkülleri ve müsaadekârlıkları kelimelerin tazammum ettiği bütün kuvvetiyle anlamış ve tam demokrat ve Cumhuriyetçidirler... yeni teşekkülün bizde bu imkanı temin edeceğini ummak isteriz” diyerek yeni ve muhalif bir fırka kurulmasının nedenini rejimin gereklerinden biri olarak yorumlamaktadır.50

Takrir-i Sükun Kanunu ile, devrimin gereği olarak, baskı altına alınan muhalif ve karşı devrimci basın, 1929 yılının sonlarından itibaren göreceli bir hoşgörü ortamı çerçevesinde bazı muhalif yayın organları belirmeye başladı. Bu ortam 1931 yılına kadar devam edecektir.

29 Aralık 1929 tarihinde İstanbul’da Arif Oruç tarafından çıkarılmaya başlanan Yarın51 gazetesinden başka İstanbul’da Zekeriya Sertel yönetiminde Son Posta, İzmir’de Halkın Sesi, Yeni Asır, Hizmet gazeteleri SCF’nı destekliyorlardı. Hatta, SCF’yi desteklemek amacıyla İzmir’de partinin adını taşıyan Serbest Cumhuriyet adıyla bir gazete de çıkarılmıştı. İstanbul’da ve İstanbul dışında, taşrada SCF’yi destekleyen gazetelerin ortaya çıkması, İsmet Paşa hükümetinin kendini destekleyen “besleme basını” ortaya çıkarmasına yol açtı. Bu basın, İstanbul’da kısa ömürlü oldu ancak, taşrada çıkan besleme basın uzun yıllar varlıklarını korudular.52

İzmir’de bir miting düzenlemek isteyen Fethi Bey, başlangıçta İzmir Valisi Kazım Dirik’in engellemeleriyle karşılaştıysa da durum, Mustafa Kemal’in duruma el koymasıyla Fethi Bey’in lehine gelişerek sonuca ulaştı. İzmir halkı ise, yıllardır hükümet yetkililerine olan tepkilerini dile getirmekte Fethi Bey ve SCF’yi bir kurtarıcı gibi görmekteydiler. Halkın Fethi Bey’i alkışlaması ve düzenlenen gösterileri CHF taraftarlarında hazmedilemedi. CHF taraftarı bir yayın organı olan Anadolu gazetesinde, Denizli Mebusu Haydar Rüştü Bey’in, Serbest Fırka’yı yerden yere vuran bir yazısı da gösterilerin yapıldığı gün gazetede yer alınca yazı, halkın infialine yol açtı. Halk, CHF binasını taşlamaya başlamış, ardından da Anadolu gazetesinin binası önünde gösterilere devam etmiştir. Güvenlik kuvvetlerinin halkın üzerine açtığı ateş sonucu beş kişi yaralanırken bir çocuk vurularak öldürülmüştür. Halk kitlesi, Fethi Bey’in bulunduğu otelin önüne gelmiş, kapıya çıkan Fethi Bey’in ayaklarına çocuğu bırakan babası, “işte size bir kurban, başka lazımsa veririz, yalnız sen bizi kurtar!” diye bağırmıştı. Olayların sorumlusu basında farklı bakış açılarıyla verildi. CHF’ye bağlı gazetelerden Hakimiyet-i Milliye halkın silah kullandığını iddia ederken, diğer bir CHF yanlısı gazete olan Cumhuriyet, daha gerçekçi davranarak, halkın binalara taş attığını ancak, halkın üzerine ateş açanın güvenlik güçleri olduğunu yazmıştır. 53

İzmir olaylarının sonrasına rastlayan 9 Eylül 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Yunus Nadi’nin Mustafa Kemal’e hitaben bir açık mektubu yayımlandı. Bu mektupta İzmir olayları sırasında CHF binalarına ve bazı yöneticilerine yapılan hücumlara değinilerek, Mustafa Kemal’in kesin tutumunun bilinmesindeki yarardan söz edilmekteydi.54 “Cumhuriyete ve inkılaplarına nezaret etmek ve onlar muvacehesinde azamî takayyüt göstermek, Reisicumhurun yalnız gelişigüzel bir vazifesi değil, hatta kanuni mecburiyetidir. Eğer bunlara dikkat etmezse, Reisicumhurun yegane cürüm olarak hıyaneti vataniye ile itham olunabileceği Teşkilat-ı Esasiyede sarihtir.” Yunus Nadi’nin uslubuna dikkat edildiğinde, olayların Mustafa Kemal’in denetimi dışına taştığı anlaşılmaktadır.55

Yine Hakimiyet-i Milliye gazetesi SCF’nı çeşitli görüşlerin bir araya toplandığı bir orkestraya benzeterek “...fakat bu berbat musikî heyetinin hangi notayla, hangi ahenkle alakası var? Nota liberalizm diyor; heyetten biri mevlüt okuyor, öteki nara atıyor”, biçiminde suçluyordu.56

CHF elitlerinin bütün uğraş ve çabaları sonucunda Mustafa Kemal’le karşı karşıya bırakılan Fethi Okhyar, bir fesih beyannamesi hazırlayarak Mustafa Kemal’in onayıyla SCF’yi feshettiğini 17 Kasım 1930 tarihinde kamuoyuna ilan etti.57

CHF yönetimi ilk tepkisini, İzmir’de SCF’nı destekleyerek muhalefete geçen gazetelere karşı göstermiş ve 14 Eylül 1930’da Yeni Asır gazetesi yazarlarından Behzat Arif ve yazı işleri müdürü Abdullah Abidin, Hizmet gazetesi başyazarı Zeynel Besim ve yazı işleri müdürü Bedri Beyler tutuklanmışlardır. Bununla birlikte, gerek bu iki gazete ve gerekse Arif Oruç’un çıkardığı Yarın ve Zekeriya Sertel, Selim Ragıp Emeç, Lütfü Dördüncü ve Ekrem Uşaklıgil’in yayınladıkları Son Posta gibi gazeteler eleştirilerini sürdürmüşlerdir. Fakat bu sırada Behzat Arif ve Abdullah Abidin’in 3 yıl 6 ay ağır hapis cezasına çarptırıldıkları görülmekteydi.58


1.5.1 SCF Sonrasında Basının Durumu
Basının, daha sonra da süren eleştirileri, yönetimi rahatsız etmeye devam etmiş, 1930 yılının gelişmeleri içinde yeni bir basın kanununun hazırlıkları başlamıştır. Kanunun TBMM’nde tartışılması sırasında ana fikir basın özgürlüğünün ülkeye zarar vermemesidir. Bu nedenle alınması gereken önlem, “basına özgürlük sağlayan, kötü kullanışların zararlarını önleyen iyi bir kanun çıkarmak” olarak ifade edilmiştir.59

5 Temmuz 1931’de Meclis Başkanlığına verilen bir soru önergesi hakkında bir konuşma yapan eski İstiklal Mahkemesi üyelerinden Ali Saip Bey; “Mesele basın kanunu meselesi değildir. Mesele gazeteci kılığına giren beş altı serserinin her ne pahasına olursa olsun gemi azıya alarak, yalan ve iftiralar düzenleyerek acaba rejimi, cumhuriyeti yıkabilir miyiz? Zannına düşmüş olmalarıdır.” Konuşmasına devam eden Ali Saip Bey falsolu ses çıkartan gazeteciler olarak, Arif Oruç, Zekeriya Sertel, Ahmet Kadri, İzmir’de Zeynel Besim, İsmail Hakkı ve Sırrı Beylerin isimlerini sayar.60 15 Ağustos 1931 günü ise, 1931 tarihli Matbuat Kanunu61 yürürlüğe girmiştir. Bu kanunun özellikle 50. Maddesi kanunun otoriter karakterini ortaya koyduğu ifade edilmektedir. Yasanın 50. maddesi hükümete, memleketin genel siyasetine dokunacak yayınlardan dolayı gazete ve dergileri kapatma yetkisi vermiştir. Bu şekilde kapatılan bir gazetenin sorumluları kapatılma süresince başka bir isimle gazete çıkaramamaktaydılar. Kanunun en önemli maddesi budur. hükümet, dilediği zaman, dilediği gazete ve dergiyi kapatma yetkisini elinde bulundurmaktadır. Buna karşı başvurulacak bir adalet yolu da tanınmamıştır.62 1933 Mayısında tekrar kurulan Matbuat Umum Müdürlüğü yeniden kurulmuştur.63 Matbuat Umum Müdürlüğü’nün yeni görevleri arasında “Milli Matbuatın inkılap prensiplerine, devlet siyasetine ve milletin ihtiyaçlarına uygun olmasını temin eyleme”nin de girdiği görülmektedir.64

1930’lu yıllar liberal muhalif yayınlardan biri de, Ağaoğlu Ahmet’in 1933 yılında çıkardığı ve kısa ömürlü bir yayın organı olan Akın gazetesidir. SCF’nin ideologlarından Ağaoğlu Ahmet’in SCF kapandıktan sonra CHF’ye dönmeyerek ve muhalif kalarak çıkarttığı Akın gazetesi, 29 Mayıs 1933 tarihi ile 24 Eylül 1933 tarihi arasında, toplam 119 sayı çıktı. Ağaoğlu Ahmet, Akın’ın “Cumhuriyetçi, halkçı, laik ve inkılapçı” olduğunu belirtmektedir. Gazetenin kendini “müstakil” olarak tanımlaması ise devletçilik ve milliyetçilik ilkelerine değinmekten kaçınması, CHF’den ayrıldığı noktaları göstermektedir. Kısa ömürlü bir yayın olmasına rağmen Akın gazetesinde parlamenter demokrasi savunulmuş, o yılların yükselen ideolojileri olan Faşizm, Nasyonel Sosyalizm ve Komünizm eleştirilerek, Kemalizm savunulmuştur. Diğer SCF üyelerinin partinin kapanmasının ardından savundukları fikirlerinden vazgeçmesine karşın Ağaoğlu’nun bu fikirleri ısrarla savunmaya devam etmesi, onun görüşlerinde samimi olduğunun bir göstergesi olsa gerektir.65 SCF denemesinin durdurulmasıyla başarısızlığa uğrayan çevrelerin özlemlerini gazetesinde dile getiren Ağaoğlu, “Artık milletin siyasi terbiyesine itimat lazımdır”, “Cumhuriyet, fikir kalem hürriyetidir”, Tenkidin lüzum ve kıymeti bir kerte daha anlaşıldı.”demektedir.66 Akın gazetesinin kısa ömürlü olmasındaki sebep İnönü’nün hürriyetsiz hareketine ve demiryolu politikasına Ağaoğlu’nun hücum etmesidir.67

Aynı yıllarda eski muhalif gazetecilerden Hüseyin Cahit Yalçın ve Ahmet Emin Yalman gibi gazetecilerin tekrar basın yaşamına döndüğü görülmektedir. Hüseyin Cahit Yalçın, Ekim 1933’den Ekim 1940’a kadar yayınlanan Fikir Hareketleri adlı basın organında Kooperatif Dergisi ve Kadrocularla polemiğe girerken, Ahmet Emin Yalman, haftalık Kaynak gazetesini yayınlamıştır.68

1930’larda muhalif yayınlardan bir diğeri de Sabiha Sertel’in çıkardığı Projektör dergisidir. Mart 1936’da sadece tek sayı olarak yayınlanan dergi, aynı sayısında hükümet tarafından toplatılmıştır.

Türk dilinin yabancı kelimelerden arındırılması ve Türkçeleştirilmesi üzerindeki çalışmalar sırasında bazı gazete ve dergilerin adlarında değişiklik yapılmıştır. Hakimiyet-i Milliye’nin adı Ulus; Vakit’in adı da Kurun olarak değiştirilirken İktisat ve Tasarruf Mecmuası, Ulusal Ekonomi ve Artırım; Mülkiye Mecmuası ise Siyasal Bilgiler ismini almıştır.69

Aynı yıllarda Türk Yurdu dergisinin kapatılmasıyla Türkçü harekette bir gerileme görünüyorsa da yayınlanan Turancı dergiler mevcuttur.70 Bunlardan biri Atsız Mecmua’dır. Köycü söylemleri de benimseyen dergi Mayıs 1931’de yayınlanmaya başladı. Nihal Atsız, Atsız Mecmua’dan sonra Temmuz 1934 tarihinde ırkçılıktan yana olan Orhun dergisini çıkardı. Atsız’a göre Türk milletinin dışarıdaki düşmanları bütün dünyadır. İçerdeki düşmanlar ise, Komünist, yahudi ve dalkavuklardır. Ayrıca “Yahudi denilen mahluku dünyada Yahudi’den ve sütü bozuklardan başka hiç kimse sevmez.” Diyerek Yahudi aleyhtarlığı yapmaktaydı.71 1934’de Trakya’da Yahudilere yönelik saldırıların yapıldığı bir ortamda Atsız’ın çıkardığı Orhun ve Cevat Rifat’ın çıkardığı Milli İnkılap dergileri, açıkça yahudi aleyhtarlığı ve düşmanlığı yaptıkları gerekçesi ile hükümet tarafından kapatıldı.72

1930’lu yıllarda muhalif basının hareketinin içinde yer alan, ancak CHF dışında yer alan bir muhalefet hareketi olarak algılanamayacak, bir yayın organı olan Kadro dergisi yayın hayatına başlamıştır. Kadro dergisi ortaya attığı görüşlerle basın yaşamını bir parça canlandırmış; devletçilerle liberalizm yanlısı yazarları karşı karşıya getirmiştir. Devletçilik uygulaması, o yıllarda ekonomik ve sosyal alanda olduğu kadar siyasal ve düşünsel düzeyde de yeni açılımlara kaynak oluşturmuştur. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge, İsmail Hüsrev Tökin, M.Şevki Yaman tarafından oluşturulan ve “Kadro Hareketi” olarak anılan küçük grubun amacı, Kemalizm’le uyumlu bir milli kurtuluş hareketleri teorisi, daha doğrusu ideolojisi üretmektir.73 Dergiyi çıkarmaya başlamadan önce CHF Genel Sekreteri Recep Peker’den izin almak isteyen Yakup Kadri, dergiyi çıkarma gerekçesinin “Mebuslara ve halka Halk partisinin ilkelerini anlatmak” olduğunu söyler. “ne işe yarayacak sanki” diyen Recep Peker’e Yakup Kadri, “Kadro demek, bir partinin fikir Kadrosu, öncü kadrosudur” yanıtını verir. Bunun üzerine Recep Peker, “Bu vazife bizimdir, ben sana veremem” demiştir.74 Yakup Kadri’nin yazdığına göre Vasıf Çınar, başta Recep Peker olmak üzere, bazı kimselerin Mustafa Kemal’e Kadro’nun ekonomik gelişmeleri baltalayıcı, Ticaret Vekili’nin izlediği yolu engelleyici ve rejimin temellerini sarsıcı yayınlarda bulunduğundan yakındıkları ve Kadro’yu, Yakup Kadri’yi şiddetli bir yaylım ateşine tuttuklarına tanık olduğunu kendisine söylemiştir.75

Recep Peker’in karşı olduğu Kadro dergisine karşılık kendi çevresine ve yakın çevresine bağlı olan doğrudan CHF’nin yayın organı durumundaki Ülkü dergisinde inkılabın ideolojisini oluşturmaya yöneldi. İki derginin arasındaki fark; Kadro dergisinin Kemalizm’e sosyo-ekonomik bir yorum getirilmeye çalışılırken ,diğer dergi Kemalizm’e sosyo-kültürel bir yorum getirmeye gayret etmiştir.76

Kadrocular, kapitalizme karşı oldukları gerekçesi ile farklı nitelikteki kesimlerden sert bir tepki görmüşlerdir. Ahmet Ağaoğlu, Devlet ve Fert adlı kitabında, Kadro dergisinin ileri sürdüğü inkılapçılık fikrini tenkit etmiştir. Ona göre Kadro’yu çıkaran Şevket Süreyya, “peygamberane” bir ifade ile inkılabı kendisine göre yorumlamaktadır.77 Bunun dışında Peyami Safa’nın Cumhuriyet gazetesinde ve Hüseyin Cahit’in Fikir Hareketleri dergisinde de aynı konu ile ilgili farklı bakış açılarını sergileyen makaleleri yayınlanmıştır.78 Kadro dergisine yöneltilen sol nitelikteki eleştiriler ise, tarihsel ve diyalektik materyalizmi yanlış anladıkları, sınıf çelişkilerini doğru kavramadıkları, kapitalizm ve sosyalizmden başka bir ekonomik seçenek olduğunu düşünemedikleri ve bir aydın kadroya, gerçekleştirebileceğinden öte, güç izafe ettikleri şeklindedir.79

Yönetimin bizzat içinde bulunmayan, rejimin önde gelen kişileri ile doğrudan karşı karşıya gelmekten özenle kaçınan, fakat bir taraftan da yönetimi etkilemeye çalışan, bir siyasi parti olmasa da, dar bir kadro ile politikada etkili olmaya gayret eden Kadrocuların, oldukça karmaşık görünse de son analizde ideolojik eğilimi nettir. Ulusçuluğu, tarihi metaryalizm içine yerleştirmeye çalışan, emperyalizm analizinde Lenin’den doğrudan etkilenen, pozitivist-modernizmi savunan, gelir ve kaynak dağılımı konularının, burjuvazinin hegemonyasına bırakılmaması gerektiğini, aksine, burjuvazinin devlet tarafından kontrol altına alınmasını ısrarla dile getiren radikal ulusçu sol bir yaklaşımın ifadesi olan Kadro ergisi, ulusçu solun Türkiye’deki ilk köklü ve sistematik savunucusu oldu.80

Kadro’cu ve Ülkü’cü yaklaşımlar otoriter bir resmi ideoloji oluşturmaya yöneldiklerinden Mustafa Kemal tarafından bu girişimler engellenmiştir. Yakup Kadri, Aralık 1934’te Tiran’a elçilik görevi ile ülkeden uzaklaştırılırken Recep Peker ise Haziran 1936’da CHF Genel Sekreterliğinden81 uzaklaştırılmıştır.82 1932-1934 yılları arasında 36 sayı çıkan Kadro dergisi, 1935 yılında kapatılmıştır.

II.Dünya Savaşı öncesi basında bazı tartışmalar, yeni kavramların kullanılmaya başlandığını da göstermektedir. Yunus Nadi ile Yalman arasındaki 1937 yılının Ekim ayında çıkan bir polemik, ancak 26 Ekim 1937 tarihinde Atatürk’ün kavgaya ağırlığını koyabilmesiyle sona erebilmiştir. Yalman’ın “Nazi propaganda ağının uzantılarından” bahsetmesi üzerine, Yunus Nadi, “faşizme saldırıların arkasında komünizm özleminin bulunduğunu” iddia etmiş, daha sonra yazılar giderek kişiselleşen saldırılarla devam ederek “Yalman’ın Yahudilikle ilgisi”, Nadi’nin ticari ilişkileri konusunda iddialar ortaya dökülmüştür.

1938 yılı içinde basın olaylarına baktığımızda Matbuat Kanunu’nda yapılan yeni düzenlemelere de değinmek gerekir. Değişikliğin amacı; “...Milletlerin hayatında bugün en mühim telkin ve propaganda vasıtası olan ve halk kütlesi üzerinde çok mühim tesirler husule getiren matbuatın da, bu suretle tesbit edilmiş bulunan devlet rejiminin ana prensiplerine muzır olmayacak ve bilakis bu prensipleri bütün halk tabakası arasında yayacak ve benimsetecek bir şekilde çalışması ve memleketin yüksek menfaatlerine aykırı neşriyatta bulunmamasını temin etmek...” şeklinde açıklanmıştır.83 Bu yapılan düzenlemelerle; Yayın faaliyetinde bulunacakların idareden ruhsatname alma zorunluluğu getirildi. Ayrıca siyasi nitelikte yayın organı çıkaracaklara teminat yatırma zorunluluğu da yüklendi. Kötü şöhret sahibi olan kişilerin herhangi bir şekilde yayın organı çıkarmalarına engel olan yeni düzenlemelere göre Orta ve Yüksek öğretim kurumlarında disiplini bozacak mahiyetteki olayların idareden izin alınmadan yayınlanmasına da yasak getirildi.84


  1. BÖLÜM


II.DÜNYA SAVAŞI VE TÜRK BASINI
Atatürk’ün Ölümünden sonraki yıllarda dünyada yeni bir yapılanma görülmektedir. Bu yapılanmaya kaynaklık eden en önemli olay 1939 yılında başlayan ve alanı giderek büyüyen II.Dünya Savaşı olmuştur. Savaşın Türkiye’nin çevresinde ve içine çekilmeye çalışılarak devam etmesine rağmen, Türkiye Batı içindeki çekişmeden kaynaklanan ve tüm dünyayı saran bu savaşın dışında kalmayı savaşın son dönemine kadar başarmıştır. Türkiye’nin savaşın dışında kalmaya yönelik yürütmüş olduğu siyaset büyük zararlar doğuracak tehlikeleri önlemede başarı sağlamıştır. Bu siyasetin uygulanmasında hiç şüphesiz en önemli görev dönemin devlet adamlarına düşmüştür. İsmet İnönü de bu çerçevede en etkin isim olarak karşımıza çıkmaktadır.

Alman ordularının SSCB’ne saldırmaları ve dahası bu devletin topraklarında ilerlemeleri, Türkiye’deki Türkçü-Turancı çevrelerde, Almanya ile işbirliği yaparak Sovyet egemenliğindeki Türklerin bağımsızlıklarına kavuşturulabileceği umudunu doğurmuştu. Savaş sırasında başlangıçta Almanya ile yakınlaşmadan ötürü Pan-Türkist dergilerin sayısında da artış görülmüş; Bozkurt, Gök Börü, Tanrıdağ, Çınaraltı, Orhun, Türk Amacı, Türk Yurdu, gibi dergiler bu türdeki başlıca yayınlar olmuştur. Bunların dışında, Mayıs 1943’ten itibaren Samsun’da Fethi Tevetoğlu’nun çıkardığı Kopuz, Temmuz 1942- Şubat 1943 arasında İstanbul Üniversitesi Türkologlarından Ahmet Caferoğlu’nun çıkardığı Türk Amacı, 1942 yılından itibaren Hasan Ferid Cansever’in çıkardığı Türk Yurdu dergilerini de bu gruba dahil etmek mümkündür. Bu yayınlar, özellikle 1941 yılından itibaren sayıca çoğalmıştır. Bu dergilerde bazen üzeri kapalı olarak bazen de açıkça, Türkiye’nin Savaşa girmesi için hükümete çağrı yapılmıştır. Örneğin Bozkurt’un 11 Haziran 1941 tarihli sayısında Cumhurbaşkanı İnönü’ye şöyle seslenilmiştir: “Ey tarihimizin bu büyük gün için seçtiği İnönü. Türklüğün mukaddes istiklali için kanımızı dökmeye hazırız. Bütün Türklük senin işaretini bekliyor.” 85

Ancak, savaşın sonuna doğru Müttefiklerle yakınlaşıldığı dönemlerde Pan-Türkist yayınlara karşı sertleşilmiştir. Nitekim 1944 yılı Mayıs ayı içinde yapılan Irkçı-Turancı tevkifatının ardından yayınlanmasına izin verilen dergiler kapatılmıştır. Aynı sıralarda, başta iktidarın yayın organı Ulus olmak üzere diğer gazetelerde de bu akımın temsilcilerinin “mevcut rejime ve gerçek Türkçülük ve milliyetçilik anlayışına aykırı ilkeler savunduklarını” işleyen bir kampanya başlatmıştır. AÜDTCF’nde bazı öğretim üyeleri tarafından çıkarılan sol eğilimli Yurt ve Dünya, Adımlar, Yürüyüş gibi dergilerde ise; ırkçılık, faşizm, demokrasi gibi konuların ele alındığı görülmektedir.86

Almanya ise, bu çevrelerle el altından ilişki kurarak yoğun bir propagandaya girişmiş bulunuyordu.87 30 Temmuz 1940’da Nadir Nadi’nin Cumhuriyet gazetesinde, Alman gerçekliği ve gücünü savunan bir “Alman Birliği Karşısında Avrupa” başlıklı yazısı tüm basının ortak tepkisine neden oldu. Hüseyin Cahit Nadir Nadi’ye karşı Yeni Sabah’ta yazıyı sert bir şekilde eleştirerek Nadi’nin gerçekte ülkenin Almanya’nın peşine takılması gerektiğini yazdı.88 Nadir Nadi’ye Son Posta gazetesinden Selim Ragıp Emeç’in de katılması üzerine kavga büyümüş ve Cumhuriyet gazetesinin 10 Ağustos 1940 tarihinden 10 Kasım 1940 tarihine kadar neden gösterilmeden kapatılmasıyla son bulmuştur.89

Bilinen bir gerçektir ki, savaş boyunca tüm basın hükümetin tam bir denetimi altındaydı, neyin yazılıp yayınlanabileceği ve hangi şartlarda yayınlanacağı hükümet tarafından belirleniyordu. Basın üzerinde üç ayrı koldan denetim vardı. Önce, matbuat Kanunu aracılığı ile basın yönlendiriliyor, istenmeyen yazı ve haberlerin yayınlanması engelleniyor ya da istenilenlerin yazılması sağlanıyordu.ikinci olarak, 20 Kasım 1940’da başta İstanbul olmak üzere 7 ilde ilan edilen Sıkıyönetim geliyordu. Üçüncüsü de, gazete sahiplerinin ya da yazarlarının bir çoğu CHP’li idiler ve bunların arasında yoğunlukla milletvekilliği yapanlar vardı. 1939 CHP nizamnamesinin 160. maddesi aynen şöyledir: “Sahibi partili olan gazete ve mecmuaların yazıları ile parti azalarının neşriyatı parti prensipleri bakımından göz önünde tutulur. Partili gazeteciler, mecmua sahipleri ve muharrirlerle bu yolda görüş birliğine yarayacak temas ve toplantılar yaparlar. Partililer sermayesiyle alakalı ve idaresinde müessir bulundukları gazete, mecmua ve matbualarda parti program ve nizamnamesine, iç ve dış siyasetin ana hatlarıyla, yüksek devlet menfaatlerine aykırı düşen yazılar neşrettiremezler.90

Savaş koşulları nedeniyle hükümet, kamuoyunu telaşa düşürmemek için iktisadi içerikli haber ve yorumların yayınını da talimatlar yoluyla sıkı bir denetime almıştır. Savaş içinde ülkede çeşitli malların sıkıntısı hissedilmiştir. Bu sıkıntılar hakkında basında herhangi bir haber ya da yorumun yer almamasına çalışan hükümet, bu konuda 17 Aralık 1941’de haber yayınlayan ve Ekmeğin karne usulüne tabi olacağına ilişkin haber yapan Son Telgraf gazetesini Matbuat Umum Müdürlüğü vasıtası ile uyarı gönderilmesini sağlamıştır.91

Ahmet Emin Yalman’ın Varlık Vergisi’nin kaldırılmasından bir gün önce yazdığı bir makale de gazetesinin kapatılmasına neden olmuştur. Makalede, “verginin ortaya çıkarıldığı sıralarda her tenkit ve itirazı küfür diye gösterecek bir hava yaratıldığı, akıl ve hak ölçüleri bakımından hiçbir münakaşanın cereyan edemediği” belirtilmektedir. Vatan gazetesi bu tür yayınlarından ötürü 30 Eylül 1944 tarihinde süresiz olarak kapatılmıştır.92 Diğer muhalif iki gazeteden Tan 13 Ağustos 1944 tarihinde, eleştiri dozajı daha düşük olsa da hükümete muhalif yayın yapan Tasvir-i Efkar gazetesi de 30 Eylül 1944 tarihinde aynı akıbete uğramıştır.93 İktidarın, basında başlayan eleştirilere ve muhalefete karşı aldığı bu önlemden sonra, Başbakan Saraçoğlu, Nadir Nadi ile yaptığı bir özel sohbette; ülkede her işin yolunda olduğunu, vatandaşın bir şikayeti bulunmadığını belirtmiş ve şöyle demiştir: “Yalnız iki tane fena kokan gazete vardı, Onları susturduk, mesele kalmadı...” Tan, Vatan ve Tasvir-i Efkar’ın yeniden yayınlarına, savaşın sonucunun kesin olarak belli olması ve Türkiye’nin San Fransisko Konferansı’na çağrılması üzerine 22 Mart 1945’ten itibaren izin verilecektir.94

Savaşın sonuna kadar tarafsız kalmak için büyük uğraş veren Hükümet, aynı zamanda yanı başında yaşanan savaş için de tedbir almak zorundaydı. Bunun sağlanabilmesi için orduyu güçlendirmeye çalışan hükümet bu defa da ekonominin bütün olanaklarını orduya harcamasından dolayı ülke içinde maddi sıkıntı çeken halkın tepkisinden kurtulamamıştır. 1942’de uygulamaya konan Varlık Vergisi ve çeşitli baskılar da CHF hükümetinin desteğini zayıflatmıştır.95

Türkiye girmemekte çok kararlı davrandığı II.Dünya Savaşı’na, 24 Şubat tarihinde girmiştir.Bu kararın değerlendirmesini yapan birkaç yazarımız bu konuda şunları söylemişlerdir ve bu sözler de savaşa ve Türkiye’nin izlediği genel siyasete yönelik ifadeleri ortaya çıkarır. “...Cumhuriyetin ilk günlerinden beri takip ettiğimiz hür milletler camiası için daha mesut, daha iyi bir dünya vücuda getirmek, idealimizi tahakkuk ettirmek için bu ideale müşterek olan müttefik milletlerle aynı programı takip etmek ve onlarla her alanda işbirliği yapmak içindir ki harp ilan ediyoruz...”

H.C.Yalçın’a göre savaşa girişimiz şöyle ifade edilmektedir. “... Şimdi, maddi ve manevi kuvvetlerimizle Müttefiklerimizin yanındayız. Harp bitmemiştir. Sulh muahedenameleri imzalanmaya ve müstakbel dünya nizamı kuruluncaya kadar harp vardır ve harbin devamı müddetince Müttefikler arasında birlik bir vazifedir. Gayemiz çok açıktır. Dünyada her millet için milli hakimiyet prensipleri dairesinde bir hayat hakkı tanındığını görmek istiyoruz. “...Biz Demokrasi devletlerinin yanında mevki almakla hiçbir maddi ve şahsi menfaat peşinde koşmuş değiliz... Dost ve müttefiklerimizden beklediğimiz yegane mükafat Türkiye’nin kendilerine karşı duydukları muhabbet ve dostluğu hakkile takdir ettiklerini ve insanlığın iyiliği ve sulhu uğrunda girişilecek her teşebbüste Türkiye’yi kendi yanlarında göreceklerine inandıklarını görmekten ibarettir.”96

Türkiye’nin savaşa girmesi ile ilgili görüşler çerçevesinde ortaya konan görüşler durumu açıklama açısından önemlidir. “Türkiye’nin harp ilan etmesi fırsat kollamak değildir. Türkiye, San Fransisko’ya imtiyazlar istemek için gitmiyor. Türkiye, Ortaşark meselelerinin kendisi fikir vermeden halline müsaade edemez.”97

Yurt içindeki yazarların bu konferans hakkındaki düşünceleri ise şöyledir. “Eğer siz harbi önleyecek tedbirleri bulur, dünyaya sulh ve selamet temin ederseniz bir zamanlar milletlerre tahakküm etmek için kurulan ittifaklara “mukaddes” adını vermekten çekinmeyen tarih, belki San Fransisko Konferansı’na “Büyük Konferans” adını verecek kadar insani görüşlü bir tarih olacaktır.”

II.Dünya Savaşı’na girme yolunda atılan ilk adım Japonya ile olan ilişkiyi kesmek olmuştur. Bu kararın değerlendirmesini yapan N.Sadak şunları söylemiştir.: “...Japonya ile siyasi münasebetleri kesmemiz için, bizi doğrudan doğruya ilgilendiren, yahut dost ve müttefik iki devlete gözle görülür, elle tutulur faydası dokunacak bir sebep olmasa bile, böyle bir hareketi Amerika ve İngiltere’nin Türkiye’den istemiş yahut bunu bize ihsas etmiş olmaları bu kararı vermemize yeterdi.”98

Türkiye’nin sonuna doğru dahil olduğu savaş, uzun yıllar devam ettikten sonra, önce Avrupa’da ardından da Uzakdoğu’da son bulmuştur. Savaş sonucunda büyük zararlar ve dünya üzerinde yeni yapılanma meydana gelmiştir. İtalya ile Almanya’da tek-parti idaresinin ortadan kalkması, Türkiye’nin Birleşmiş Milletlere girişi ve Batı’ya yaklaşması, Türkiye’de de tek parti rejiminin temellerini sarstı. Bundan başka dış memleketlerde, özellikle ABD’nde esen hava, politika sistemini daha demokratik bir hale getirmedikçe, Türkiye’nin Batı’da kazanmak istediği ve ihtiyacını duyduğu manevi itibarı gerektiği derecede elde edemeyeceğini gösteriyordu. Bu noktadan yola çıkarak çok partili hayata geçiş sürecinde gerçekleşen olaylarla bağlantılı olarak önemli bir noktanın vurgulandığını söyleyebiliriz ki bu da, dış dünya ile sağlanacak uyumdur. 99


  1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə