Ulusal medya 2001 İstanbul / aralik 2000 sunuş




Yüklə 91.02 Kb.
tarix26.04.2016
ölçüsü91.02 Kb.

ULUSAL MEDYA


2001

*

İSTANBUL / ARALIK 2000


SUNUŞ



Cumhuriyet gazetesi, Yunus Nadi tarafından 1945 yılında, İstanbul/Cağaloğlu’nda, bugün de merkez yönetim binası olarak kullanılan yapıda yayın hayatına atıldı.
Alman Nazi İstihbarat Servisi tarafından finanse edilen, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkezi olarak bilinen muhteşem ahşap konakta yayın hayatına atılan Cumhuriyet gazetesinin kuruluş amacı; kamuoyu oluşturmaktı. Kuruluşundan günümüze değin de kamuoyu yaratabilme amacına yönelik faaliyet prensibinde ısrarcılığını sürdürmüştür. Oysa ki, bir gazetenin amacı, kamuoyu oluşturmak değil; kamuoyunda gelişen olayları objektif olarak yansıtmaktır.
Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi, Nazi Almanya’sının genç Kemalist Türkiye Cumhuriyeti’ndeki en güvenilir adamları listesinin ilk sırasında yer alan portreydi. 2. Dünya Savaşı’nın en hararetli günlerinde Cumhuriyet gazetesinin uyguladığı ulusal çıkarlara aykırı, Nazi Almanya’sı yanlısı yayın politikasından usanca kapılan İsmet İnönü, Yunus Nadi’yi sert bir dille uyarmış ve gazetenin finans kaynağının Alman İstihbarat Servisi olduğunu bildiğini söyleyerek, açıkça aklını başına toplamasını istemiştir.
Türk basının ilk adımlarını attığı dönemde, devlet kasasından desteklenerek ayakta durabilen dönemin gazeteleri, devlet ve hükümet politikalarının belirlediği sınırlar çerçevesinde yayın yapmak zorunda kalıyorlardı. Dönemin gazeteleri arasında devlet desteğinin dışında mali desteğe sahip tek gazete Cumhuriyet gazetesidir ve Alman istihbarat servisi tarafından finanse edildiğinden, Alman çıkarlarına uygun yayın politikası izlemesiyle dikkat çekmiştir.
Cumhuriyet gazetesinin dikkat çeken en önemli ve gizemli bir başka konusu da, yayın hayatına atıldığından günümüze değin gazetenin merkezi olarak kullanılan, bir zamanların İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin İstanbul merkezi olarak kullanılmış olan ahşap konakta yayın hayatını sürdürüyor oluşudur. Bu nedenle gizliliğini koruyan ve günümüze değin aydınlatılamamış iddialar arasında yer alan, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin büyük bir gizlilik içinde günümüze değin yaşatıldığı kuşkularının aydın çevrelerce öne sürülüyor oluşudur.
Yurt içinde ve yurt dışında Türkiye’nin en ciddi ve saygın yazılı basın organı olarak kabul gören; kurulduğu dönemdeki rakiplerinin içinden sıyrılarak günümüze değin ayakta kalabilmeyi başaran tek gazete olan Cumhuriyet, mirasçıları ve yönetim kadrolarının çabalarıyla vakıflaştırılarak değişim süreci içinde, zamanın ağır ekonomik koşullarına yenik düşerek, kaybolup gitmesinin önüne geçilmek istenmiştir.
Günümüzde güç koşullarda yayın hayatını sürdürmekte olan Cumhuriyet; borç batağından kurtulabilmek için, düzenlenen ticari bir operasyon sonucu, iflâsa sürüklenen “Cumhuriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.”’ne ait olan Cumhuriyet gazetesi bir gecede kuruluveren “Yeni Gün A.Ş.”nin malı olurken, “Cumhuriyet”in imtiyaz hakları da kurulan Cumhuriyet Vakfı’na devredilerek yasalarla dokunulmazlık zırhına büründürülerek günümüze değin yaşayabilmesi sağlanmıştır.
Bu operasyonlar ve ticari entrikalar bir başka gazetenin sahibi tarafından sahnelenmiş olsaydı, rakip gazetelerce topa tutulurdu. Ancak, hiçbir rakip gazete bu yola baş vurarak, güç durumdaki bir rakibi silkeleyip kulvar dışına atmaya yönelmemiştir. Bunun en önemli nedeni de geniş halk kitlelerinin aydınlanmasına yaptığı katkıdan kaynaklanmıştır.
Türk aydınları üzerinde derin izler bırakan, özellikle Türkiye’nin sol görüşlü geniş halk yığınlarını etki altında tutarak yönlendirmeyi başarmış olmasıyla Türk yazılı basın tarihinde özel bir yere sahip olan Cumhuriyet, uyguladığı realist habercilik anlayışı, basın meslek ilkelerine verdiği önem ve ciddi yayın politikası nedeniyle, karşı düşünceye sahip geniş halk yığınları üzerinde de saygınlık kazanabilmiştir.
Cumhuriyet, özellikle bir faili meçhul cinayetle yaşamını yitiren Uğur Mumcu’nun ardından büyük tiraj kaybetmiş ve giderek halk üzerindeki saygınlığını da yitirme noktasına ulaşmıştır.

UĞUR MUMCU’YA CUMHURİYET KAZIĞI

TİMSAH GÖZYAŞLARI

HİZİPÇİLİKLE SUÇLAYIP TAZMİNAT DAVASI AÇTILAR!
Tarih: 24 Ocak 1993, Cumhuriyet Gazetesi'nin yazarı Uğur Mumcu'nun ölüm haberi yayınlanıyor. Arabasının altına konan C-4 türü bir patlayıcıyla katledilen Mumcu'nun kaybı Türkiye'yi yasa boğuyor, düzenlenen cenaze törenine bir milyon insan katılıp alçakça saldırıyı kınıyordu. Yalnızca cenaze törenlerinde değil, yurdun dört bir yanında düzenlenen kitlesel eylemlerle de saldırı kınanıyor. Yazarına inanılmaz bir bağlılıkla sahip çıkan Cumhuriyet Gazetesi ise; katillerin bulunması için, yaklaşık 6 ay sonra fesih edeceği bir komisyon kuruyordu. Uğur Mumcu'nun köşesi eski yazılarıyla sürdürülüyor ve Mumcu, Cumhuriyet Gazetesindeki sütununda yaşatılmak isteniyordu.
Tarih: 27 Ocak 1994, Uğur Mumcu'nun katledilişinden yaklaşık bir yıl kadar sonra; İstanbul İflas Dairesi Müdürlüğü'ne ait bir evrak alacaklı Uğur Mumcu varisleri.. Kayıt no: 190.. Dosya no: 1992-34.. Karar: Alacağın 603.863.743 TL.'sının kabulü..
Bu evrak, Uğur Mumcu'nun katledilişinden tam bir yıl sonrasına ait. Uğur Mumcu'nun dava ettiği kurum ise; Cumhuriyet Gazetesi ve Matbaacılık A.Ş.
Uğur Mumcu, Cumhuriyet Gazetesi'ni neden dava etti ve dava neden ölümünden bir yıl sonra sonuçlandı?..Her şey Uğur Mumcu ve birçok Cumhuriyet çalışanının gazeteden ayrılmasıyla başlamıştı. Ayrılan Mumcu, emeklilik hakkını isteyerek gazeteden kıdem tazminatını talep ediyor, haklarını alamayınca dava açıyor, alacağı ise: (5 yıl önce) 600 milyon lirayı talep ediyor. Ancak Cumhuriyet gazetesi Mumcu'ya karşı bir dava açarak saldırıya geçiyor. Yıllarca çalışarak emek sarf ettiği gazetesi tarafından "Gazetenin itibar ve şöhretini ve mali yapısını bozmak"la suçlanıyordu. Cumhuriyet Gazetesi'nin yazarına haklarını vermemek için, sürdürdüğü iddialar bu kadarla da kalmıyor.
Ankara 4 İş Mahkemesi'nin 991-2064 dosya nolu tutanağının -b- maddesinde Mumcu için, "Davacının kıdem tazminatı hakkı doğmamıştır" denilerek nedeni uzun uzadı ya anlatılıyordu. Cumhuriyet Gazetesi'nin iddiaları: "Uğur Mumcu, şirketin yasal organlarını çiğneyerek, gazete ve gazetenin yayın politikasına el koyma hareketinin başıdır. Bu hareket başarıya ulaşamayınca, toplu istifa etmek suretiyle gazete yönetimini baskı altına almak ve amaçları doğrultusunda gazeteye geri dönüşü sağlamak istemişlerdir. Bu nedenle söz konusu yazarlar, diğer ayrılanlarla birlikte bayrak açmışlar ve toplu şekilde etkileyebildikleri kişilerle birlikte istifa etmişlerdir. Toplu sözleşme istifa eden gazeteciye kıdem tazminatı hakkını vermediğinden, bu hakkı kötüye kullanarak, hem gazeteyi mali yönden krize sokmak, hem de açtıkları kampanya ile gazetenin tirajını düşürerek iktidar olarak gazeteye geri dönme planı uygulamıştır. Aynı günlerde 56 çalışanımız -bizden sonra tufan- diyerek, birlikte hareket etmişler ve kamuoyunda yön ve fikir değiştirdiği ve hatta TÜSİAD ve Amerika'ya satıldığı yolunda propagandaya girişmişlerdir. Toplu istifa ile hem gazeteye zarar vermek, hem de gazetenin itibarını zedelemek istemişlerdir. Davacı (Uğur Mumcu) gazetemize yönelik ve gazetemizin mali olanaklarını yok edici nitelikteki kampanyanın yönlendiricisidir.."
Cumhuriyet Gazetesi tüm suçlamaların ve iddiaların arkasından yazarına 600 milyon liralık tazminat davası açıp bu miktarı yargılama giderleri ile avukatlık masraflarının da eklenmesini istiyordu. Ne ilginçtir ki; Cumhuriyet Gazetesi'nin açtığı bu karşı dava Uğur Mumcu'nun ölümünün ardından sürdürülüyor, sonuç olarak kıdem tazminatı, vekillerine yani ailesine ödeniyordu.
Cumhuriyet Gazetesi'ne Mumcu'nun vekalet vererek dava açtırdığı avukat Ümit Teoman'ın 1991 / 2064 dosya nolu tutanaktaki savunması her şeyi tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu:
"Cumhuriyet Gazetesi ülkemizde yıllarca işçi haklarını savunmanın öncüsü olmuş, uğraş vermiştir. Şimdi bu davada emeklilik nedeniyle hizmet akdine son veren yahut TİS'in kendisine tanıdığı hakkı istifa eden işçinin (Uğur Mumcu) kıdem tazminatı istemeye hakkı olduğunu savunabilmektir. Bu Cumhuriyet Gazetesi'ndeki değişimin ne boyutlara ulaştığının açık göstergesidir. Dileğimiz Cumhuriyet Gazetesi'nin bu yanlış uygulamalardan dönerek yıllarını işyerine adamış işçilerinin haklarını vakit geçirmeden ödemesidir. Cumhuriyet Gazetesi'ne yakışır davranış budur.."
Bugün Cumhuriyet Gazetesi'nin girişinde Uğur Mumcu'nun bir büstü bulunuyor. İşte sizlere bir gazeteci-yazarın ve varislerinin başından geçenlerin trajik-komik öyküsü.. Öykü adliyenin tozlu rafların belgeleri arasında sıkışıp kalmış bekliyor. Neyi mi bekliyor?.. Bir yazarın gelip utanç belgesini bulmasını...
Uğur Mumcu, bugün kod adı: umut olarak anılan, Türk basın tarihine tarihe mal olmuş bir gazetecidir. Gazetecilik mesleğine gönül verenlere ideal gazeteci portresi olarak örnek gösterilen Mumcu ile ilgili gerçekler ise; gün ışığına çıkartılamayacak denli girift ve gizemli olduğundan, kalın bir sis perdesinin ardında tutulmasına özel bir çaba gösterilmektedir.
Cumhuriyet gazetesi çatısı altında, Uğur Mumcu’ya yakın olan gazetecilerin bazıları medyanın en güçlü yayın organlarında, hiç hak etmedikleri halde yönetim kadrolarında görev alırken, (!) büyük bir bölümü ise; hiçbir yayın organı tarafından işe alınmayan, adları gizli ambargo listesinde ilk sıraları işgal eden isimleri oluşturmaktadır.

Yukarıda yer verme gereği duyduğumuz bu gelişmeler, Cumhuriyet gazetesinin bugünlere nasıl ve kimler eliyle ulaştığını açıklıkla gözler önüne sermeye yeterli olduğu gibi, hangi kadrolar tarafından saygınlık ve etkinliğinin pekiştirilebilmiş olduğunu da ortaya koymaktadır.




İLHAN SELÇUK’SUZ CUMHURİYET OLMAZ (MI?)

CUMHURİYET İLHAN SELÇUK’SUZ VAR OLAMAZ (MI?)

Cumhuriyet gazetesi, 1940’lı yıllardan gelen bir geçmişe sahiptir. Savaş dönemi politikası üzerinde varlık bulan bir gazetedir. Bu özelliğinden ötürü de Türkiye’nin iç kargaşaya sürüklendiği dönemlerde öne çıkan bir gazete olmasıyla dikkat çeker.


Cumhuriyet gazetesinin geniş halk kitlelerini kucakladığı her dönem, Türkiye’nin kaos ortamına sürüklendiği dönemleri içerir.
Cumhuriyet gazetesi kadroları, uzlaşmacı ve ılımlı olmak yerine daima çıplak bir yalınlık içinde çarpıcı haberlerden yola çıkarak sert muhalefet üslubu sergilemişlerdir. Ve yine Cumhuriyet gazetesi yazı kadrolarında yer alan isimler, kendilerini siyasal, bürokrat ve aydın kesimin üzerinde bir plâtformda görmüşler ve bunu mütevazı bir vizyonla yepyeni bir gazetecilik ekolü olarak Türk medyasında geliştirip yerleştirmeye büyük özen göstermişlerdir. Bu nedenledir ki; Türk gazetecileri, ellerindeki kalemleriyle kendilerini sonsuzluğa uzanan bitimsiz bir iktidar olarak görüp kabullenmeye koşullanmışlar; geniş halk kitleleri ile yönetim kadrolarına daima küçümseyerek, hatta ve hatta bazen de acıyarak tepeden bakma alışkanlığını kazanmışlardır. Bu son derece hatalı bakış açısı ve duyguları Türk gazetecilerinin tümüne tedavisi olanaksız bir hastalığın tehlikeli virüsü gibi yayan kaynak ise; Cumhuriyet gazetesi olmuştur.
Oysa ki gazetecilik; devlet kasasından maaş alan bürokrat kadrolar ile iktidarda olanların ellerindeki siyasal gücü kıskanıp rezil kepaze ederek geniş halk yığınları karşısında küçük düşürerek, bundan gizli bir bencillikle tat alma sanatı değil; ulusal çıkarlar doğrultusunda uyarıcı olmayı ve halkın aydınlanmasına hizmetini amaç edinenlerin mesleği olmalıdır. Ancak, Türkiye’de böyle bir gazetecilik gelişmediği gibi, yukarıdaki tarife uygun tek bir gazeteci portresini dahi Türk medyasının tarih galerisinde bulabilmek olanaksızdır.
İlhan Selçuk, donanımlı geniş bir kültürel birikimine sahip, son derece mütevazı görünümlü bir portre olmakla birlikte, benciliğe sarmalanmış büyük bir ihtiras olarak karşımıza çıkar. Cumhuriyet gazetesinin bugünlere ulaşmasında büyük ve değerli katkıları olduğu gibi, bugün içinde bulunduğu koşullarında sorumlusu olarak öne çıkan bir isimdir. İlhan Selçuk, adı Cumhuriyet gazetesine 21. Yüzyılda tiraj sağlayamaz. Çünkü, dünya sürekli gelişim ve devinim içindedir. Yerkürenin en büyük savaş ustası Cengiz Han, nasıl ki, günümüzün son derece teknik donanımlara erişmiş orduları ile savaşa tutuştuğunda kaçınılmaz olarak yenik düşecek ise; İlhan Selçuk’un gazetecilik alanında kazanacağı da yalnızca yenilgi olacaktır, bu kaçınılmaz bir gerçektir. Bugün bu gerçeği görmezden gelerek, Selçuk’un ellerinde can çekişme noktasında, bitkisel yaşama giren Cumhuriyet gazetesine Selçuk’un can verebileceği görüşünün öne sürülmesi akıl dışıdır.
Dünün küçük bir çocuğu evinin kapı önünde yaşıtlarıyla misket oynayıp, topaç çevirebilir. bundan daha doğal ne olabilirdi ki? Bugünün küçük çocukları artık evlerinin kapı önünde yaşıtlarıyla topaç çevirip, cam misketlerle kafa-karış oyunu oynamıyorlar. Dünün küçük çocukları büyümüşler ve Cumhuriyet gazetesini kurmuşlardır. Bugünün çocuklarının kuracağı gazete Cumhuriyet olmayacaktır. Olsa olsa yalnızca adı Cumhuriyet olabilir, ama çok doğal olarak içeriği ve yayın politikası değişen dünyaya ve topluma uygun olacaktır.
Cumhuriyet gazetesi, toplumun gerisine düşmüş ve bu nedenle de tiraj yitirerek bitkisel yaşama girmiştir.
Bitkisel yaşama giren bir hastanın çoğunlukla doktorların çabaları ve müdahalelerine yanıt vermediği bilinir.

İLHAN SELÇUK KİMDİR?

1925 doğumlu. Gazeteci. 1950’de İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1951-54 yılları arasında serbest avukatlık yaptı.


1952’de ünlü bir karikatür sanatçısı olan kardeşi Turhan Selçuk’la birlikte “41 Buçuk”, 1956 yılında “Dolmuş” isimli mizah dergilerini; 1958 yılında “Karikatür” dergisini yayınladı. 1958’de ayrıca, Semih Balcıoğlu ile birlikte “Türk Karikatür” dergisini yayınladı.
27 Mayıs 1960 sonrasında Tanin, Vatan ve Akşam gazetelerinde fıkra yazarlığı yaptı. 1962 yılında Cumhuriyet Gazetesi’ne geçerek fıkralarını “Pencere” adlı köşesinde yayınlamaya başladı.
Kurucuları arasında yer aldı “Yön” ve “Devrim” dergilerinde devrimci-demokrat fikirlerini savunduğu yazılar yayınladı.
12 Mart 1971 askeri müdahalesi sonrasında, pek çok aydın, gazeteci ve yazarla birlikte iki kez göz altına alındı, işkence merkezi olarak ünlenen ve Cumhuriyet Türkiye’si literatürlerinde geniş bir yer edinen “Ziverbey Köşkü’nde işkence gördü. Bu süre içinde 10 ay tutuklu kaldı.
İlhan Selçuk, bu dönemde yaşadıklarını “Ziverbey Köşkü” adını verdiği bir kitapta toplamıştır.
Yazılarında yalın bir dille güncel/siyasal olayları işleyen Selçuk, yazılarını çeşitli kitaplarda toplayarak yayınladı.
Kitaplarından Bazıları:

1964: Güzel Amerikalı

1966: Uzak Komşu Rusya’dan

1968: Mustafa Kemal’in Kol Saati

1973: Yüzbaşı Selehattin’in Romanı

1975: “ “ “ (2 Cilt)

1981: Atatürkçülüğü Alfabesi

1984: Düşünüyorum, Öyleyse Vurun

1986: Görülmüştür
Selçuk, Türkiye’nin Sol görüşlü aydınları arasında önemli bir yer edinmiş olmasına karşın; faili meçhul bir cinayete kurban giden Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcu örneğinde olduğu gibi kendisini “Kuvayı Milliyeci” olarak görüp tanımlamaktadır. Sosyal-demokrat görüşlü bir portre çizer. Ancak, etkisinde kaldığı Marksist ideolojinin yıllarca Türkiye’de kavgasını vermiş kadrolar arasında en önde gelen isim olarak bilinmektedir.
1962 yılından günümüze Cumhuriyet gazetesinde fıkra yazarlığını sürdüren Selçuk, Cumhuriyet Vakfı’nın da başkanıdır. Cumhuriyet gazetesinin imtiyaz hakkı, Cumhuriyet Vakfı’na aittir. Cumhuriyet gazetesi ise; Yeni Gün A.Ş. bünyesinde faaliyetini sürdürmektedir. Cumhuriyet gazetesinde tiraj kaybının neden olduğu mali sorunlar ortaya çıkınca, Cumhuriyet gazetesinin sürekliliğini sağlayabilmek amacıyla vakıf kurulması düşüncesini öne süren ve Cumhuriyet Vakfı’nın kurulmasını sağlayan isim, İlhan Selçuk’tur. Cumhuriyet isminin imtiyaz haklarının kurulan Cumhuriyet Vakfı’na devrini de yine Selçuk sağlamış ve başkanlığına getirilmesini de sağlamayı bilmiştir.


GÜRBÜZ ÇAPAN – İLHAN SELÇUK – DOĞU PERİNÇEK


VE CUMHURİYET GAZETESİ

Doğu Perinçek, kamuoyu oluşturmada grubu ve patisi için çıkış yolları ararken, Cumhuriyet gazetesinden yararlanmayı da içine alan bir proje geliştirmiştir. Bu projeye göre, televizyon desteğinden yoksun olan Cumhuriyet gazetesinin de ortak olacağı bir televizyon istasyonu (Ulusal Tv) kurulmalıdır. Böylece gazete-televizyon bütünleşmesi sağlanmış olacaktır. Ekonomik sorunlar içinde boğuşan ve gün geçtikçe tiraj kaybına uğrayan, ancak kamuoyunda ve sol çevrelerde saygınlığı olan Cumhuriyet Perinçek ve grubu tarafından ele geçirilmiş olacaktır.


Perinçek, İlhan Selçuk ve Gürbüz Çapan’ı bir araya getirerek, finansal sorunlarında üstesinden gelinebileceğini düşünmüştür. Ancak Perinçek’in hesabı tutmamış, kendisinden çok daha deneyimli olan İlhan Selçuk, Perinçek’i devre dışı bırakarak Gürbüz Çapan ile anlaşmayı başarmıştır. Bu anlaşmaya göre, Çapan hisselerin yüzde 40’ını satın almıştır. Daha sonra, yüzde 60 hisseyi de satın alan Çapan, Cumhuriyet gazetesinin sahibi olmuştur.
Cumhuriyet gazetesinin Gürbüz Çapan’a satılması ve bu satışın İlhan Selçuk tarafından gerçekleştirilmiş oluşu, Cumhuriyet çalışanları arasında hoş karşılanmamış ve gazeteden kopmalar olduğu görülmüştür.


AYDINLIK GAZETESİ


Aziz Nesin öncülüğünde kurulan ve içinde çok sayıda aydın, bilim insanı, sendikacı ile sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin ortak olarak yer aldığı, “Onbinler Anonim Şirketi” 1990 yılında Ankara’da gerçekleşen Genel kurul toplantısının ardından şirket İstanbul’a taşınmış ve yeni bir yönetim organı belirlemiştir. Şirketin Yönetim Kurulu’nda yer alanlar: Başkan Mehmet Nusret Nesin (Aziz Nesin), Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Cevat İsmail Geray, Genel Müdür Sönmez Targan, DİSK’in iki eski Başkanlık Kurulu üyesi Turgut Gökdere, Özcan Kesgeç ile Prof. Dr. Eren Omay ve Mimar Yücel Gürsel


İlk toplantı Ocak 1991’de Çatalca’da Aziz Nesin Vakfı’nda gerçekleşmiştir. Başyazarlığını Aziz Nesin’in üstlendiği Aydınlık Gazetesi (Perinçek ve Grubu) ile Onbinler A.Ş’nin birleşme görüşmeleri sürdürülürken, Aziz Nesin, Aydınlık gazetesinden yazısını çekmiştir. Gazetenin bağımsız çizgisini yitirdiği, giderek bir partinin gazetesi kimliğine büründüğü gerekçesiyle yazı yazma kararından vazgeçen Aziz Nesin’i çevresindeki yakın dostları bir süre daha yazması gerektiği doğrultusunda ikna etmişlerse de Nesin, bir süre daha yazı yazdıktan sonra Aydınlık gazetesine yazı yazmaktan vazgeçmiştir.
Giderek tekelleşen güdümlü basına karşı bağımsız, dürüst, çağdaş, demokrat bir günlük gazete yayınlanması amacıyla bir araya gelen dönemin aydınları ile sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, Doğu Perinçek ve Grubu ile anlaşmazlığa düşmüş ve büyük bir düş kırıklığı yaşamışlardır. Böylece bir süre günlük yayın yapan Aydınlık gazetesi, TİP’nin yayın organı olarak haftalık yayın yapan, bir parti gazetesi olarak yayın hayatını sürdürmüştür.


CUMHURİYET GAZETESİ RE/ORGANİZASYONU

Yukarıda sırası geldikçe işaret edilen nedenler dikkate alındığında Cumhuriyet gazetesinin çok az bir ömrü kaldığı ve misyonunu tamamladığı gerçeği kendiliğinden ortaya çıkar.


Ancak, insan aklı değişen koşullara uyum sağlama yeteneğine sahiptir. Yeter ki, saplantılardan kurtulabilsin. Ne var ki, saplantılardan kurtulmak her insanoğlunun üstesinden gelmeyi başarabildiği bir şey değildir. Özellikle ihtişamlı ihtirasları olan karakterlerin, ihtiraslarının boyutuna uygun düşen muhteşem saplantıları olduğu psikoloji biliminde insanlık tarih galerisinde yer alan ünlü portrelerden sayısız örnek gösterilerek tekrar tekrar mercek altına alınmıştır. Napolyon en ünlü örnektir. Orduların savaş gücüne değil, değişen koşullara yenik düşmüştür. Napolyon, saplantılarının üstesinden gelebilecek iradeye sahip olsaydı ve biraz olsun öngörünün sesine kulak verseydi, sonu hazinli öykülerle noktalanan kahramanlar arasında yer almamış olurdu.
Cumhuriyet gazetesinin bitkisel yaşamdan sıyrılıp ulusal ölçekte güçlü ve etkin bir güce sıçrayabilmesi, “Ulusal Yayın Organı” işlev ve misyonuna uygun hale gelebilmesi için; saplantıları olmayan, değişen koşullara uyum sağlayabilme ve öngörü yeteneğine sahip gerçek bir gazeteci portresinin iş başına getirilmesi gerekmektedir.
Cumhuriyet gazetesi haber merkezinde görev yapan redaktörler, yazı işleri görevlileri ve köşe-yazarları tümüyle değiştirilmeli ve bu operasyon aynı günde gerçekleştirilmelidir.
Cumhuriyet gazetesinde gerçekleştirilecek bu kadro hareketinin ardından yapılması gereken tek şey, yayın politikasının yeniden belirlenmesidir.
Cumhuriyet gazetesi, ulusal çıkarlara uygun yayın yapmalı ve Türk ulusunu Kemalist ideoloji çevresinde birleştirmeye yönelik, radikal ve gerçekçi yayına yönelmelidir. Bu yöntemle toplumun tüm katmanları kucaklanabilecektir.


GAZETECİ PATRON YOK !


Günümüz Türk medya sektöründe gazeteci kimliğine sahip medya patronu bulunmamaktadır. Tek bir kişi hariç. Dünya gazetesinin sahibi Nezih Demirkent.


Demirkent, siyasi güç odaklarının destek olduğu büyük sermaye grupları karşısında tek başına gazete çıkartmakta ve her geçen gün güçlenerek büyümeyi de başarabilmektedir. Bunun nedeni gerçek bir gazeteci oluşudur.
Nezih Demirkent, ulusal yayın yapmakla birlikte, geniş halk kitlelerini kucaklamaya yönelik, yani kamuoyu oluşturmaya yönelik bir yayın politikası uygulamamaktadır. Gazetecilik prensipleri açısından doğru olan bir yayın yöntemi uygulamaktadır.
Ancak Türkiye’nin bugün içine sürüklendiği koşullarda ulusal çıkarlarının gereği olarak, kamuoyunu bilinçlendirecek ve ulusal çıkarlara aykırı her konuda Cumhuriyet Türkiye’sinin yönlendirerek, Türkiye’nin güçlü sesi olabilecek bir gazeteye ihtiyaç olduğu çok açıktır.
Türkiye’yi içerde Kemalizm şemsiyesi altında birleştirecek, dışarıya da bu kenetlenmeyi tek ses olarak duyurabilecek bir gazete ile televizyon, dünya kamuoyu ve dış güç odaklarına yönelik en etkin caydırıcı güç faktörünü oluşturacaktır.
Cumhuriyet gazetesi, oluşturulması zorunlu “Ulusal Medya”nın yazılı yayın kanadını oluşturmaya uygun bir isimdir. Görsel yayın kanadını ise; Perinçek grubunun henüz emekleme dönemindeki “Ulusal Tv” oluşturabilir. Ancak bu televizyonun bünyesinde de ameliyat zorunluluğu vardır. Eğer gerekli ameliyat yapılmaz ise; ne Cumhuriyet ve ne de Ulusal Tv, Türk halkının Kemalist ideoloji çerçevesinde birleştirilmesini gerçekleştiremez. Çünkü, halkın gözünde her iki yayın grubu da “objektif” ve “bağımsız” yayın organı olarak değerlendirilmemektedir.
Ayrıca bilinen bir gerçektir ki; Perinçek grubu tarafından kurulan Ulusal TV’nin gerçekte gizli tutulan kuruluş amacı, PKK’nın yayın organı Medya TV (MEDTV)’ye alternatif bir televizyon yayıncılığının Avrupa, Ortadoğu ve Avrasya coğrafyasına hakim olabilmesidir. Bu yöntemle Türkiye’deki Kürt kökenliler İşçi Partisi ekseninde toplanacak, Kuzey Irak ve Kafkas bölgelerinde dağınık halde bulunan Kürt kökenliler ise; Batı karşıtı terör grupları olarak Kuzey Irak topraklarında (Türkiye’ye sınır bölgelerde) konuçlandırılacaktır. Böylece Asya’ya açılan kapı eşiğinde ABD’nin önünde Ortadoğu eksenli bir terör seti oluşturulacaktır. Arzulanan hedefe varılabilmesi için ise; en güçlü ve yasal propaganda silahı olan televizyon yayıncılığıdır.
Cumhuriyet gazetesinin Kemalist çizgide yayına yönelmesi ve bu yayın politikasına halkın güveninin sağlanması güç değildir. Ancak, Perinçek grubu tarafından kurulan ve henüz emekleme döneminde olan Ulusal Tv’nin burada ifade edilen amaca uygun ve çizgide yayına geçmesi halinde halkın güvenini kazanabilmesi olası değildir. Cumhuriyet gazetesi ile elde edilecek başarıya gölge düşürecek ve operasyonu da riske atarak fiyasko ile sonuçlanmasına neden olacaktır. Bu nedenle önerilmesi akılcı değildir.
Cumhuriyet gazetesi ile bir başka televizyon kanalının Örneğin: Kanal-6 gibi.. Cumhuriyet gazetesi ile yayıncılık evliliği yapmasının sağlanması çok daha akılcıdır. Ancak. Böyle bir oluşumun sağlanması ve süratle pratik yaşamda uygulamaya geçilebilmesi ise; beraberinde finansal sorunları da getirecektir.

GAZETECİ PATRONLAR

YARATILMASI ZORUNLULUKTUR


Türk medyası teknolojik olanaklara kavuşurken, varlığını yitirivermiştir. Hem de büyüyor, gelişiyor, dünya medyası içinde yer alıyor zannedilirken. Göz göre göre buhar olup uçmuştur. Bugün ulusal medyadan söz edilemez. Olsa olsa ekonomik güç odaklarının sayısız yayın organlarından söz edilebilir.


Bir ülkenin ulusal yayın organları, o ülke halkını aydınlatırken, ulusal çıkarlara aykırı güçlerin de önünü keser veya ülke çıkarları doğrultusunda bu güçlere sınırlı koridorlar açar.
Türkiye’nin yayın organları sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yayın yaparak çok uluslu şirketlerine her alanda koridorlar açma görevini başarıyla yerine getirmektedirler.
Türkiye’de gazeteci gazete patronu kalmamıştır. Bugün gerekli olan gerçek bir gazeteciden yepyeni bir patron yaratılması zorunluluğudur. Nasıl ki, komutansız bir ordu düşünülemez ise; gazeteci olmayan bir patronun sahipliğinde de gerçek anlamda gazeteciliğin yapılabileceği bir gazetenin varlığından söz edilemez. “Patron gazeteci olmayabilir, yöneticisini iyi bir gazeteciden seçeriz” görüşünü ileri sürenler de büyük bir yanılgıya sürüklenirler. Çünkü, gazeteci olmayan bir patronun amaç, istem ve beklentileri ile gazeteci yöneticinin amaç, talep ve elde etmek istediği sonuçlar çelişir. Bu durumda da uyumlu bir çalışma beklentisi hüsranla sonuçlanır.
Günümüz medya kuruluşlarının sahipleri şu olanaklara sahiptir: 1). Siyasi nüfus 2). Ekonomik güç , 3). İleri teknoloji Bu olanaklar ise; kartel medyası yaratmıştır.
Kartel medyası karşısına rakip olarak çıkacak yeni bir medya oluşumu başarılı olabiliri mi? Bu sorunun yanıtı bugünün medya yapılanmasındadır. Burada anılan medya kuruluşlarının sahipleri gazeteci değildir. Bu büyük bir avantajdır. Oluşturulacak “Ulusal Medya”nın başında gazeteci bir patron bulunması halinde, siyaset ve para harcının güçlükle ayakta tuttuğu içi kof dev medya plâzalarda çok şiddetli bir deprem –HAARP- gerçekleştirilmesi güç bir iş değildir. Çünkü, gazeteci bir patron dışarıdan görülen o görkemin fay hatlarını bilir. En küçük bir enerjinin bile bu fay hatlarını tetiklenmesi halinde kaç şiddetinde bir sarsıntı olacağını hesaplaması güç değildir. Dolayısıyla güçlü kartel medyası karşısında oluşturulacak ulusal medyanın başarı kazanma şansı kesindir.
***
Türkiye’de sağlıksız, günü birlik kaygıların, aktüel politikanın ve özellikle gruplaşmaların yönlendirdiği medya yapılanmasının bir başka örneğine dünyanın gelişmiş ülkelerinde rastlamak mümkün değildir. Çünkü, halkın bilinç düzeyi yüksektir. Ancak, Amerika’nın geçmiş dönemlerinde benzer yayın grupları varlık göstermişlerse de bu olumsuz varoluş kısa ömürlü olmuştur.
Ulusal değerlerin medya aracılığıyla kamuoyuna duyurulması artık olanaksızlaşmıştır. Kamuoyuna duyurulan hiçbir şey ulusal değildir. Bir ulus için bundan daha büyük bir felâket olabilir mi?
Bir ulus düşününüz ki, aynaya baktığında kendisini görmek yerine, başka ulusları görüyor ve kendisi sanıyor (!) Eğer bu yanılsama olmamış olsaydı; Türk vatandaşlarının büyük çoğunluğu, büyük bir aymazlık içinde, Avrupa Ailesinin bireyleri olmaya koşuyor olmayacaktı.
Türkiye’nin kendisini göreceği bir aynaya gereksinimi vardır. Bu görevi yerine getirecek olan da yalnızca ulusal bir medya kuruluşu olabilir. Bir yayın organının ulusal çapta yayın gerçekleştiriyor oluşu, hatta ve hatta ulusal sınır ötesi yayın yapıyor oluşu, o yayın organının ulusal bir yayın organı olması anlamına gelmeyeceği bilinen gerçekler arasındaki yerini korumaktadır.
Türkiye, 12 Eylül dönemiyle birlikte, “ılımlı İslâm politikası”na uygun ulusal bir yayın organı yaratılma girişimi gözlenmiştir. Ancak ortaya çıkan Türkiye gazetesi, TGRT televizyonu ve sonuçta İhlas Holding olmuştur (!) Kemalist Cumhuriyet Türkiye’sinde bu ölçekte büyük bir çabanın (yarısı kadarı olsun) Kemalist ideolojide ulusal bir yayın kurulması ve yaşama geçirilmesi doğrultusunda gösterilmemiş olması ise; esef verici bir başka gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ulusal medya oluşumu için, en uygun koşullar bugünün koşulları olduğu gibi, en gerekli olduğu dönemdir. Geç kalınması halinde uluslararası güçlerin devreye gireceği kesindir. Geçmiş dönemde Nazi İstihbarat Servisi nasıl ki Cumhuriyet gazetesini kurdurtmuş ve finanse etmiş ise; 21. Yüzyılın ilk on yılında, AB kapısında parçalanmak istenen Türkiye’de yıkılmaya mahküm kartel medyasının yerini istihbarat servisleri aracılığı ile çeşitli güç odaklarının finanse edeceği yepyeni medya kuruluşları alacaktır. CNN TÜRK bu yönde atılan ilk adımdır ve türünün ilk örneğini oluşturmuştur.
Türkiye’nin önünde 10-15 yıllık bir süreç vardır ki; toplumsal patlamalara ve iç çatışmalara gebedir. Hazırlanan zemin üzerinde kurulacak olan dış destekli medya kuruluşları kamuoyunu paramparça ederek, kontrast renklere bölecektir. Bu amaca yönelik olarak ortaya atılan, “Kürtçe Tv” yayıncılığına izin verilmesi ve TRT kurumunun belli saat dilimlerinde “Kürtçe Program” gerçekleştirmesi senaryoları, nüfusunun yarıya yakını etnik açıdan Kürt kökenli olan Anadolu birliğini çok derinden sarsacaktır.
Son derece sorunlu bir döneme doğru yelken açan Türkiye, 21. Yüzyılın en etkin gücü, iletişim sektörü karşısında önlemsiz, donanımsız ve alternatifsiz bırakılamaz. Durum son derece ciddi ve vahimdir. Türkiye, çeşitli ulusal medya kuruluşları yaratarak, devreye sokmalıdır.
Hedeflenen amaca ulaşılabilmesi için, kurulacak hiçbir yayın organının resmi (devlet kuruluşu) olmamasına da ayrıca büyük bir özen gösterilmesi gereği vardır.
Bağımsız Ulusal medya kuruluşlarının yaratılabilmesi için;

Yurtta ve yurtdışında faaliyet gösteren Türk işadamları arasından seçilecek kişilerden “Medya-Finans Konseyi” oluşturulmalıdır.


Medya-Finans Konseyi’nde yer alacak işadamları devlet kurumlarınca ticari faaliyetlerinde desteklenmelidir.
Ulusal medya organlarında Medya-Finans Konseyi’nde yer alan işadamlarının ticari girişimlerinin ve ticari şirketlerinin ilân ve reklâmları ücretsiz olarak yayınlanmalıdır. Ulusal medya organları tarafından desteklenecek olan Medya-Finans Konseyi üyeleri, rekabet içinde oldukları çevreler karşısında güç kazanmış olacaklardır.
Özellikle yabancı sermaye grupları karşısında oldukça güçsüz kalan Türk girişimciler, yurt içinde de güçlü rakiplerinin büyük reklam kampanyaları ile ezilerek yok edilmektedir. Bugün bir sanayici için en büyük sorun ürün tanıtımı ve bu yolla pazar oluşturulabilmesidir ki; üretim ve işletme giderlerinin toplamına eşit bir reklam gideri ortaya çıkmaktadır. Medya-Finans Konseyi’nde yer alacak işadamları bu büyük engeli kolaylıkla ve dayanışma ile aşarlarken, öte yandan da ulusal medya kuruluşlarının oluşumuna katkıda bulunmuş olacaklardır.
Örneğin: Her eve bir kutu deterjan gereklidir. Çünkü, giysilerin temizlenmesi zorunluluğu vardır. Her evde mutlaka ziynet eşyası vardır. O halde her eve bir de kasa mutlaka gereklidir. Bu nedenle yurtdışından kasa ithal edilmektedir. Türkiye’de de kasa yapılmaktadır.
Şimdi ürünlerin tanıtımına ve oluşturulan pazara bir bakalım. Her yayın organında deterjan reklamları vardır. Ama her yayın organında kasa tanıtımı yapan reklam yoktur! Oysa ki, deterjan tanıtımına ayrılan reklam bütçesi kasa reklamına da ayrılabilmiş olsaydı, bir elbise fiyatından çok daha fazla para tutan, yani bir ailenin kara günde kullanacağı küçük serveti oluşturan ziynet eşyalarının korunması için de her ev bir kasa satın almaya koşullanmış olacaktı. Ancak kasa üreten Türk firmalarının, deterjan üretene çok uluslu şirketler kadar büyük reklam bütçeleri olmadığından, içte üretim ve pazarlarının çapı dar kalırken, dünyaya da açılamamışlar, Gaziantep il sınırları içinde küçük ve güdük atölyeler olarak kalmaya mahküm olmuşlardır.
Şimdi Gaziantep ilinin küçük ve güdük atölyelerinin sahipleri, Medya-Finans Konseyi üyeleri arasında yer almış olsalar, reklam bütçesi sorunu kendiliğinden ortadan kalkacak ve ürünlerini rahatlıkla tüm Türkiye’ye tanıtıp pazar paylarını genişletirken atölyelerini son derece modern dev sanayi tesislerine dönüştürerek dünyaya açılabileceklerdir.
Burada örnek olarak ele alınan kasa, çelik bir kutudan başkaca bir şey olmadığı gibi, diğer örnek deterjan da karton kutudan ibarettir. Birisi kasanın fiyatından çok daha ucuz gibi görünse de gerçekte çok dana pahalıdır. Çok daha pahalı olanı kolaylıkla, üstelik de boy boy ve birkaç kutu birden her eve satabilen deterjan üreticisi karşısında kasa üreticisi ilk bakışta sanıldığı kadar şanssız değildir.
Burada işaret edilmek istenen temel konu, işadamlarının bilinçlendirilmesi ve örgütlenmesidir. Ve işadamlarının vermeye değil, almaya eğilimli olduğu gözardı edilmemelidir. Yatırımdan kaçan, güvensiz, ürkek ve korkak işadamları; kazancı gördüklerinde en büyük riski üstlenenler olarak ortaya çıkarlar. Bu nedenle de işadamlarının yönlendirilmesinde güven ve kazanç sorunu ile karşılaşılır. Kazanca yönelik yatırım vizyonu, işadamlarını hareket geçiren sihirli bir değnektir. Dejenere olan ve giderek çöken, köşe dönücülüğün önde koştuğu toplumların işadamları için, ulusal çıkarlar önemini yitirmektedir. Onlar yalnızca sayılara koşullanmışlardır. Bize göre, sayıların masaya yatırıldığı organizasyonlarda, işadamları ile uzun ve biraz da maceralı bir yolculuğa çıkılması çok daha kolay olacaktır.

Saygılarımızla,






Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə