Türkiye’yi bekleyen fırsatlar




Yüklə 332.89 Kb.
səhifə1/7
tarix22.02.2016
ölçüsü332.89 Kb.
  1   2   3   4   5   6   7
Türkiye’yi bekleyen fırsatlar
Küresel finans piyasalarında yaşanan gelişmelerin ortaya koyduğu zorlamalara karşı küçük büyük tüm şirketlerin tek bir reçetesi var: Kararlı bir yönetim yapısı kurmak ve karşılaşılabilecek riskleri doğru belirleyip doğru tedbirler almak. Ayakta kalmanın ve krizden güçlenerek çıkmanın bu önkoşullarını gerçekleştiren tüm şirketler, diğer taraftan da verimliliğe odaklanmayı göz ardı etmeden gerekli tasarruf tedbirlerini bir an önce almaya başlamalılar. Bu ilkeler ışığında gerekli önlem ve hareket planlarını hayata geçiren Koç Topluluğu, 2008 yılının ilk dokuz ayında 2,5 milyar YTL kâr ederek, net kârını yüzde 61 oranında artırdı. Koç Topluluğu, uyguladığı tedbirler ve yeniden yapılandırma süreci doğrultusunda aldığı doğru kararlar sonucunda, başarı grafiğini önümüzdeki dönemlerde de artırmaya devam edecek.

Bu yıl 14’üncüsünü Ordu’nun Fatsa ilçesinde gerçekleştirdiğimiz Anadolu Buluşmaları’nda Karadeniz Bölgesi bayilerimizle el ele vererek yaşanan olumsuz gelişmeleri nasıl bertaraf edebileceğimizi ve bu olumsuzlukları nasıl birer fırsata dönüştürebileceğimizi konuştuk. Koç Ailesi’nin en önemli üyelerinden olan bayilerimize katılımları için bu vesileyle bir kez daha teşekkür ediyorum.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF), ikinci kez İstanbul’da seçkin bir kitlenin katılımıyla gerçekleşti. “Avrupa ve Orta Asya 2008” başlığı çerçevesinde düzenlenen toplantıların ana teması “Ortak bir gelecek tanımlarken zorluklarla yüzleşmek” oldu. Tüm oturumlarda vurgulandığı gibi, Türkiye bulunduğu konum ve istikrarlı yapısıyla bölgesindeki en güçlü birkaç ülkeden biri. Bu nedenle de kendisini bölgenin gelişmesinde bir lider ve öncü olarak konumlandırması gerekiyor. Türkiye bölgedeki köprü konumu ile ortaya çıkan ve dış politikayla desteklenen jeopolitik önemini, jeostratejik olarak desteklemek için ulaşım ve üretim merkezine dönüşümünü kullanabilir. ABD’den Rusya’ya dünyanın en önemli ülkeleriyle organik bağları bulunan Türkiye’nin kendisini bekleyen fırsatlardan en geniş ölçüde yararlanması gerekiyor.

Koç Topluluğu için bir işletme olmaktan çok daha fazla anlam taşıyan Divan Oteli yıkılıp, yerine yeni ve modern binası inşa edilene kadar İstanbulluları yalnız bırakacak. İşadamlarından aydınlara kadar pek çok misafiri ağırlayan Divan Oteli’ni, en mutlu anlarını orada yaşayan Semahat Arsel’le konuştuk.

Türkiye’nin ilk holdingi olarak Kasım ayında 45’inci yaşımızı kutladık. Koç Holding’in bugünlere gelmesinde, başta kurucumuz Vehbi Koç olmak üzere emeği geçen bütün yönetici ve çalışanlarımıza teşekkürü borç biliyoruz.

Yeni bir yılı karşılama heyecanımız ile birleşen Kurban Bayramı’nızı kutlar, daha nice bayramları sevdiklerinizle birlikte geçirmenizi dileriz.


Ali Y. Koç

Yönetim Kurulu Üyesi, Kurumsal İletişim ve Bilgi Grubu Başkanı


Sihirli değnek Obama’nın elinde (mi?)
ABD Başkanı Obama’nın öngördüğü ekonomi politikalarının muhtemel başarısı konusunda farklı görüşler dile getiriliyor. Ortak görüş ise küresel krizden çıkışın, Amerikan ekonomisinin göstereceği performansa bağlı olduğu… Bizden Haberler editoryal ekibi, ABD’nin yeni ekonomi politikasının dünya ekonomisine

nasıl yansıyacağı sorusuna cevap aradı
Amerika Birleşik Devletleri seçim sürecine girdiğinde, doğal olarak sadece kendi vatandaşları değil, yakın ya da uzak tüm dünya ülkelerinin vatandaşları da bu süreci takibe geçiyor. Çünkü bu seçimin galibi, sadece kendi ülkesinin değil, uyguladığı ekonomi politikası ve dış politikayla neredeyse tüm dünyanın kaderini belirliyor. ABD, dünyayı merakla peşinden sürüklediği bir seçim macerasından henüz çıktı. Peki bu sonucun dünyaya ekonomik ve politik yansımaları neler olacak?

Siyahi ilk başkan olması gibi sembolik bir anlamın ötesinde, pek çok Amerikan vatandaşı için son 70 yılın en büyük ekonomik krizinin sorumluları ile hesaplaşma anlamını taşıyordu, Obama’nın seçimden galip çıkması… Nitekim, 47 yaşındaki Illinois Senatörü Barack Hussein Obama, evinin borcunu nasıl ödeyeceği ve işini daha ne kadar koruyabileceğini sorgulayan milyonlarca Amerikalıya, sorunlarını bildiğini söylüyor, bunları çözeceği vaadinde bulunuyordu.

Değişimi vaat eden Demokratlar “Yes we can!” (yapabiliriz) sloganıyla iktidara yürüdüler. Ancak, ne kazanan ne de kazandıranlar nasıl “yapabilecekleri”ni bu aşamada yüksek sesle dile getirmekten kaçınmışlardı. Belki de bir “umut” olması bile yeterliydi. Zira açık olan şu ki, Obama’yı 4 Kasım’da parlak seçim zaferine taşıyan koşullar, aynı zamanda bu zafere giden yola döşenen birer mayın özelliğini taşıyor...

Obama’nın seçim programı, özellikle çalışan kesimlerin gelirlerini artırmaya yönelik vaatlerden oluşuyordu. Zenginlerin daha yüksek, yoksulların daha düşük oranlarda vergilendirilmesi, devlet bütçesinden yapılacak harcamalarla ekonominin canlandırılması, küçük işletmelerin desteklenmesi, daha geniş kapsamlı ve daha düşük maliyetli sağlık sistemi, altyapı yatırımlarına ve çevreci teknolojilere ağırlık verilmesi bu vaatlerden bazıları…

Yeni yatırımlar ve teşvikler gerektiren bu uygulamalar ise doğal olarak “finansman” sorununun nasıl çözüleceği sorusunu da beraberinde getiriyor. Diğer bir ifadeyle, bu faturayı kimlerin, ne şekilde ödeyeceği, bu yeni ekonomi politika anlayışının temel sorusunu oluşturuyor. Çünkü, Amerikan Hazinesi tarihinin en büyük borç batağına saplanmış durumda. Başkan George Bush, 2001 yılında Demokratlar’dan iktidarla birlikte sıfır borç ve sıfır bütçe açığı devralmıştı. Sekiz yıllık iktidarının ardından ise kelimenin tam anlamıyla bir enkaz devrediyor; şimdiden 440 milyar dolara yaklaşan ve banka kurtarma operasyonlarıyla 1 trilyon dolara ulaşması beklenen bütçe açığı ve toplamda 11 trilyon dolara yaklaşan ulusal borç miktarı Obama’nın altından kolay kalkamayacağı bir devasa borç yükü anlamına geliyor. Bu durumda Barack Obama’nın önünde çok fazla seçenek bulunmuyor: Harcamaları kısmak ya da vergileri artırmak… Bu yollardan hangisinin tercih edileceği henüz kesinlik kazanmış değil. Ancak bununla birlikte, Obama’nın konuşmalarının satır aralarında, serbest ticaret konusunda son 20 yıldan bu yana uygulana gelen politikalarda değişikliğe gidileceğinin ve küresel çapta serbest ticareti düzenleyen anlaşmaların gözden geçirileceğinin işaretlerini görmek mümkün.
Neler olabilir?

İşte bu çerçevede gerek ulusal gerekse uluslararası alanda ortaya konulacak politika tercihleri, Amerikan ekonomisi için olduğu kadar, küresel ekonominin geleceği açısından da belirleyici bir önem taşıyor. Bu ise, piyasa üzerinde yeni denetim mekanizmaları ve regülasyonların yapılacağı anlamına geliyor. Bush her ne kadar “piyasaya müdahale çare değil” dese de Obama’nın yanıtı oldukça açıktı: “Eğer bu mali kriz bize bir şeyler öğrettiyse o da şudur: Main Street acı çekerken, refah içinde bir Wall Street’e sahip olamayız. Bu ülkede ya hep birlikte batarız ya da hep birlikte yükseliriz.”

Bazı ekonomistler, bir yanıyla tehdit kokan bu açıklamaların, IMF ve Dünya Bankası benzeri kurumların işlevinin ve yapısının sorgulanması anlamını içerdiğine de vurgu yapıyor.

Analistler, mali sektörde patlak veren krizin kaçınılmaz olarak reel sektöre sıçrayacağını ve iyimser tahminlerle düzelmenin ancak 2010 yılından itibaren yaşanabileceği öngörüsünde bulunuyor. Bu dönemde Demokratlar’ın iktidarda bulunmasının ise iyimser beklentileri artırdığına dikkat çekiliyor. Nitekim istatistikler, son 60 yılda ABD’de Cumhuriyetçiler’in iktidar olduğu dönemlerde GSYİH’nın yıllık ortalama yüzde 1.64 oranında artmasına karşılık, bu oranın Demokratlar döneminde yüzde 2.78 olduğuna işaret ediyor. Demokratlar döneminde ayrıca gelir dağılımındaki adaletsizlikte de görece düzelme yaşandığı gözleniyor.


Yükselen dolar Obama’yı zorlar?

Küresel ekonomi açısından temel olumlu beklenti ise, Bush döneminde ABD’nin dünyada yarattığı gerginlik politikasının Obama ile birlikte yerini yumuşamaya bırakacağı ve bu durumun dünya ekonomisi ve ticaretinin büyümesine olumlu katkı yapacağı yönünde.

Diğer yandan, petrol fiyatlarının hızla gerilemesi ve faiz oranlarının dramatik biçimde düşük seviyelere çekilmesinin yatırım eğilimini güçlendireceği öngörülüyor.

Ancak her şey bu kadar toz pembe değil… Kimi ekonomistler Amerikan dolarının değer kazanmasının, Obama’nın ekonomik programının uygulanmasını zorlaştırabileceği ve bunun da küresel ekonominin toparlanmasını geciktirebileceği tahmininde bulunuyor. Çünkü değerli dolar, Amerikan ekonomisinin rekabet gücünü olumsuz etkileyecek ve ihracatın düşüşüyle birlikte cari açıkta artış meydana gelecek. Ayrıca, genişlemeci para politikası enflasyonun ciddi bir sorun olarak gündeme gelmesine neden olabilecek.

Obama’nın ekonomik programının başarısı, kuşkusuz ki en azından orta vadede küresel ekonominin başarısı olacak. Bu durum, “küresel krize karşı küresel işbirliği” önerisinde bulunan Obama’nın hedeflediği politikaların, aynı zamanda dünya ülkeleri için de en azından “tavsiye” niteliği taşıyacak şekilde örnek oluşturması anlamına geliyor…

Türkiye, bölgesinin lideri mi?
Dünya Ekonomik Forumu İstanbul toplantısında küresel kriz, Orta Asya, Avrupa ve Türkiye tartışıldı. Türkiye’nin bölgesel güç olma yolundaki potansiyeli vurgulanırken, Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ali Y. Koç, ülkenin fırsatları yeterince kullanamadığını belirtti
İstanbul, küresel sorunların çözümünde sadece hükümetler, uluslararası kurumlar, merkez bankaları arasında değil, iş dünyası ve sivil toplum kuruluşları arasında da işbirliği yaratacak bir platform olmayı hedefleyen Dünya Ekonomik Forumu’na (World Economic Forum-WEF) ikinci kez ev sahipliği yaptı. WEF’in küresel finansal krizin başlangıcından bu yana düzenlediği bu ilk bölgesel toplantının yıldızı da mevcut ve potansiyel gücüyle Türkiye oldu. Uluslararası kamuoyu iki gün süren “Avrupa ve Orta Asya 2008” toplantısında, Türkiye'nin bölgesel bir güç olduğu, orta ve uzun vadede büyük bir potansiyel taşıdığı konusunda görüş birliğine vardı.

İstanbul Swiss Otel’de düzenlenen forum çerçevesindeki oturumlarda “Ortak bir gelecek tanımlamadaki zorluklarla yüzleşmek” teması esas alındı. Oturumlarda “Krizden doğan iş olanakları”, “Jeopolitik hareketler ve siyasi işbirliğinde güveni yeniden inşa etme”, “Enerji ve kaynak güvenliği”, “Orta Asya: işbirliği çerçevesini ve dünyadaki yerini yeniden tanımlamak”, “Türkiye ve ülkenin bölgedeki liderlik rolü: Avrupa, Asya ve Ortadoğu arasında köprü olması” konularına odaklanıldı. Küresel krizin aşılmasında her ülkeye uyan tek bir reçetenin olmadığı tartışılırken, bu dönemde küresel ekonominin yaşayacağı olası durgunluğun ne kadar kısa süreli ve yüzeysel düzeyde tutulabileceğine yönelik görüş ve öneriler de ele alındı. Çözüm önerileri arasında dünya finansman sisteminin mevcut krizi atlatması, krizin reel ekonomiye geçişinin sınırlandırılması, bu türden krizlerin bir daha olmaması için gerekli derslerin çıkartılması vardı.

500’ü aşkın katılımcının izlediği foruma, 52 ülkeden 70’i aşkın hükümet temsilcisi, 300’ü aşkın iş dünyası lideri katıldı. Koç Holding de üç konuşmacı tarafından temsil edilerek deneyim aktardı. Koç Holding CEO’su Dr. Bülent Bulgurlu "Yeni İpek Yolu'nun Kurulması" başlıklı oturumda, Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi ve Kurumsal İletişim ve Bilgi Grubu Başkanı Ali Y. Koç “Türkiye: Avrupa ile Asya'yı Birleştiriyor" başlıklı oturumda, Koç Holding CFO’su Ahmet Ashaboğlu da “Gelişmekte Olan Pazarlarda İş Ortamı” başlıklı oturumda konuşma yaptı. Ali Y. Koç 2006’da İstanbul’da yapılan WEF Türkiye Forumu’nun da konuşmacıları arasındaydı.
Türkiye ekonomik ve diplomatik anlamda bölgenin lideri

Toplantı Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Klaus Schwab’un pozitif mesajlarıyla başladı. Yüksek katılımın bölgeye duyulan ilgiyi gösterdiğini söyleyen Schwab, bölgenin lider ülkesinin de, sadece ekonomik değil, diplomatik anlamda da Türkiye olduğu vurguladı:

“Türkiye laik ve Müslüman bir ülke olarak, hem Batı hem Doğu’yla ilişkiler kurabiliyor. Jeostratejik açıdan da bir köprü durumunda. Bu nitelikleriyle etkin bir ülke. Türkiye, Avrupa ile Asya arasındaki enerji ve ticaret rotası üzerinde ve bölgesindeki ülkelerle çok sağlıklı ilişkiler kurabiliyor. Türkiye, bölgesinde çok önemli diplomatik girişimlerde bulunuyor. Özellikle İsrail ve Suriye arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi ve Ortadoğu barış sürecine de büyük katkısı var. Ayrıca Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu’nu da kurarak, Kafkasların istikrarına da katkıda bulundu. Türkiye’nin global finansal krizden daha güçlenmiş olarak çıkma olasılığı yüksek.”

Halen krizin nedenlerini analiz etmek ve kısa vadeli etkilerini azaltmak için çaba gösterilen bir dönemde bulunduğumuza işaret eden, ayrıca kriz sonrası dünyanın şekillendirilmesi gerektiğini belirten Schwab, toplantıda vermek istedikleri mesaj sorulunca şu yanıtı verdi: “Krizi her şeyin sonu olarak görmemek lazım. Bir kriz, bir fırsattır ve bu fırsatı kullanmalıyız. Bu fırsatı daha sağlam, daha sürdürülebilir koşulların olduğu bir ekonomi dünyası yaratmak için kullanmalıyız. Bence elimizde gerekli yeterlilikler var. Özellikle bu bölge ve Türkiye’nin bu krizden daha güçlenmiş olarak çıkma olasılığı yüksek.”


İpek Yolu’nun potansiyeli görülecektir”

Koç Holding CEO’su Bülent Bulgurlu, Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai, İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Mutteki’nin katıldığı “Yeni İpek Yolu’nun Kurulması” başlıklı oturumda, Ortadoğu ve Orta Asya’daki işbirliklerinin nasıl fırsata dönüştürülebileceği tartışıldı. Dr. Bulgurlu önce Ortadoğu ve Orta Asya’nın ekonomik potansiyelini anlattı:

“Ticareti besleyen ana sebeplerden birisi nüfustur. Bu bölge, dünya nüfusunun yüzde 51’ini barındıran eski İpek Yolu’nun bir parçası. 3.2 milyar insan… Bölge ayrıca kademeli olarak artan kişi başına düşen gelir düzeyiyle de dikkat çekiyor. Ticaret entegrasyonunu besleyen ikinci faktör ise artan ticari akış ve bölgedeki anaparadır. Transatlantik yolu, halen en büyük ticaret yolu olma özelliğini taşıyor. Geçen yıl 1.5 trilyon dolara ulaşmıştı. Ancak son zamanlarda Orta Asya’dan Batı’ya uzanan, petrol ve gaz taşıyan bir boru hattı, yeni bir ticaret yolu gelişiyor ve bunun başka bir alternatifi yok. Ticareti besleyen üçüncü faktör, bölgenin petrol ve diğer kaynak zenginlikleri. Orta Asya dünyanın petrol rezervlerinin yüzde 20’sini ve gaz rezervlerinin yüzde 33’ünü elinde tutuyor. Bölgenin toplam ihracatının yüzde 18’ini AB, yüzde 21’ini ABD alıyor. Ortadoğu ve Asya arasındaki ticaret ve yatırım hacmi son 10 yılda yüzde 400 büyüdü. Sonuç olarak geçmiş yıllardaki yüzde 8 ila 10’luk çarpıcı büyüme oranı sayesinde bölgenin potansiyeli büyük. Yaşanan finansal kriz nedeniyle bulanan sular durulduğunda bu potansiyelin fark edileceğini umuyorum.”
Tamamlayıcı unsur Türkiye

Bulgurlu daha sonra da bölgenin eksikliklerini ve Türkiye’nin bu bağlamdaki tamamlayıcı rolünü değerlendirdi:

“Öncelikle bölgede, ülkeleri aynı yöne yönlendirecek güçlü bir şemsiye kuruluşun eksikliği hissediliyor. Bu nedenle de ticaret ve yatırım, olması gerektiği kadar hızlı gelişemiyor. Eski İpek Yolu boyunca çok sayıda ülke var. Her birinin de kendine has güçlükleri… Fakat hepsi de ortak özellikler taşıyorlar ve yeni dünya düzeninin küresel doğasından onlar da yararlanabilir.

Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle bölge için bir köprü ve merkez olarak önemli bir rol oynuyor. Diplomatik olarak, komşu ülkeler arasındaki politik gerilimi azaltmak için elinden gelenin en iyisini yapıyor. Dahası, petrol ve doğalgaz taşımacılığı için güvenilir ve sağlam bir yol da sağlıyor. Türkiye’nin AB üyeliği için güçlü bir arzusu ve aynı zamanda Kuzey Asya’ya kadar uzanan kuvvetli bağlantıları var. Türkiye’nin en önemli gücü, ülkenin batının pazarlarına ve doğunun kaynaklarına yakın coğrafi konumudur. Bu güç, kuvvetli bir ulusal taşımacılık ağı gibi lojistik avantajlarla da destekleniyor. Nispeten dengeli ekonomik ve politik ortamının yanı sıra üretici ve dinamik işgücü, yeni ve avantajlı bir üretim merkezi olarak Türkiye’nin çekiciliğine katkıda bulunuyor. Türkiye, doğu ve batı arasında enerji şebekesi bağlantıları alanında da büyük rol aldı. Orta Asya, Rusya ve İran’dan gelen petrol ve doğalgaz aktarımı, Türkiye üzerinden güvenli bir şekilde Avrupa pazarlarına ulaşıyor.

Türkiye, 80’li yıllarda bölgenin potansiyelinin farkındaydı fakat sadece bölgede 90’larda başlayan ekonomik işbirliğine öncülük edebildi. Bu girişimler, Sovyet dönemindeki ticari engellerin kademeli olarak kalkması ve daha sonra Sovyetlerin dağılmasıyla meyvelerini vermeye başladı. Aynı zaman içinde Türk ticareti inşaat, tekstil, turizm ve endüstriyel ürün pazarlarına giriş yaptı. Türk özel sektörü, bu ülkelerin pazar ekonomisine geçişlerinde yardımcı oldu.”

Bölgenin ekonomilerinin giderek büyümesiyle birlikte alım gücünün arttığını belirten Bulgurlu şu uyarıda bulundu: “Tüm pazarların doygunluk düzeyleri düşük. Önümüzdeki dönemde¬ pazarların daha da gelişeceğine ve artan alım gücü sayesinde şirketler için fırsatların gelişeceğine inanıyorum.”


Ali Y. Koç: Türkiye

fırsatlarını kullanmalı

Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi ve Kurumsal İletişim ve Bilgi Grubu Başkanı Ali Y. Koç’un, Dışişleri Bakanı ve Baş Müzakereci Ali Babacan, Sabancı Holding CEO’su Ahmet Dördüncü, Kuveyt Bankası Yöneticisi İbrahim Dabdoub ve BNP Paribas Yöneticisi Jean Lemierre ile birlikte katıldığı oturumun konusu ise “Türkiye: Avrupa ile Asya’yı Birleştiriyor” idi.

Dabdoub, bölgede ABD’nin liderlik rolünün giderek azalmasıyla bir anlamda bir boşluk oluştuğunu belirterek, “Bu durumda, Türkiye’nin lider rolü oynaması için çok önemli bir ortam doğuyor” derken, Ali Y. Koç Türkiye’nin önünde bulunan fırsatları sıraladı, ancak ardından da ülkenin bu fırsatları yeterince değerlendiremediğini ifade etti:

“Türkiye kendisini bölgenin gelişmesinde bir lider ve öncü olarak konumlandırmalı. Türkiye, doğal kaynaklar dışında bölgenin dinamosu olmak ve liderlik yapmak için gereken tüm bileşenlere sahip. Avantajlı jeopolitik konumu sayesinde Türkiye 1.2 milyar insana ulaşabiliyor. Bunun 657 milyonu Batı’da, yüksek gelişmişlik seviyesi ile Türkiye için ekonomik ve sosyal bir çıpa görevi yapacak Avrupa’da yaşıyor. Rusya Federasyonu, Hazar bölgesi ve Türkiye, 300 milyonluk bir pazarı temsil ediyor ki, neredeyse ABD pazarına eşdeğer ve önemli bir büyüme için önemli bir itici güç niteliğinde. Dahası elinizde İran, Irak, Körfez bölgesi ve İslam dünyası da var.

Bu açıdan bakınca elimizdeki zenginliklerden yeterince yararlanamıyoruz. AB’ye tam bir ekonomik entegrasyonumuz, ABD ile güçlü bir askeri ittifakımız ve Rusya’yla henüz yaptığımız büyük bir enerji çalışmamız var. Kısacası nereden bakarsanız bakın, Türkiye’nin önünde onu bekleyen birçok fırsat bulunuyor ve bunlardan da yararlanmak zorundayız.”
Türkiye üretim merkezi olmalı”

Peki Türkiye fırsatları nasıl değerlendirmeli? Ali Y. Koç ekonomik ve diplomatik anlamda Türkiye’ye düşen görevler konudaki görüşlerini şöyle anlattı:

“Bence Türkiye kendisini bölgenin barışı ve istikrarının aracısı olarak konumlandırıyor. Bu çok faydalı bir yaklaşım. Bunun ipuçlarını Dışişleri’nin son zamanlarda uyguladığı politika adımlarında görebiliyoruz. Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Arap ülkeleri ve İslam dünyasının açılmasıyla birlikte Türkiye’nin değerlendirecek ve büyümesini hızlandıracak alternatifleri çoğaldı. Bu nedenle dış politikada verilen tüm çabalar çok yerindedir. Türkiye’nin bölgeye liderlik etmesi için iş dünyasının önemi büyüktür. Hükümet, iş dünyası, sivil toplum kuruluşları ve akademik topluluk el ele vererek bölgede birleştirici bir tutum izlemelidir.

Türk işadamlarının da olağanüstü olduklarını düşünüyorum. Çünkü Türk işadamları, doğal kaynak yokluğundan, ekonomideki ani yükseliş ve düşüş dönemlerinden olsa gerek, bölgede son derece yaratıcı, esnek ve girişimci bir hale geldiler.

Türkiye bölge için bir üretim merkezi ve bölgeye açılım yaratmak isteyen uluslararası şirketler için de bir operasyon merkezi konumuna gelmeli. Ayrıca Türkiye ve Türk iş adamları Ar-Ge alanında yenilikler yaratmayı hedeflemeli, çünkü buna çok ihtiyacımız var.

Bütün bunları yapabilmek için ise Türkiye’nin doğru yönlendirilmiş iç dinamikleriyle güçlü, zengin, rekabetçi bir ulus olması gerekiyor. Şu anki rekabet seviyemiz Türkiye’yi bölgenin lider ülkelerinden biri yapmaya yetecek düzeyde değil. Türkiye dışardan bakıldığında, ekonomisi, dış politikası, hükümeti ve ordusuyla bölgeye liderlik edecek konumda olmalı.”


Bölgedeki gerilim

Türkiye’nin avantajı”

AB, ABD, Rusya, bölge ülkeleri, Şanghay Birliği gibi pek çok tarafın bölgede etki yaratmaya çalıştığını hatırlatan Ali Y. Koç şöyle devam etti:

“Şu anda bölgedeki en büyük zorluk, etki ve kaynaklar konusundaki bu çekişmeyi kimin kazanacağı konusunda. Bölgeye ne olacağı, gerçekten bu çekişmeyi kimin kazanacağına bağlı. Kimin kazanacağı Türkiye için de çok önemli. Geçmişte doğal olarak dış ilişkiler meselesinde, ekonomik entegrasyon konusunda batıya eğiliyorduk, ama bugün çok daha fazla alternatifimiz var. Bölge AB’ye bir alternatiftir demek istemiyorum ama AB sürecinin istediğimiz gibi sonuçlanmaması halinde bölgenin Türkiye’ye büyük esneklik kazandırdığı da bir gerçek.

Son kriz, Batı dünyasının bölge üzerindeki etkisini artıracak bir fırsat. Çünkü petrol ve doğal kaynak gelirleri henüz ekonomiyi değiştirecek kadar yükselmedi. Enflasyon artıyor, büyüme yavaşlıyor, sermayeye ulaşmak giderek zorlaşıyor.

Bence bölgedeki en büyük zorluk, bölgenin dört bir ucundan, net bir sonuç da olmadan her yöne çekiştirilmesi. Bölge ülkeleri doğal olarak tek bir çözüme kilitlenip kalmak istemiyor. Bütün bunlar da bölge üzerinde büyük bir gerilim yaratıyor ki, bence bu Türkiye’nin avantajıdır. Türkiye’nin stratejik rolünü çok daha kritik bir hale getirmektedir.”
Ashaboğlu: Ekonomik ve

siyasi istikrar sürmeli

Türkiye, Rusya ve Orta Asya eksenindeki gelişmekte olan pazarların yarattığı fırsat ve risklerin değerlendirildiği ‘Gelişmekte Olan Pazarlarda İş Ortamı’ başlıklı oturuma katılan Koç Holding CFO’su Ahmet Ashaboğlu ise Türkiye’nin doğrudan yabancı yatırım açısından cazibesini şöyle anlattı:

“Türkiye’de nereye bakarsanız bakın yüksek bir büyüme potansiyeli göreceksiniz. Mesela otomotiv piyasasında bin kişiye 70 araç düşüyor, oysa Avrupa Birliği’nde bu rakam 480 araçtır. Yalnızca Doğu Avrupa ülkelerine bakarsanız, kişi başına 200-250 araç düştüğünü görüyorsunuz. Dolayısıyla üç katı bir potansiyel mevcut.

Bankacılığa baktığımızda Türkiye’de gayri safi yurtiçi hasılanın mevduatlara oranının yüzde 70 olduğunu görüyoruz, Avrupa’da ise bu oran yüzde 240.

Türkiye’de kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla 2001’de 2 bin 800 dolardı, 2007 itibarıyla 9 bin doları geçti.

Türkiye’de tabii ki işgücünün kalitesi de son derece önemli. Avrupa’daki en ucuz işgücünden biri değil, ancak verimlilik açısından önemli bir seviyede. Türkiye diğer gelişmekte olan piyasalara göre, iş yapma becerileri, işgücünün doğası, üst düzey yöneticilerin kalitesi açısından son derece önemli bir konumda.

Bir de önemli bir tedarik tabanı var Türkiye’de. Türkiye’de otomobillerin yüzde 50’si yerel bileşenlerden oluşuyor, Avrupa’da, Doğu Avrupa’da ise bu oran yüzde 20.

Türkiye, önemli piyasalara yakınlık açısından, nüfus açısından ve coğrafi açıdan önemli bir konumda.

Türkiye’nin etrafında yaşayan nüfus 1.2 milyar kişidir. Dolayısıyla Türkiye önemli bir üretim merkezi olmaya alışıyor.

Peki Türkiye yabancı doğrudan yatırım açısından ne durumda? 2005’e kadar iyi değildi. Yıllık yaklaşık 1 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye yatırımı söz konusuydu. Bu da tüm dünyadaki doğrudan yabancı yatırımın yüzde 0.1’ini oluşturuyordu. Ancak 2005 sonrasında önemli bir atılım kaydettik. Doğrudan yabancı sermaye yatırımı 20 milyar dolara ulaştı. Bu nasıl gerçekleşti?

Nüfusun dinamikleri, potansiyel ve piyasanın beklentileri, tabii ki bu bağlamda önemli. Fakat diğer faktörler de söz konusu. Yıllar süren kısa dönemli koalisyonlardan sonra tek partinin destek kazandığı bir döneme girildi ve tabii ki AB katılım süreci önem kazandı. Hükümet de yabancı yatırımı teşvik açısından iyi bir iş çıkardı.

Şirket kurulumu bir güne kadar indi. Aynı zamanda kâr ve ödemelerin transferi de kolaylaştı. Bürokratik süreçler modernleşti.

Diğer gelişmelere bakarsak, Türkiye’nin hem ekonominin esnekliği, hem de değişikliklerle mücadele edebilme gücü de arttı. Türkiye eşi benzeri görülmemiş bir örnek olmaya başladı.

Türkiye bugün dünyadaki en güçlü bankacılık sistemlerinden birine sahip, sermaye yeterlilik oranı yüzde 14.5’ten fazla, kaldıraç oranları düşük. Emlak krizi olmadığını görüyoruz. Vergi sisteminde önemli adımlar atıldı. Piyasaların doygunluk seviyesi düşük. Kamu politikaları iyi gidiyor.

Ama Türkiye’nin tabii ki yapması gereken çok şey var.

Türkiye’nin yabancı yatırımı çekebilmesi için son dört yılda olduğu gibi ekonomik ve siyasi istikrarını sürdürmesi gerekiyor. Özellikle Türk piyasalarına duyulan güvenin devamı, Avrupa Birliği sürecinin çözüme ulaşması ve reformlar acısından bu çok önemli. İstikrarlı bir ekonomik ortama kavuşursak yatırımları göreceğiz.”


  1   2   3   4   5   6   7


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə