Türk Dili Tarihi Ahmet B. Ercilasun Akçağ Yayınları / 603 Araştırma İnceleme / 50




Yüklə 2.38 Mb.
səhifə27/33
tarix25.04.2016
ölçüsü2.38 Mb.
1   ...   23   24   25   26   27   28   29   30   ...   33

*

TÜRK DİLİ TARİHİ 409

15. yüzyıl başından 20. yüzyıl başlarına kadar devam eden bu uzun de­virde pek çok şair ve yazar yetişmiş; Türkçeyle yüzlerce edebî, dinî, tarihî eser meydana getirilmiştir. Bu sebeple Çağatayca eserler ve üzerindeki ça­lışmalar konusunda, bundan önceki bahislerde tutulan yol tutulmayacak; Çağatay Türkçesini temsil eden başlıca isimler ve eserleri üzerinde durula­caktır.

2.1. ÇAĞATAY TÜRKÇESİNİN BAŞLICA İSİMLERİ

2.1.1. KLASİK ÖNCESİ DEVİR

Klâsik öncesi devrin (15. yüzyıl başlan-1465) başlıca yazar ve şairleri şunlardır:



Sekkâkî: Kaside ve gazellerden oluşan bir divanı vardır. Şiirlerini Semerkant'ta 14. yüzyıl sonları ile 15. yüzyılın ilk yarısında yazmıştır. Uluğ Beyin saray şairidir ve Semerkant'ta yaşamıştır. Şiirlerinde halk dilinden deyim ve atasözlerine de rastlanır (Eckmann 1996: 389-390). Çağatay edebî dilinin ilk temsilcisi kabul edilmektedir. Divanı Kemal Eraslan tarafından yayımlanmıştır.

Haydar Harezmî: Mahzenü'l-Esrâr adlı bir mesnevisi vardır. Niza-mî'nin aynı addaki mesnevisine nazire olarak yazılmıştır. 14. yüzyılın sonla­rında ve 15. yüzyılın başlarında eser verdiği tahmin edilmektedir. Mahzenü'l-Esrâr'ın Uygur ve Arap harfli birkaç nüshasının bulunması onun şöhretini gösterir. Köprülü'ye göre 15. yüzyılın ilk yarısında Lûtfî'den sonra en kudretli şairdir (Köprülü 1945: 291).

Lûtfî: 99 yıl yaşamış ve muhtemelen 15. yüzyılın ikinci yarısının başla­rında ölmüştür (Karaağaç 1997: XV). 15. yüzyılın Nevayî'den sonraki en büyük şairidir. İki eseri vardır: Divan ve Gül ü Nevruz mesnevîsi. Divanının 20'den fazla nüshası vardır. İlmî neşri Günay Karaağaç tarafından yapılmış­tır: Lûtfî Divanı, Giriş-Metin-Dizin-Tıpkıbasım, TDK, Ankara 1997. Gül ü Nevruz mesnevisinin 9 nüshası bulunmaktadır.

Yusuf Emîrî: Temür'ün torunu Baysungur'un nedimlerindendir. 1433'te Herat'ta ölmüştür. Üç eseri vardır: Divan, Dehnâme (mesnevi) ve Beng ü Çagır (Eraslan 1986: 599). Temsilî bir münazara olan Beng ü Çagır (afyon ile şarap) Gönül Alpay tarafından yayımlanmıştır: "Yusuf Emîrî'nin Beng ü Çagır Adlı Münazarası", TDAY Belleten 1972, Ankara 1973.

Seyyid Ahmed Mirza: Temür'ün torunudur. 1435'te amcası Şahruh'a sunduğu Taaşşuk-nâme adlı bir mesnevîsi vardır. Tek nüshası bilinen mes-

410 Ahmet B. ERCİLASUN

nevî on aşk mektubundan oluşur. Her mektubu bir gazel ve "sözün hulâsası" başlıklı bir bölüm takip eder. Eser, 320 beyittir (Eraslan 1986: 611).

Gedâî: 15. yüzyılda yaşamış ve 90 yıldan fazla ömür sürmüştür. Yüz­yılın başlarında doğduğu tahmin edilmektedir. Eckmann, Gedaî'nin kudretli bir şair olduğunu, aruzu iyi kullandığını, üslûbunun tabiî ve dilinin basit olduğunu belirtir (Eckmann 1996: 344). Tek nüshası Paris'te Bibliotheque Nationale'de bulunan divanı J. Eckmann tarafından metin, sözlük ve tapkıbasım olarak yayımlanmıştır: The Dîvân of Gadâ'î, Bloomington 1971.

Atâî: Yesevî dervişi İsmail Ata'nın torunlarından olduğu için Atâî mahlâsını almıştır. Leningrad Asya Müzesinde 260 gazel ihtiva eden bir divanı vardır. Nevayı, Atâî'nin "manzumelerini çok türkâne (Türk gibi)" söylediğini belirtir. Bununla klâsik şiirin kaidelerine önem vermediğini an­latmak istemiştir. Yine Nevaî'ye göre "şiirlerinin şöhreti Türk halkı arasında yaygındır". Bazı manzumeleri 1927'de Samoyloviç tarafından yayımlanmış­tır (Köprülü 1945: 294; Eraslan 1992: 113-115). Kemal Eraslan, Samoyloviç tarafından Arap harfleriyle yayımlanan 17 gazeli, transkripsiyonlu metni, bugünkü dile aktarması ve sözlüğü ile yayımlamıştır: "Çağatay Şairi Atâyî'nin Gazelleri", TDAY Belleten 1987, Ankara 1992.

Ahmedî: 14. yüzyılın ikinci yarısı ile 15. yüzyılın ilk yarısında yaşa­mıştır. Telli sazların münazarasıyla ilgili 130 beyitlik bir mesnevîsi vardır. Konusu; tanbur, ud, çeng, kopuz, yatuğan, rebâb, gıçek ve kingirenin mey­hânede atışıp birbirlerine üstünlük davası gütmeleri; meyhanecinin ikazı üzerine bu boş tartışmadan vazgeçip hakikati anlamalarıdır. Temsilî bir eser olan mesnevi devrin musikî kültürü hakkında bilgi verir. İfadesi canlı, konu­su çekicidir (Eraslan 1986: 628-629). Tek nüshası British Museum'da bulu­nan eser Kemal Eraslan tarafından yayımlanmıştır: "Ahmedî, Münazara (Telli sazlar atışması), TDED; XXIV; İstanbul 1986.

Yakînî: Heratlı Türk emirlerindendir. Tek nüshası British Museum'da bulunan, nazım-nesir karışık olarak yazılmış küçük bir münazarası vardır. Eser Fahir İz tarafından İngilizce tercümesiyle yayımlanmıştır: "Yakînî's Contest of the Arrow and the Bow", Nemeth Armağanı, TDK, Ankara 1962.

2.1.2. KLASİK DEVİR

Klâsik devrin başlıca şair, yazar ve eserleri şunlardır:



Ali Şir Nevâyî: Çağatay Türkçesinin en büyük şair ve yazarıdır. Yalnız Çağatay edebiyatının değil bütün Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. 9 Şubat 1441'de Herat'ta doğmuş, 3 Ocak 1501'de yine Herat'ta vefat etmiştir. Temürlü sarayının hizmetinde bulunan bir ailedendir. Babası Gıyaseddin Kiçkine Bahadır, Uygur asıllı idi. Temürlü şehzadesi Hüseyin

TÜRK DİLİ TARİHİ 411

Baykara ile birlikte tahsil görmüş, Hüseyin Baykara 1469'da Horasan tahtına oturunca onun hizmetine girmiş; Herat'ta Baykara'nın mühürdarı, nedimi, divan beyi olmuştur. Hüseyin Baykara'nın yakın dostu olan, devamlı onunla birlikte bulunan Nevâyî bir ara Baykara'nvn naipliğini de yapmıştır. Ancak 1478 yılında Herat'tan uzaklaştırılan Nevayî 1478-1488 arasında Esterâbâd'da valilik görevinde bulunmuştur. 1490'dan itibaren Nevayı sade­ce hükümdarın nedimi olmuştur.

Ali Şir Nevayî'nin çok renkli, verimli ve hareketli geçen hayatı, Zeki Velidi Togan'ın İslâm Ansiklopedisindeki maddesi ile Agâh Sırrı Levend'in dört ciltlik Ali Şir Nevaî eserinde (TDK, Ankara 1965-1968) ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

Nevayî döneminde Herat çok önemli bir kültür ve sanat merkeziydi. Kendisi de şair olan Hüseyin Baykara gibi bir hükümdar başta olmak üzere, Abdurrahman Camî, Hatifi, Benaî gibi şairler, Bihzad gibi bir ressam, Hüse­yin Vâiz gibi bir musikişinas, Sultan Ali gibi bir hattat ve Hondmir, Mirhond gibi tarihçiler hep aynı muhitte bulunmakta idiler. Nevayî hepsinin üstünde bir sanat hâmisi idi. "Mevlâna sahibdar, Mevlâna Badahşî, Vasıfî, Hüseyin Nişaburî, Mirza Bayram, Fazlı, Mukbilî, Ahlî ve emsali gibi yazar, hattat, musikişinas, şair ve edip hep Nevaî'nin aşağı yukarı her gün topladığı mecli­se katılırlardı." (Caferoğlu 1984: 216).

"Baykara-Nevaî devri Herat'ının edebî muhitleri, şimdi, eski zamanlarla kıyas edilemeyecek kadar parlak ve canlı bir manzara arz ediyordu; kurduğu sağlam ve devamlı idarenin başında bulunan Sultan Hüseyin Baykara'dan başka, fikir ve sanat eserlerini her şeyden üstün tutan ve memleketin belki en nüfuzlu adamı olan Ali Şîr Neva'î gibi bir şahsiyet, millî dil ve edebiyat cereyanının başında bulunuyordu." (Köprülü 1945: 300-301).

Nevayî, "Klasik nazım ve nesrin her nev'inde ve her şeklinde" 29 eser yazdı. Fanî mahlâslı Farsça divanı dışında diğer 28 eseri şunlardır:

I. Divanlar (Hazâinü'l-Maânî)


  1. Garâibü's-Sıgar

  2. Nevâdirü'ş-Şebâb

  3. Bedâyiü'l-Vasat

  4. Fevâidü'l-Kiber

II. Hamse

  1. Hayretü'l-Ebrâr

  2. Ferhad ü Şîrîn

  3. Leylî vü Mecnûn

412 Ahmet B. ERCİLASUN

  1. Seb'a-i Seyyâre

  2. Sedd-i İskenderî

III. Tezkireler

  1. Mecâlisü'n-Nefâis

  2. Nesâimü'l-Mahabbe

IV. Dil ve edebiyat eserleri

  1. Risâle-i Muammâ

  2. Mîzânü'l-Evzân

  3. Muhâkemetü'l-Lugateyn

V. Dinî-ahlâkî eserler

  1. Münâcât

  2. Çihil Hadis

  3. Nazmu'l-Cevâhir

  4. Lisânu't-Tayr

  5. Sirâcü'l- Müslimîn

  6. Mahbûbü'l-Kulûb

VI. Tarihî eserler

  1. Târîh-i Enbiyâ vü Hukemâ

  2. Târîh-i Mülûk-i Acem

  3. Zübdetü't-Tevârîh

VII. Biyografik eserler

  1. Hâlât-ı Seyyid Hasan-ı Erdeşîr

  2. Hamsetü'l-Mütehayyirîn

  3. Hâlât-ı Pehlevan Muhammed

VIII. Belgeler

  1. Vakfıyye

  2. Münşeât.

Nevayı ilk divanına "çocukluk döneminin gariplikleri", İkinci divanına "gençlik döneminin nâdireleri", üçüncü divanına "orta yaşlılığın bediaları (güzellikleri)", dördüncü divanına "yaşlılığın faydaları" anlamlarına gelen dikkat çekici isimler vermiştir. Divanlarının hepsi birden "mana hazineleri"

414 Ahmet B. ERCİLASUN

Kırım'dan Tebriz'e ve İstanbul'a kadar, bütün türk edebî muhitlerinde ma­nevî bir itibar kazandırmış olmasıdır."

"XVI. asırdan başlayarak, Mâverâünnehr ve Horasan'da, Hindistan'daki türk saraylarında Hârizm'de, Kazan'da, Kırım'da, hatta İran'da, yalnız çağataylılar değil, türkmenler arasında bile, Nevaî dili, yani çağatayca, yük­sek bir kültür dili telâkki edilmiş, 'erişilmesi imkânsız ideal bir örnek' telâk­ki edilen Nevaî eserlerini tanımak, edebî kültürün tamamlanması için, zarurî sayılmış ve işte bu maksatla, birtakım lügatler, gramerler ve antolojiler tertip edilmiştir. Bunun neticesi olarak, Nevaî'ye çağatayca nazireler yazmak mo­dasının, osmanlı ve azerî şairleri arasında, XIX. asra kadar devam ettiğini görüyoruz." (Köprülü 1945: 305).

Bu konuda Ahmet Caferoğlu da şöyle söylüyor: "Bütün hayatını şuurlu bir surette Türk diline ve Türk kültürüne hasreden Ali Şir, yürüttüğü davanın semerelerini görmediyse, ölümünden sonra binlerce kilometrelerden, İ-ran'dan, Türkiye'den, Azerbaycan'dan, Suriye'den, Hindistan'dan, Herat'tan akın eden yüzlerce şakirdi, onun kurduğu edebiyat mektebini ve edebî Ça­ğatay şivesini, Türklüğün her bir köşesine kadar götürdüler. Osmanlı edebi­yatının Ahmed-i Dâî, Karamanlı Nizamî, Bahtî, Amrî, Dukâkinzade Ahmet, Za'fi, Fuzulî, Kâtibî mahlâslı Seydi Ali Reis, Nedim-i Kadîm, Fasih Ahmet Dede, Nedîm, Şeyh Galib, Muvakkıtzade M. Pertev, Benlizade M. İzzet Beg, Refıî Amidî gibi şairleri Çağatayca şiirler yazmaya başladılar. Bu şiirler Çağatay edebiyatının ve Ali Şir Nevaî'nin Osmanlı edebiyatı üzerindeki tesirinin başlıca örnekleridir." (Caferoğlu 1984: 219-220).

Osman F. Sertkaya "Osmanlı şairlerinin Çağatayca şiirleri"ni Türk Dili ve Edebiyatı Dergisine yazdığı makalelerde yayımlamıştır (I: TDED XVIII, 1970; II: TDED XIX, 1971; III: TDED XX, 1972).

Ahmet Caferoğlu, N. İlminskiy'nin "Nevaî, millî dil uğrundaki bilinen mücahitlerin en kudretlisi, belki de yegânesi" nitelemesini aktardıktan sonra kendisi de Nevayî'yi "Türkçülük âşıkı" olarak niteler (Caferoğlu 1984: 215, 219).

Kemal Eraslan, Nevayî'nin "Türkçeyi yüksek bir sanat dili haline ge­tirmek ve münevver Türk'ün ruhunu yükseltmek" gayesi güttüğünü belirten Zeki V. Togan'ın görüşlerini iktibas ettikten sonra, Nevayî'nin her eserinin "onun geniş kültürünü, sanat dehasını ve milliyetçiliğini de açıkça ortaya" koyduğunu belirtir. Eraslan'a göre "yüksek bir millî şuura ve sarsılmaz bir Türkçe sevgisine sahip olduğu hemen hemen bütün eserlerinde görülmekte­dir." Nevayı, "Orta Asya edebiyatını millî ruh ve millî zevkle klâsik bir se­viyeye ulaştırmaya muvaffak olmuştur." (Eraslan 1986: 644).


TÜRK DİLİ TARİHİ 415

Nevayî'nin Türkçülüğü ve Türkçe sevgisi hakkında ondan bazı alıntılar yapmak faydalı olacaktır. Lisânü't-Tayr adlı eserinde Nevayı şöyle diyor: Türk nazmıda çü min tartıp alem Eyledim ol memleketni yek-kalem

Bu beyti bugünkü Türkçeye şöyle aktarabiliriz: "Ne zaman ki ben Türk şiirinde bayrak yükselttim, o zaman bütün memleketi yek-kalem eyledim, birleştirdim."

Yukarıdaki beyitten sonra Fuat Köprülü'nün şu sözleri daha da anlam kazanmaktadır: "Tam bir şuurla ve plânlı bir surette yaptığı işin büyüklüğü­nü çok iyi bilen Nevaî'nin eserlerinde bundan duyduğu gururu gösteren ifa­delere tesadüf olunur. Kılıcı ile değil, fakat kalemi ile türk ve hatta türkmen ülkelerini fetheden bir sahib-kıran olduğunu söyler; bununla da kalmayarak, bu ülkelerin Çin sınırlarından Tebriz'e kadar olan sahalara şâmil olduğunu tasrih etmek suretiyle, edebî çağatay dilinin nüfuz bölgelerini de az çok vüzuh ile tesbit eder." (Köprülü 1945: 301).

Ali Şir Nevayî'nin "millî şuur"unu en iyi şekilde Muhâkemetü'l-Lugateyn adlı eserinden takip edebiliriz.

Nevayî'ye göre "Türk, Sart'tan (Fars'tan) daha pratik düşünceli, daha yüksek kavrayışlı ve yaradılış bakımından daha saf ve temiz yüreklidir. Sart ise Türk'ten bir konu üzerinde kafa yorma ve ilimde daha hassas, marifet ve olgunluk tefekküründe daha derin görünür.... Ne var ki dillerinde mükem­mellik ve noksanlık açısından öyle ayrıdırlar ki söz ve ibarelerin ortaya ko­nuluşunda Türk, Sart'ı geçmiştir." (Özönder 1996: 203).

Nevayî, Türklerin çok güzel Farsça söyleyip yazmalarını; Farsların ise Türkçe konuşup yazamayışlarını bu iddiasının ilk delili olarak gösterir:

"Ammâ Türkniŋ ulugdın kiçigige diginçe ve nökerdin bigige diginçe sart tilidin behre-menddürler. Andak kim öz hord ahvâlıga köre ayta alurlar. Belki ba 'zı fesâhat u belâgat bile hem tekellüm kılurlar. Hattâ Türk şuarâsı kim Fârsî til bile rengin eş 'âr ve şîrîn güftâr zâhir kılurlar. Ammâ Şart ulusının erzâlidin eşrâfıgaça ve âmîsidin dânişmendigaça hîç kaysı Türk tili bile tekellüm kıla almaslar ve tekellüm kılgannıŋ ma 'nâsın hem bilmesler. Eger yüzdin, belki miŋdin biri bu tilni örgenip söz aytsa hem her kişi işitse bilür ve anın Sart ikenin fehm kılur ve ol mütekellim öz tili bile öz rüsvâlıgıga özi ikrâr kılgan dikdür. " (Özönder 1996: 169).

Yukarıdaki sözleri Sema Barutçu Özönder bugünkü Türkçeye şöyle aktarmıştır:

"Fakat Türkler, büyükten küçüğüne, hizmetçiden beyine kadar Sart di­linden nasiplerini almışlardır. Öyle ki içinde bulundukları vaziyetin uygun-

416 Ahmet B. ERCİLASUN

luğu nisbetinde konuşabildikleri gibi, bazısı kesinlikle doğru ve güzel olarak da konuşur. Hatta Fars dili ile parlak şiirler, tatlı sözler ortaya çıkaran Türk şairleri olduğu halde, Sart halkının en aşağısından en ileri gelenine, ümmî-sinden bilginine kadar hiçbiri Türk dili ile konuşamaz, söylenilenin mânasını da anlamaz. Eğer yüzde, belki binde biri bu dili öğrenip bir-iki cümle söyle­se ve her hangi bir kimse işitse, onun Türk olmadığını anlamakla kalmaz, Sart olduğunu da çıkarır. Böylece o konuşan kişi kendi ağzıyla kendi rüsva­lığını bizzat tasdik etmiş olur." (Özönder 1996: 203-204).

Aslında Nevayî'ye göre Farslar mazurdurlar; çünkü onların dilinde, Türkçede bulunan pek çok çalar (nüans) yoktur. Nevayı Türkçeden 100 fiil sıralar ve bunları anlatabilmek için Farsların birkaç kelimeyi bir araya getir­mek mecburiyetinde olduğunu ifade eder. Sonra da bu kelimelerin ince an­lamlarını beyitlerden örneklerle açıklar. Meselâ tamşımak, "büyük bir zevk­le, çabucak içilmeyip lezzet bula bula, az az içmek" demektir. Bohsamak, "boğula boğula ağlamak", yıglamsınmak "ağlar gibi yapmak", iŋremek, siŋremek "dert ile, gizli gizli, yavaş yavaş ağlamak", sıktamak "mübalağalı ağlamak", ökürmek "yüksek sesle, itidalsiz, ortalığı velveleye vererek ağla­mak", inçkirmek "alçak sesle ağlamak" demektir. İşte bütün bu incelikler­den Farslar mahrumdur. (Özönder 1996: 204-206).

Tecnis ve iham sanatları için Türkçe kelimeler Farsçadan çok daha ile­ridir, İşte bir dörtlük:

Çün perî vü hûrdur atın bigim

Sür 'at içre dîv irür atın bigim

Her hadengi kim ulus andın kaçar

Nâ-tüvân cânım sarı atın bigim (Özönder 1996: 174)

Mademki peri ve huridir adın beğim,

(Mademki) sür'atte devdir atın beğim,

Her oku -ki halk ondan kaçar-

Benim bitkin canıma atın, begim!

Burada birinci at, "isim", ikinci at, "binek hayvanı", üçüncü at "at!" demektir.

Farslar "yeme"ye de "içme"ye de horden derler; Türklerde ikisi ayrıdır. Farsçada birâder ve hâher sözlerinde büyük, küçük ayrılmaz; Türkçede ise büyük biradere aga, küçüğe ini, ablaya igeçi, küçük kızkardeşe siŋil derler.

Av hayvanlarının cinsleri, kuşlar, at türleri, yaşlarına göre evcil hay­vanlara verilen farklı isimler, yemek türleri vb. hususlarda birçok örnek ve-

TÜRK DİLİ TARİHİ 417

ren Nevayı, bunlardan hiçbirinin Farsçada bulunmadığını söyler (Özönder 1996:210-211).

Bütün bu örneklerden sonra Nevayı, zamanının gençlerinden ve şairle­rinden şikâyet ediyor; onları tenkit ediyor:

"Bu söz ve ibarelerde bu tür incelikler çoktur. Bugüne kadar bunun ger-. çekliği üzerinde etraflıca düşünülmemiş olduğundan bu konu gizli kalmış, Türk'ün hünersiz, züppe gençleri kolaylığa kaçarak Farsça sözler ile şiir söylemeye meşgul olmuşlardır. Esasen kişi etraflı ve iyice düşünse, bu söz­lerde bu kadar genişlik ve (söz söyleme) alanında bu kadar açıklıklar bulun­duğuna göre, bu dilde her güzel ve düzgün söz söyleme, şairlik ve yazarlığın kolay olacağını anlar. Gerçekten pek kolaydır. Hem Türk dilinin olgunluk ve yüksekliği bunca delillerle ispat edildi. Bu halk arasından ortaya çıkan yara­tıcı kişilerin (şairlerin), sanatçıların güçlerini, yaratıcılıklarını kendi dilleri dururken başka dil ile göstermemeleri, böyle bir işe yönelmemeleri gerekir­di. Şayet her iki dil ile söyleme kabiliyetleri varsa, kendi dilleri ile daha çok söyleyip başka dil ile daha az söyleselerdi. Eğer mübalağa etseler, her iki dil ile denk söyleselerdi.

'Türk halkının güzel yazanlarının hepsi Sart dili ile nazmetsinler, hiç Türk dili söylemesinler!' Bu ihtimali akla getirmek bile mümkün değil. Hiç şüphesiz çoğu söyleyemiyorlar! Söyleseler bile, Sart'ın Türk dili ile nazmetmesi gibi! Fasih Türkler huzurunda okuyamayacaklar ve kabul etti­remeyecekler. Okusalar, her sözlerine kusur bulunacak, her terkiplerine yüz itiraz varid olacak." (Özönder 1996: 213).

Nevayî, Türkçe neredeyse terk edilmeye doğru giderken kendisinin du­rumu nasıl farkettiğini ve Türkçeyi âdeta yok olmaktan kurtardığını da şöyle anlatıyor:

"Türkçe kelimelerin Farsçaya bunca üstünlüğü ve esasta bunca inceliği ve genişliği nazım yolunda herkesçe bilinmiyordu ve sır saklama evine in­mişti. Kesinlikle terkedilmeye doğru yaklaşıyordu.

Ben perişanın ilk çocukluk dönemlerinde, ağız hokkasından teker teker inci ortaya çıkmaya başlar, fakat o inciler henüz nazım ipliğine girmezdi. Gönül deryasından nazım ipliğine çekilen cevherlerin yaradılış dalgıcının gayretiyle ağız sahiline gelmeye başlaması göründüğünde söylenilen kaide ile eda buldu, eğilim Farsçaya doğru oldu. Ama ne zaman şuur yaşına ayak basıldı, ne zaman Tanrı taalâ yaradılışa gariplik tarafına yönelmeyi mahsus kıldı, dikkat ve müşkilpesendliğe başlamayı huy haline getirdi, (o zaman) Türkçenin kelimelerini de dikkatle gözden geçirmeyi gerekli kıldı. Öyle bir âlem göz önüne geldi ki, on sekiz bin âlemden fazla! Orada süs göğü tabiate malûm oldu; dokuz felekten fazla! Orada sonsuzluk ve yükseklik hazinesi

418 Ahmet B. ERCİLASUN

tesadüf etti; incileri yıldız incilerinden daha parlak! Gül bahçesi karşısına çıktı; gülleri gök yıldızından daha nurlu! Kutlu yerinin çevresi yabancı aya­ğının basmasından korunmuş, şaşkınlık veren cinsleri başkalarının elinin değmesi tehlikesinden uzak! Ama mahzeninin yılanı hunhar ve gülşeninin dikeni hadsiz-hesapsız... Hayale şu geldi: Sanki bu yılanların zehrinin kes­kinliğinden yaratıcıların akıllıları bu mahzenden nasiplerini bulamadan geç­mişlerdir. Ve gönle şöyle dolandı: Güya bu dikenlerin temasının zararından nâzımlar gül el ile alamadan yollarına devam etmişlerdir. Çünkü bu yolda himmet son derece yüksek idi ve tabiat korkusuz ve kaygısız geçmeyi yapa­madı ve temaşasına doymadı. O âlem sonsuzluğunda tabiat atlısı koşular düzenledi, o göğün havasında hayal kuşu yükseklere uçuşlar gösterdi. O hazine cevherlerinden gönül sarrafı bahâ biçilmeyen kıymette lâller ve de­ğerli inciler aldı. O gülşenin çiçeklerinden gönül gülçini kokulu gül ve ya­seminleri göğsüne taktı. Ne zaman bu ihsanlar ile zenginlikler ve bu zengin­likler ile kanaatkârlıklar müyesser oldu, bunun neticelerinin gülleri zaman ehline sayısız derecede açılmaya başladı, başlarına ister istemez saçılmaya girişti.

Bu cümleden, küçük yaşta takririmden geçiş, tahririmden resmediş bulmuş olan Garâibü's-Sıgar divaniyle mâna gariplerini garip sözler elbise­sine giydirmiş, halk gönlünü o garibistandakilerin ateşi ile yandırmışımdır.

Yine gençlik döneminde beyanım kaleminden gösteriş meclisine ve süsleyiş bostanına girmiş olan Nevâdirü'ş-Şebâb divaniyle bu nâdirlerin temaşasından gençlerin dünyasında kargaşa çıkarmış, ülke gençlerinin gön­lünden rahatlarını almışımdır.

Orta yaşlılıkta hayalim kaleminin, onun süsüne nakkaşlık ve zinetine büyücülük etmiş olduğu Badâyiü'l-Vasat divanındaki eşi benzeri olmayan şeyler vasıtasıyla çılgın gönüllerin kapısını aşk taşı ile hakketmiş, o eve fitne ve âfet odunu yakmışımdır.

Hayatın son demlerinde, tahayyülüm kaleminin, onu Çin mâdeninin kıskanılanı yapmak ve yüce cennet için bir gayret olarak ortaya koyduğu Favayidü'l-Kiber divanında, büyüklere faydaların su gibi hayat veren tadını ulaştırmış, gelip geçici isteklerinin alevine nasihatler kaynağından su vurmu-şumdur." (Özönder 1996: 214-215).

Sonra Nevay hiç kimse "benim tabiatim Türk sözlerine uyumlu düştü­ğü için" mübalağa ettiğimi ve "Farsça sözlerle ilgim daha az olduğundan" onu red ve inkâr ettiğimi zannetmesin, diyerek Farsçadaki maharet ve bilgi­sini, edebiyattaki üstünlüğünü ortaya koyuyor. Şöyle diyor:

"Otuz yıldan fazla, yaklaşık kırk yıldır, fazilet ve olgunluk sahiplerini i-çine alan, âlem ülkelerinin muazzam beldesi ve büyük şehri Horasan ülkesi-

TÜRK DİLİ TARİHİ 419

nin bütün nazım ehli, güzel söyleyişli şairleri, saygıya değer fasihleri, her ne maksatla olursa olsun, kâğıt üzerinde süsleyiş ve Farsça-Türkçe hangi dille olursa olsun, cüzler üzerine gösteriş yapsalar, bu Fakir'in sohbetine ulaştır­mışlar ve bu Zaif in huzurunda söylemişler, silip düzeltmem ricasında bu­lunmuşlardır. Hatıra gelen nazik hususlar söylenilmiş, (onlar da) insaf dola­yısıyla (hakkımı) teslim etmişlerdir. Ve eğer bazıları razı olmamışsa, delille­riyle onlara hatırlatılmış, ondan sonra kabul edip kendilerini acemi saymışlar ve memnun olmuşlardır." (Özönder 1996: 221).

Nevayî'ye göre hükümranlık Arap halifelerinde iken Arapça, "bazı ül­kelerde Sart sultanları müstakil olunca" Farsça revaçta oldu. "Hükümranlık Arap ve Fars sultanlarından Türk hanlarına intikal edince, Hülegü Han za­manından Sultan-ı Sahib-kıran Timur Kürgen devranına kadar, Türk dili ile tanıtılacak, kayda değer eser ortaya koyabilmiş böyle şairler ortaya çıkmadı. Sultanlardan da biri karşısında söylenebilecek böyle bir şey ulaşmış değildir. Ama Sultan-ı Sahib-kıran Timur Kürgen zamanından onun halefi, oğlu Sul­tan Şahruh zamanının sonuna kadar Türk dilli şairler ortaya çıktı. O Haz­ret'in çocukları ve torunlarından da sanat ve edebiyat-şinas sultanlar görün­dü. Şairlerden Sekkâkî, Haydar Harezmî, Atâyî, Mukîmî, Yakînî, Emîrî, Gedâyî gibiler. Lâkin belirtilen Farsça yazan şairler değerinde kimse ortaya çıkmadı, yalnızca şiirden anlayanlar huzurunda okunabilecek birkaç matla-ıyla Mevlânâ Lutfî'den başka." (Özönder 1996: 223-224).

Sultan Hüseyin Baykara devrinde ise durumun değiştiğini ve onun sa­yesinde kendi eserlerini ortaya koyduğunu ifade ettikten sonra şu sözlerle Nevayı eserini bitiriyor:

"El-Mütekellim (konuşan) ismine mazhar olmama sığınarak Türkçenin ve Farsçanın söz varlığının keyfiyet ve mahiyetini açıklamak için bu risaleyi derleyip yazdım ve ona Muhakemetü'l-Lugateyn İki Dilin Muhakemesi adı­nı koydum. Türk dünyasının dilinin açığa çıkardığım fesahat ve inceliği, belâgat ve genişliği o denli ki, o ulu hükümdar, bu dil ve ibarelerle nazım yaygısını sermişler, Hz. İsa nefesinden ve Hızır'ın soğuk suyundan ölü di­riltme yolunu göstermişlerdir.

Böylece Türk halkının fasihlerine kendi söz ve ibarelerinin mahiyetin­den, kendi dil ve kelimelerinin keyfiyetinden haberdar edip Farsça konuşur­ların (Türkçe) ibare ve sözler hususunda yerici serzenişlerinden kurtararak onlara büyük bir hak sağlamış olduğumu umuyorum. Onlar da, çektiğim zahmet ve meşakkatin karşılığı olarak, ortaya koyduğum bu gizli ilimden vukuf bulurlarsa, ümidim o ki, ben Fakiri hayır dualarıyle yâd edecekler, ruhumu şâd edeceklerdir." (Özönder 1996: 227).

420 Ahmet B. ERCİLASUN

Ali Şir Nevayî, vefatından bir yıl bir ay önce, 4 Aralık 1499'da Muhakemeni'1-Lugateyn'i bitirdi. O günden bugüne hayır dualarla çok anıl­dığı ve ruhunun şad olduğu; asırlarca süren şöhretinden, eserlerinin, Türk dünyasının her tarafında sürekli istinsah edilmesinden; şiirlerine devamlı nazireler yazılmasından ve 19. yüzyıldan beri eserlerinin bütün dünyada incelenip yayımlanmasından bellidir.

Nevayı külliyatı, "Mükemmel Eserler Toplamı" adıyla 1987 ile 2000 a-rasında Taşkent'te 16 cilt hâlinde neşredildi.

Türkiye'de de eserleri yayımlanıp durmaktadır. Bunları aşağıda gösteri­yorum:

Kemal Eraslan, "Nevayî'nin Hâlât-ı Seyyid Hasan Big Risâlesi", TM, XVI, İstanbul 1971.

Gönül Alpay, Ali Şir Nevaî, Ferhad u Şîrîn, İnceleme-Metin, Ankara 1975.

Kemal Eraslan, Ali Şir Navayî, Nesâimü'l-Mahabbe min Şemâyimi'l-Fütüvve, İstanbul 1979.

Kemal Eraslan, "Ali Şir Nevâyî'nin Hâlât-ı Pehlevan Muhammed Ri­sâlesi", TM, XIX, İstanbul 1980.

Kemal Eraslan, Ali Şir Nevâyî - Mîzânü'l-Evzân (Vezinler Terazisi), TDK, Ankara 1993.

Mustafa Canpolat, Lisânü't-Tayr, TDK, Ankara 1993.

F. Sema Barutçu Özönder, Ali Şir Nevayî-Muhâkemetü'l-Lugateyn (İki Dilin Muhakemesi), TDK, Ankara 1996.

Önal Kaya, Ali Şir Nevâyî-Fevâyidü'l-Kiber, TDK, Ankara 1996.

Kemal Eraslan, Ali Şir Nevâyî-Mecâlisü'n-Nefâis I (Giriş ve Metin); II (Çeviri ve Notlar), TDK, Ankara 2001.

Kaya Türkay, Bedâyiü'l-Vasat-Üçünçi Divan, TDK, Ankara 2002.

Nevayî'nin diğer eserleri üzerinde de henüz basılmamış doktora tezleri (Günay Alpay, Metin Karaörs, Deniz Abik) bulunmaktadır.

Türkiye'de Nevayî üzerindeki en önemli çalışmalardan biri de Agâh Sırrı Levend'e aittir. Türk Dil Kurumu yayınları arasında çıkan "Ali Şir Nevai" adlı dört ciltlik eser, Nevayî'nin hayatı ve eserleri hakkında ayrıntılı malûmat vermekte ve eserlerinden birçok örnekler sunmaktadır. Levend'in "Türkiye Kitaplıklarındaki Nevaî Yazmaları" adlı makalesi de (TDAY Bel­leten, 1958) önemlidir.

TÜRK DİLİ TARİHİ 421

Saadet Çağatay da "Türk Lehçeleri Örnekleri I" adlı kaynak eserinde (Ankara 1963), Muhâkemetü'l-Lugateyn ve Mahbûbü'l-Kulûb'dan örnek parçalar almıştır.


1   ...   23   24   25   26   27   28   29   30   ...   33


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə