Türk Dili Tarihi Ahmet B. Ercilasun Akçağ Yayınları / 603 Araştırma İnceleme / 50




Yüklə 2.38 Mb.
səhifə23/33
tarix25.04.2016
ölçüsü2.38 Mb.
1   ...   19   20   21   22   23   24   25   26   ...   33

* *

*

Oğuz Han'ın beş nesil sonraki torunu olan Kuzı Yavı Han ile Korkut Ata'nın vezirlik ettiği Inal Yavı Han arasında Ebülgazi Bahadır Han'a göre 4000 yıl vardı (Ergin ŞT: 55) ve Korkut Ata, hem Hz. Muhammed hem de Abbasîler çağında 295 yıl yaşamıştı.

362 Ahmet B. ERCİLASUN

Oğuzların destanı olan Dede Korkut boylarının söyleyicisi Korkut Ata'nın vezirlik ettiği han'ın adı Reşideddin Oğuznamesinde Kayı İnal Han'dır. Reşideddin'de Kayı İnal'ın (İnal Yavı Han'ın) babası da zikredilir: İnalsır Yavkuy Han (Togan 1972: 54). İşte bu İnalsır Yavkuy Han, Arap kaynaklarının Sincîbu, Bizans kaynaklarının Silzibul dediği İstemi Kağandır. Sincîbu ve Silzibul kelimeleri Sir Yabgu'nun bozulmuş biçimleridir (Ercilasun 2002: 28). Sir Yabgu=Sincîbu=Silzibul= (İnal) Sir Yavkuy ayniyeti Oğuzların, Oğuz Kağan'dan 4000 yıl sonraki büyük cedlerinin İstemi Kağan olduğunu gösteriyor. Esasen Reşideddin Oğuzname'sinde, bilinen dönemlerden (Selçuklu-Karahanlı-Uygur) geriye gidildiğinde İnalsir Yavkuy, Kayı İnal Han ve Korkut Ata'nın yaşadığı dönem Köktürkler dönemi olmaktadır. Öte yandan Korkut Ata'nın yaşamış olduğu peygamber çağı da İstemi Kağan'la denk gelmektedir.

Oğuzların Batı Köktürklerini oluşturan On Oklardan çıkmış olduğu, ömrünü Oğuzlar üzerine yaptığı araştırmalarla geçiren, "Oğuzlar" adlı muhteşem eserin yazarı Faruk Sümer tarafından da kabul edilmektedir (Sümer 1999: 2). Türgiş (On Ok) uzmanı Hüseyin Salman da aynı görüştedir (Salman 1998: 86).

Batı Köktürkleri ve Türgişler çağında Oğuzlar henüz on boy (On Ok) hâlinde idiler. Sonradan Sarı Türgişler de denilen beş Tulu boyu şunlardı: Çu-mu-koen, Hu-lu-u, Şe-şo-ti, Tu-ki-şi, Şu-ni-şe. Buna karşılık Kara Türgiş de denilen beş Nuşepi boyu ise şunlardı: A-si-kie, Ko-şu, Pa-sai-kan, A-si-kie, Ko-şu (Salman 1998: 7-8).

Biz, Çin kaynaklarındaki bu biçimlerden en az dördünün, daha sonraki 24 Oğuz boyundan dördü ile eşleştirilebileceği kanaatindeyiz: Hu-lu-u=Üregir, Şu-ni-şe=Çepni, A-si-kie=Yazgır, Pa-sai-kan-Peçenek.

Beş Türk boyundan biri olan Tu-ki-şi'nin Türgiş ile aynı olduğu kesindir. Köktürklerin ikinci döneminde Türgişler bütün On Oklara hâkim oldukları için zaman zaman Türgiş ile On Ok aynı anlamda kullanılmıştır. Türgişlerin hâkim duruma yükselmeleri, onları oluşturan oymakların da itibarını arttırmış olmalıdır. Biz Türgiş oymaklarından dördünü de daha sonraki Oğuz boylarından dördü ile eşleştiriyoruz: Sou-ko=Salgur, A-li-şe=Ala Ebçi (Alkaevli), Kiu-pi-şe=Kara Ebçi (Karaevli), Tu-hu-lo=Töger. Bizce Türgişler zamanındaki Kara-Sarı çekişmesi, Dede Korkut kitabına İç Oğuz-Dış Oğuz çekişmesi olarak yansımıştır. Sulu Kağan'ın ölümünden sonra iç çekişmelerle zayıflayan ve Karlukların işgali üzerine, Çu ve Talas havalisindeki ana yurtlarını 760'larda terk eden Oğuzların asıl macerası işte bundan sonra başladı. Onların batıya yolculuğu hakkındaki tek kayıt İbnülesîr'in, Halîfe Mehdî zamanında, yani 775-785 yıllarında "Oğuzların

TÜRK DİLİ TARİHİ 363

Maveraünnehir havalisine geldiklerini" bildiren kaydıdır (Kafesoğlu 1996: 143). Bu kayıt, On Ok'ların 760'larda ana yurtlarını terk edişiyle tam tamına uyuşmaktadır. Demek ki 15-20 yıl içinde Oğuzlar Maveraünnehir'de görülmüşlerdir. "Abbasîlerin Horasan valisi Abdullah bin Tahir zamanında (828-844) üzerlerine ordu gönderilen Oğuzların nerede oturdukları söylenmiyor ise de onların artık bu esnada Aşağı Seyhun boylarında oturduklarında şüphe yoktur" (Sümer 1999: 65). Bizce daha Çu ve Talas boylarında iken Oğuz birliği içinde olan (On Oklardan biri olan) Peçeneklerin çoğu 9. yüzyıl başlarında birlikten ayrılarak daha batıya gittiler; Cim ve Yayık ırmakları arasına yerleştiler. Onlara yakın olan Oğuzların bir kısmı da 860-880 arasında Peçenekleri batıya ittiler (Kurat 1972: 65) ve aynı bölgeye onlar yerleştiler. Bu Oğuzlar (Uzlar) da daha sonra İdil'i geçerek Karadeniz'in kuzeyine gideceklerdir.

900'lerin başlarında Oğuzlar artık Seyhun boylarındadır:

"X. yüzyılın birinci yansında Oğuzlar, Hazar Denizi'nden Seyhun (Gök Türkler devrindeki Yinçü Ögüz) ırmağının orta yatağındaki Fârâb (XI. yüzyıldaki Türkçe adı ile Karaçuk) ve İsfîcab yörelerine kadar olan yer ile bu ırmağın kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. İstahrî ve diğer coğrafyacıların eserlerinden Oğuz ülkesinin batı, güney ve doğu sınırları hakkında kati bir fikir edinilebiliyor. Buna göre, Oğuz ülkesi batıda Hazar Denizi'ne dayanıyordu. X. yüzyılın başlarında o zamana kadar meskûn olmayan Hazar Denizi'nin doğu kıyısındaki Siyah-Kûh (Kara-Dağ) yarımadası onlar tarafından işgal ve iskân edilmiş ve bundan dolayı bu yarımada Mangışlağ adını almıştır. Güneyde İslâm ülkeleriyle olan sınıra gelince, güneybatıda yani Harizm ülkesinde sınır Curcan (Gürgenç) ve bilhassa bu şehrin kuzey batısındaki Cit (Jit) kasabasından başlıyordu. Aral Gölü'nün güneyindeki Baratekin de sınır kasabalarından idi. Mâverâünnehr'de sınır Buhara kuzeyindeki çölden başlayarak İsfîcab bölgesine kadar uzanıyordu. Seyhun'un sağ kıyısında, Karaçuk Dağlarının eteğinde ve Yesi'ye bir günlük mesafede bulunan berkitilmiş Savran (Sabran), Müslümanlar'ın Oğuzlara karşı sınır şehri idi. Seyhun Savran'dan az ilerde Oğuz ülkesine giriyordu."

"Oğuz ülkesinin kuzey sınırına gelince X. yüzyıl İslâm coğrafyacılarından İstahrî Oğuz sınırını bu yönde İtil ırmağının meydana getirdiğini söylüyor. Çağdaş Bizanslı müellifi İmparator Constantin Porphyrogenitus'un sözleri de bunu doğruluyor. Fakat İbn Fadlan 921 yılında Bulgar'a giderken Cim (Emba) ırmağının ötesinde Oğuzlar'ı görmemiş, buna karşılık Yayık'ın batısında Peçeneklerle karşılaşmıştı. Aşağı Seyhun ile Aral'ın çöl bölgesine Belhi'ye bağlı Coğrafyacılar Oğuz çölü

364 Ahmet B. ERCİLASUN

(Mefâzâtu'l-Guzziyye) adını verirler. Oğuzlar ise bu çöl bölgesine Kara-Kum demekte idiler" (Sümer 1999: 61-62).

X. yüzyılda Oğuzlar bu bölgede bir devlet kurmuşlardı. Başlarında Yabgu vardı. Yabgunun naibine Köl İrkin deniyordu. Başkentleri Seyhun'un Aral'a döküldüğü noktaya çok yakın bir yerdeki Yeni Kent idi. Cend, Karaçuk, Suğnak, Karnak, Süt Kent, Barçınlıg Kent gibi şehirleri vardı (Kafesoğlu 1996: 144). Hiç şüphesiz Oğuzların büyük bir kısmı göçebe olarak yaşıyordu. 1070'lerde Kâşgarlı Mahmud, Oğuzları 22 boy olarak gösterir: Kınık, Kayıg, Boyundur, Iwa/Yıwa,. Salgur, Afşar, Begtili, Bügdüz, Bayat, Yazgır, Eymür, Karabölük, Alkabölük, İgdir, Üregir/Yüregir, Totırka, Ulayundlug, Töger, Beçenek, Çuvaldar, Çepni, Çaruklug (DLT 1:55-58). Kâşgarlı bu boyların isimlerini damgalarıyla birlikte "Oguz" maddesinde vermiştir. "Türkmen" maddesinde iki Halaç boyunun da bunlara sonradan katıldığını belirtir. 14. yüzyılın başında Reşideddin 24 Oğuz boyunu aşağıdaki şekilde vermiştir.

Bozoklar: Kayı, Bayat, Alkaravlı, Kara İvli, Yazır, Döger, Dodurga, Yaparlı, Avşar, Kızık, Begdili, Karkın.

Üçoklar: Bayındır, Beçene, Çavuldur, Çepni, Salur, Eymür, Alayuntlı, Üregir, Yigdir, Bügdüz, Yıva, Kınık.

Yazıcıoğlu'nun Tevârîh-i Âl-i Selçuk'unda Alkaravlı, Alka Evli; Çavuldur, Çavundur; Yigdir, İgdir olmuştur (Sümer 1999: 230-231).

Oğuz yabguluğunun yıkılışı ve Selçukluların ortaya çıkışı, Reşideddin Oğuznamesinde şöyle anlatılır:

"Buran Han'ın ölümünden sonra oğlu Ali Han babasının yerine padişah oldu. Ali Han Manda (Mayda?) ve Yenikent'te yirmi sene padişahlık etti. Kendisi Amuye Suyu'nun bu tarafında oturuyordu. Amuye'nin öbür tarafında Ceyhun Irmağı kıyılarında kalabalık kabileler oturuyordu. Onların önderi (moqaddem) birkaç bey (Cend Beyi ?) idiler. Ali Han kendi oğlu Kılıç Arslan'ı kırkbine yakın atlı çıkaran o taraftaki kabilelerin idaresine memur etti. Yüz seksen yaşında olan Bügdüz Qardıçı'yı oğlunun doğrulukla iş görmesi ve Qardıçı'nın adaletinden ayrılmamasını tenbih ederek naib ve vezir olarak onunla gönderdi. Oğlunun beline bir kılıç bağlayıp 'adın Kılıç Arslan olsun' dedi. Onlar Horasan'a vardılar ve birkaç yıl geçtikten sonra Kılıç Arslan büluğ çağını geçirip delikanlı olmuştu. Hemen hergün günah ve kötülükle meşguldü. Geceleri beylerin kızlarının evine gidip onların ırzına geçiyordu. Beyler ise buna tahammül edemiyorlardı. Ona bu sebeple 'zalim Şah-Melik' adını verdiler. Hep beraber Atabek Qardıçı'mn yanına varıp ondan uzun boylu şikâyette bulundular. Qardıçı da ona pek çok nasihat etti ama, fayda vermedi. Nihayet beyler hep beraber onu yakalamaya karar

TÜRK DİLİ TARİHİ 365

verdiler. Şah-Melik kaçıp Irmak'tan geçti ve Bügdüz Qardıçı da ardından yola çıktı. Ali Han'ın huzuruna varıp oğlunun yaptıklarını bir bir anlattı ve dedi ki: 'benim öğüt ve nasihatlarımı dinlemediğinden böyle çirkin bir durum hasıl oldu; (yoksa) o küçüktür' Ali Han 'eğer oğlum bunları duyarsa yanıma gelmeyip kaçar' diye düşündü ve ona 'yalan söylüyorsun' dedi: 'Bütün bu karışıklık senden çıkıyor; o daha küçüktür'. Şah-Melik babasının böyle söylediğini duyunca hemen gelip atı 'tekşemişi' yaptı (çöktürdü) ve babasının ayağını öpmek istedi. Babası başına bir tekme atıp 'bu uğursuzu yakalayın' dedi. Onu yakalayıp hapsettiler. Ali Han Bügdüz Qardıçı'yı çağırıp kendisinden af dileyerek şöyle dedi: 'Bu çocuğu zincirlerle bağlayarak götür ve diledikleri gibi öldürmeleri ve gönülleri hoş olmaları için düşmanların eline teslim et'. Fakat gece başbaşa kalıp birbirleriyle durumu danışıp kengeş ettiler: 'Çocuğu bu şekilde götürmek iyi bir hareket olmaz. Hem de düşmanlara verilir ve eğer onu öldürürlerse mağrur olacaklar, yaptıklarından vaz geçmiyeceklerdir. Uyuyan fitneyi uyandırıp gelecekler ve seninle savaşıp muharebe edeceklerdir. Çocuğu herkesin içinde yakalatıp zincire vurulmasını emrettin. En iyisi bugün onu bir yere gizle; ben de onların öfke ve hiddetini yatıştırmak için gideyim ve diyeyim ki Ali Han oğlunu yakaladı ve size teslim edip ondan öcünüzü almanız için bana verdi. Şimdi her biriniz kendi yerinize gidiniz. Eğer dinlemezler, baş kaldırmaktan vaz geçmezlerse hiç olmazsa oğlun sağ kalacak; onu askerle gönder de, bunları zorla yenerek itaat ettirip baş eğdirsin'. Bu fikir Ali Han'a çok uygun geldi. Bügdüz Qardıçı'yı hemen sür'atli bir arap atma bindirerek yola çıkardı. Oğlanı da geceleyin bir yere sakladı. Merv, Serahs ve Feramurzan taraflarındaki Oğuz boyları ve beyleri toplandılar. Bu beylerden bazıları İran'a doğru ayrılıp gitmişlerdi. Qardıçı Merv sınırlarında onlara yetişince durumu izah etti. Beyler hep beraber 'Ali Han oğlunu öldürmedikçe biz ona göç vermeyiz ve kendi yurdumuza da dönmeyiz' dediler. Beylerin önderi Qınıq Qazıgurt idi. Horasan şehirlerine, Buşeng ve Merv'e gönderdiler ve yıllık vergi istedi. Ancak ahali bundan kaçındı ve cevap olarak 'aranızdaki çekişme ne vakit anlaşmaya çevrilir ve Padişahınız belli olursa size vergi veririz' dediler. Böyle olunca Amuye'nin her iki tarafındaki halkı ve kabileleri göç ettirip Mervdekilerle birleştirmek için bin kişilik bir süvari birliği gönderdiler. Bu topluluğun beylerinden, geleceği ve gizli sırları bilen Amiran Kâhin adında bir fakih vardı. Qınıq Qazıgurt ona 'bak bakalım, Ali Hanla yağı olmamızın sonu ne olacak' diye sordu. O bir saat kadar düşündükten sonra 'içinizden adalet, doğruluk, kahramanlık ve cömertliği ile tanınmış birisi çıkacak' dedi. Onların içinde Keraküçi Hoca'nın oğlu Toqsurmış İçi (Elçi ?) adında çadır iskeleti işleyen bir usta ve üç oğlu vardı: en, büyüğü Duqaq, ortancası Tuğrul ve küçükleri Arslan. Bu zat o gece

366 Ahmet B. ERCİLASUN

rüyasında göbeğinden sağlara gövdeli ve pek çok dal budaklı üç ağaç çıktığını gördü. Bunların tepesi göğe ulaşıyordu. 'Asılları yerde, dallan gökte'. Rüyasını anlattığı Amiran Kâhin ona 'sakın bu rüyayı ve sırrı kimseye söyleme; senin kaç oğlun var' diye sordu. O 'üç' diye cevap verince Kâhin ona 'her üçü de padişah olacaklar' dedi. Bu ona inanılmaz geldi. O kadar fakir olmasına rağmen, gitti, elinde olan iki üç çadırını sattı, birkaç koyun alarak sadaka etti. Onun her üç oğlu da bahadır, cesur ve kahraman idiler. Her türlü av işlerini iyi yaparlardı. Oğuz beyleri onların iyi avcılık yaptıklarını görünce av beyliğini (kuşçılığı) onlara verdiler. Beyler bir defasında Herat, Gazne, Kirman ve diğer Horasan vilayetlerine elçi gönderip vergi istediler. Tabiî ki halk bunu yerine getirmedi. Toqsurmış'ın oğulları arasında Tuğrul daha becerikli idi. Qınıq Qazıgurt'a 'bana bir miktar süvari verin, gidip müstevfi (yani maliyeci)nin vergisini toplayıp getireyim' dedi. -Bunun üzerine ona bin asker verdiler. O da önceden etrafa elçiler gönderip 'niçin verginizi vermezsiniz; işte karınca ve çekirgeler gibi asker geliyor' diye haber yaydı. Askerin herbirinin çok delikli iki torbaya toprak doldurmalarını ve atlarını hızla sürmelerini emretti. Toprak deliklerden dökülünce öylesine toz-duman oldu ki, hava kararıp gözler kamaştı. Elçiler etrafa daha kuvvetle 'işte Sultan Tuğrul sayısız ve misilsiz askerle geliyor; sizi mahvedip kadın ve çocuklarınızı da esir alacak' diye ilân ettiler. Tuğrul konaklanan her yerde askerin çok ateş yakmalarını emretti. Bu tür tedbirleriyle herkesin gönlüne korku düşürdü. Halk vergi ödemeyi kabul ettiler. 'Asker gelmesin, onlar vergi verecekler' diye elçiler gönderdiler. Tuğrul halktan mal ve parayı tamamen alıp geri döndü. Bu başarısı üzerine çadır ve yurtlarını kurup onu kendi bey (emîr) ve şahları yaptılar. Bu hay­huy sırasında Bügdüz Qardıçı geldi. Oğuzlar Tuğrul'u kendi beyleri yapmışlardı. Onu Tuğrul'un yanına götürdüler. Tuğrul'un heybeti ve büyüklüğü Qardıçı'nın kalbine işledi. Tuğrul 'senden bir şey soracağım, yalnız doğru söyle' dedi. O da 'söylerim' dedi. Tuğrul 'buraya niçin geldin?' dedi. Qardıçı şöyle cevap verdi: 'Ali Han Şah-Melik'i yakalayıp intikamınızı alasınız diye, yanınıza getirmem için bana teslim etti. Şimdi yolda, Carkend vilayetindedir; hemen erişir'. Tuğrul 'eğer doğru söylersen benden kurtulursun, yok eğer değilse, yapacağım işkencelerle öleceksin' dedi. Bunun üzerine Qardıçı korkup vaziyetin gerçek şeklini anlattı. Tuğrul Qardıçı'yı hapsedip birkaç kişiyi korumak için yanına verdi. Onaltı bin askeri oraya bırakıp 'yerinizden sakın ayrılmayın' dedi. Ondörtbin kişi seçip bunun altı binini, sağ taraftaki iki dere arasında pusu kurması için kardeşi Tuqaq'ın emrine verdi. Altı binini de küçük kardeşi Arslan'a verdi ve onu da sol kolda pusuya soktu. Tuğrul kendisi iki bin kişi ile Şah-Melik'in yirmi bin kişilik ordusu ile karşılaştı. Tuğrul geri çekilip pusuların hizasına gelince,

TÜRK DİLİ TARİHİ 367

kardeşleri pusudan saldırdılar ve yirmi bin kişiyi ortalarına alarak pek çoğunu öldürdüler. Şah-Melik'i birkaç büyük beyi ile beraber yakalayıp galip ve muzaffer olarak döndü. Şah-Melik'i askerin içinde iki parçaya ayırdılar. Tuğrul şöyle dedi: 'Kim padişah olursa iyi gelenek ve görenek kurması gerekir. Şah-Melik kötü hareketlerinin cezasını ve çirkin davranış ve suçlarının karşılığını buldu'. Ali Han Tuğrul'un sultan olup Şah-Melik'i öldürdüğü haberini duyunca üzüntü ve kederinden hastalanıp iki sene sonra vefat etti ve saltanat Tuğrul'un üzerinde kaldı. Etraf ve çevre ülkelere elçiler gönderip devleti adalet, doğruluk ve iyilik esasında kurdu. Dünyanın dört köşesinden vergi topladı" (Togan 1972: 71-74).

Oğuzname'deki Buran Han, Ali Han ve oğlu Şah Melik bizce Karahanlı dönemini temsil eder. Selçuk'un oğlu Arslan Yabgu, Samanı şehzadesi Ebû İbrahim'e yardım maksadıyla 1003'te ve yine Selçuklu Oğuzları Ebû İbrahim'le birlikte 1004'te Karahanlı Ali Han oğlu Nasr İlig Han'ı mağlûp etmişlerdi. 1020'lerde ise Arslan Yabgu yönetimindeki Selçuklular, Cend'i ele geçiren Şah Melik'in önünden kaçarak güneye inmişlerdi (Sümer 1999: 91-93). Daha sonra 1034'te Şah Melik, Harezm'e göçen Selçuklulara da baskın yapmıştı. Baskında 7-8000 kişi ölmüş; kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere pek çok kişi Şah Melik'in eline düşmüş; Selçuklular atlarının eyerleri bile kalmamış vaziyette, "acınacak bir hâlde Ceyhun'un öbür tarafına" geçmişlerdi (Sümer 1999: 101-102). İşte bütün bu olaylar, iktidarın Karahanlılardan Selçuklulara geçişinin, Reşideddin'deki efsanevî varyantına temel teşkil etmiştir. Bu destanı rivayetteki önemli noktalardan biri de Kınık boyundan Kereküçi Hoca oğlu Toksurmış İçi oğlu Dukak şeceresini vermesi ve böylece Selçukluların atalarını göstermesidir. Dukak, Selçuk Beyin babasıdır. Onun babası Toksurmış İçi (İlçi ?) destana göre "çadır iskeleti işleyen bir usta" idi. Toksurmış İçi'nin babası Kereküçi adını taşıyor. Kereküçi de Türkçede "çadırcı" demektir. Demek ki Selçuk Beyin ataları, babadan oğula çadırcılıkla uğraşan bir aileden geliyordu. Oğuzname'de Tuğrul ve Arslan'ın, Dukak'ın kardeşleri olarak görünmesi, destanı rivayetler için tabiî yanılmalardır.

Oğuzname'nin Dukak'ı, Melikname'de "Temir yâlıg" (demir yaylı) unvanını taşıyordu (Sümer 1999: 86). Bizce Dukak'ın oğlu olan Selçuk Beyin torunu Çağrı Beyin Dâvud adını taşıması bununla ilgilidir. Bilindiği gibi Dâvud peygamber demiri, avuçları içinde hamur gibi yoğurmasıyla ünlüydü.

Üzerinde yabguluk alâmeti olarak bir yay ve üç ok taşıyan Arslan Yabgu 1025'te Gazneli Mahmud tarafından hileyle tutsak edildi (Sümer 1999: 94-95). Selçuklular 1035 Mayısında Harezm'den Horasan'a geçtiler.

368 Ahmet B. ERCİLASUN

1038 Mayısında, Gazneli Sultan Mes'ud'un sü başısı yönetimindeki orduyu Serahs'ta mağlup ettiler. Tuğrul Bey Nişâbûr'u, Çağrı Bey Merv'i, amcaları Musa Yabgu Serahs bölgesini aldı. Tuğrul Bey adına Nişâbur'da, Çağrı Bey adına Merv'de hutbe okundu. Hutbede Tuğrul Beyin unvanı melikü'l-mülûk (krallar kralı) idi. Tuğrul Bey "kolunda gerilmiş bir yay ve kemerinde üç ok" bulunduğu hâlde Nişâbur'a girdi. Bütün bunlar hükümdarlık alâmetleriydi; 1038'de Nişâbur'da Büyük Selçuklu Devleti kurulmuştu.

23 Mayıs 1040'taki Dandanakan savaşı, Horasan ve İran'ın kesin olarak Selçuklu Oğuzlarda kalacağını gösterdi. 999'da Samanoğullarının Karahanlılarca yıkılmasıyla bu bölgede doğan siyasî boşluk böylece Selçuklularca doldurulmuş oldu. Dandanakan Savaşının en önemli sonucu budur. Bu savaşın daha ileriye dönük olarak da çok önemli sonuçları vardır. Eğer Dandanakan'da Gazneliler galip gelseydi Selçuklular belki de Horasan'dan atılacaklar; bunun sonucunda da İran, Azerbaycan ve Anadolu'ya Oğuzların gelip yerleşmesi mümkün olmayacaktı. Gazneliler, Azerbaycan ve Anadolu'ya Türk nüfus gönderecek bir yapıya sahip değildiler. Yöneticiler Türk'tü ama Gaznelilere tâbi olan halklar Fars ve Afganlı idi. Selçukluların galibiyeti, Horasan ve İran'a kesin hâkimiyet sonucunu doğurduğu gibi 1064'ten itibaren Kuzey Azerbaycan'ın, 1071'den itibaren Anadolu'nun Türkleşmesine giden yolun çok önemli adımlarından biri olmuştu. Azerbaycan ve Anadolu bu olaylar sonunda Türkleşti; Batı Türkçesi bu olaylar sonunda yazı dili oldu.

Bundan sonrası, Selçuklu ve Osmanlı'nın bilinen ihtişamlı macerasıdır. Ancak 11. yüzyılda Azerbaycan ve Anadolu'ya Selçuklularla başlayan Oğuz göçleri burada bitmiyordu. 13. yüzyılda daha kalabalık Oğuz göçlerini hazırlayan önemli olaylar çok uzaklarda, çok eski ataların yurdu olan Orhun, Toğla ve Kerulen ırmakları boylarında 12. yüzyılın sonlarına doğru baş vermeye başlamıştı.



* *

*

840'ta Uygur Kağanlığı'nin yıkılışından sonra Moğolistan'da yeni bir bozkır imparatorluğu kurulamadı. Uygurları yenerek Orhun bölgesine hâkim olan Kırgızlar güçlü bir imparatorluk kuramadılar ve ancak 924'e kadar Orhun vadisinde kalabildiler. Bu tarihte bölge Moğol asıllı Kitanların eline geçti; ancak Kitanlar bir bozkır imparatorluğu olmadılar; Liao adıyla bir Çin hanedanı hâline geldiler. Kitan hâkimiyeti Moğolistan'daki Türk nüfusunu

TÜRK DİLİ TARİHİ 369

azalttı. 12. yüzyılda ülkedeki nüfusun önemli bir kısmı Moğol asıllıydı. Fakat Türkler Moğolistan'ı tamamen boşaltmış değillerdi. Önemli ve kalabalık boylardan Kereyitler ile Naymanların Türk asıllı olmaları çok muhtemeldir. 12. yüzyıldaki Nayman hükümdarlarından biri İnanç Bilge, Kereyit hükümdarı ise Tuğrul adını taşıyordu (Grousset 1980: 187-188). Tatar ve Merkit boyları arasında da Türk asıllı topluluklar var olmalıdır.

Zeki Velidi Togan'a göre Çengiz Han da Şato Türklerinden geliyordu. Bu bilgi, 1221'de Çengiz Han'ı ziyaret eden Çiao-hong'dan gelmekteydi. O hâlde Şatolar da zamanla Moğollaşan bir Türk boyu idi (Togan 1981: 68).

Çengiz Han, "1206 ilkbaharında Onon ırmağının kaynağı yakınında daha önce kendisine bağlanmış bütün Türk-Moğol kabilelerini, daha açıkçası şimdiki Dış Moğolistan'ın göçebelerini, büyük Kurultay'da bir araya getirmişti. Bu vesile ile Moğol ve Türk kabilelerinin tamamı tarafından, Gizli Tarih'in Kağan kelimesi ile tercüme ettiği Yüce Han ilân edilmişti" (Grousset 1980: 212). Çengiz'den 1400 yıl önce Motun, "yay çeken bütün kavimleri" birleştirdiği gibi Kurultay'da Çengiz adını alan Temurçin de "bütün keçe çadırlarda oturanları" birleştirmişti.

Çengiz Han 1207'de Kırgızları, 1209'da Nayman ve Merkitleri itaat altına aldı. Aynı yıl Hoço Uygur idikut'u Barçuk, gönüllü olarak Çengiz'e tâbi oldu. 1215'te Pekin alındı. 1218'de Karahıtaylar bertaraf edildi. 1219'da Çengizliler Türkistan'a yöneldiler ve 1221'de Harezmşah devletini ortadan kaldırdılar. Çengiz'in ünlü komutanları Cebe ve Sübüdey, İran'ı çiğneyip güneyden Kafkas dağlarını aşarak 1223'te Kalka ırmağına ulaştılar; burada Rus-Kıpçak ordusunu bozguna uğrattılar. Oradan İdil Bulgarlarına yöneldiler. Onları da yağmalayarak büyük ganimetlerle Moğolistan'a döndüler.

Çengiz Han 1227'de öldüğü zaman Büyük Okyanus ve Çin içlerinden Kafkaslara uzanan bir cihan imparatorluğuna sahipti. Bu geniş topraklar, daha Çengiz ölmeden oğulları arasında paylaştırılmıştı. İrtiş'in batısındaki Avrasya bozkırları, Harezm de dahil olmak üzere Coçı'ya bırakılmıştı. Coçı en büyük oğuldu; Çengiz'den altı ay önce ölmüştü. Onun payına düşen topraklar oğlu Batu'ya kalmıştı. Çağatay, Çengiz Hanım ikinci oğluydu; bütün Doğu ve Batı Türkistan onun payına düşmüştü. Üçüncü oğul Ögedey, Balkaş gölünün doğu ve kuzeydoğusuna sahip olmuştu. En küçük oğul, geleneğe göre aile ocağının sahibi sayılırdı; dolayısıyla Moğol ana yurdu sayılan Onon, Kerulen ve Toğla ırmakları arasındaki topraklar küçük oğul Tuluy'a düşmüştü (Grousset 1980: 248-249). Bu paylaşım esasında 1227'de Türkistan'da Çağatay Hanlığı, 1241'de Avrasya bozkırlarında Altın Ordu Hanlığı kuruldu. Çengiz'in torunlarından Hülegü de 1256'da İran'da İlhanlı

370 Ahmet B. ERCİLASUN

devletini kurdu. Bu hanlıkların üçü de 1259'a dek Orhon'daki merkeze tâbi idi.

Yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığımız Çengiz ve çocuklarının harekâtı Türklerin siyasî, etnik ve kültürel tarihini derinden etkilemiştir. Bu olayların dil tarihimiz açısından üç önemli sonucu oldu.

l)Kâşgar ve Batı Türkistan, 9. yüzyıl sonlarından 1212'ye kadar 300 yılı aşkın bir süre Karahanlı yönetiminde kalmıştı. 1074'ten itibaren Selçuklu, 1141'den itibaren Karahıtaylara tâbi olsalar da ülkeyi yönetenler yine Karahanlılardı. Devletin siyasî merkezleri olan Kâşgar ve Balasagun aynı zamanda iki büyük kültür merkezi idi. Bu kültür merkezlerinde, Köktürk ve Uygur Türkçelerinin devamı olan Karahanlı (Hakaniye) Türkçesi bütün Müslüman Türk dünyasının ortak yazı dili idi. Bu standart dilin sahipleri, Karahanlıları oluşturan ana boylar olan Yağma, Karluk, Çigil ve Tohsılardı. Karahanlıların doğusundaki Beşbalık, Hoço ve Turfan şehirlerinde ise Burkancı Uygurlar vardı ve onlar da aynı standart dili kullanmaktaydılar.

Çengiz'den sonra bölgede kurulan Çağatay Hanlığı döneminde, yukarıda sayılan boylar etnik olarak birbirine kanştı. Bazı Oğuz ve Kıpçak unsurlarının da katılmasıyla Türkistan'da Çağatay ulusu adıyla yeni bir boylar birliği ortaya çıktı. Ulus, aslında "pay" demekti ve Çağatay'ın payına düşen Türk topluluklarına bu sebeple Çağatay ulusu denmişti. Artık Yağma, Tohsı, Çigil gibi isimlerden eser kalmamıştı; hepsi birbirleriyle yoğrulmuş ve Çağatay ulusu oluşmuştu. Bu yeni teşekkülün kültür merkezleri Semerkant ve Herat oldu. Öte yandan Altınordu'da kültür merkezleri, Harezm ve İdil deltasındaki devlet merkezi Saray idi.

Türk boyları arasındaki karışmaya paralel olarak Karahanlı Türkçesi de dalgalanmaya uğradı; kısa bir geçiş döneminden sonra 15. yüzyıl başlarında istikrar buldu. 13.-14. yüzyıllardaki geçiş dönemi Türkoloji literatüründe Harezm Türkçesi adını aldı. 15. yüzyıl başında istikrara kavuşan ve 20. yüzyıl başlarına kadar bütün doğu ve kuzey Türklüğünün ortak yazı dili olan Türkçeye ise yine Türkoloji literatüründe Çağatayca adı verildi.

2) Çengiz'in torunu, Coçı'nın oğlu olan Batu Han 1236-1242 arasında tarihin gördüğü en büyük ve en uzun mesafeli askerî seferi yaptı. Orhun vadisindeki Karakurum'dan kalkan 150 000 kişilik Moğol-Türk ordusu İdil Bulgarlarını, Kapçakları ve Rus prensliklerini ezip geçti. 1241-1242'de ordunun bir kanadı Baltık kıyısına, bir kanadı Polonya içlerine, bir kanadı Macaristan'a girdi. 1241-1242 başında Vistül ve Tuna ırmakları buz tutmuş ve ordu buz üzerinden karşı kıyıya geçmişti. 1241-1242'de Viyana

TÜRK DİLİ TARİHİ 371

yakınlarına ve Adriyatik kıyılarına kadar ulaşılmıştır. Eğer 1241 Aralığında büyük kağan Ögedey ölmeseydi bu uzun sefer çok daha fazla sürebilirdi.

Batu Han seferinin siyasî sonuçlarından biri, 1241'de Altın Ordu Hanlığının kurulmasıdır. Altın Ordu Hanlığındaki Türkler yazı dili olarak Harezm Türkçesini kullanıyorlardı. Ancak Harezm Türkçesi Karahanlı-Çağatay arasında bir geçiş dönemiydi ve tabiî olarak geçiş döneminin istikrarsızlığını göstermekteydi.

Batu Han seferinin dil tarihimiz açısından asıl önemli sonucu uzak bir ülkede, Mısır'da ortaya çıktı. Batu Han ordularının önünden kaçan bazı Kıpçaklar, Karadeniz ve Balkanlar üzerinden Mısır'a gittiler ve orada Eyyûbîlerin kölemenleri, ücretli askerleri oldular. İşte bu ücretli askerler, daha öncekilerle de birleşip 1250'de Eyyubî hanedanını devirerek Mısır'da Memlük (Kölemen) devletini kurdular. Bugünkü tarih literatüründe Memlûk veya Kölemen olarak geçen bu devletin kendi dönemindeki Arapça tarihlerde adı ed-devletü't-Türkiyye (Türk Devleti) idi. Kıpçak Türklerinin 1250'de kurduğu Memlük devleti 1518'de Yavuz Selim'in Mısır'ı almasına kadar devam etti. Devletin ahalisi Araptı ve yöneticilerle askerlerin dili olan Türkçeyi öğrenme ihtiyaçları vardı. İşte bu maksatla Memlük sahasında Türkçeyle ilgili birçok sözlük ve gramer yazıldı. Türkler, kendileri için de edebî eserler, atçılık, okçuluk, fıkıh gibi konularda kitaplar yazdılar. 13. ve 14. yüzyıllarda Mısır'da meydana getirilen bu eserlerde kullanılan dil, Kıpçak Türkçesi veya Memlük-Kıpçak Türkçesi adıyla Türkoloji literatürüne girdi. Aslında bu eserlerin dili de döneminin standart yazı diliydi; geçiş döneminin tabiî sonucu olarak bazı küçük farklılıkları da yansıtmaktaydı.

3) Çengiz ve çocuklarının hareketlerinin en önemli sonucu Azerbaycan ve Anadolu'da yeni bir Türk yazı dilinin, Batı Türkçesinin doğmasıdır. Bu önemli hadiseyi ileride ayrı bir başlık altında ele alacağız.



ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
1   ...   19   20   21   22   23   24   25   26   ...   33


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə