Türk Dili Tarihi Ahmet B. Ercilasun Akçağ Yayınları / 603 Araştırma İnceleme / 50




Yüklə 2.38 Mb.
səhifə2/33
tarix25.04.2016
ölçüsü2.38 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   33

2. BÜYÜK AİLE TEORİLERİ

2.1. NOSTRATİK TEORİSİ

Nostratik teorisi, altı dil ailesinin aynı kökten çıktığını ve dolayısıyla bir "büyük aile" (super family, macrofamily) oluşturduğunu kabul eder. Nostratik büyük ailesini oluşturan altı dil ailesi şunlardır: Samî-Hamî, Kartvel, Hint-Avrupa, Ural, Dravid, Altay (İlliç-Svitıç 1971).

Çağdaş nostratik teorisinin kurucusu olan Vladislav İlliç-Svitıç ilk ça­lışmalarını 1960'larm başında Moskova'da ortaya koydu; fakat altı dil aile­sindeki ortak kelimeleri karşılaştıran sözlüğünü yayımlayamadan 1966'da genç yaşta öldü. Onun hazırladığı sözlükler, Vladimir Dybo tarafından 1971-1984 arasında Moskova'da üç cilt olarak yayımlandı: Opıt sravneniya nostratiçeskix yazıkov I-III, Moskva 1971-1984. Eserde, altı dil ailesi arasın­daki ilişkiler incelendikten sonra 378 kelimenin, karşılaştırılan dil ailelerinde ve bu ailelere giren dillerde ortak olduğu gösterilmiştir.

Aslında Nostratik terimini ilk kullanan Holger Pedersen'dir. Pedersen bu terimi, 1903 yılında yazdığı "Türkische Lautgesetze" (ZDMG, 57) adlı makalesinde Hint-Avrupa ile bağlantılı diller için kullandı. Terim, Latince nostrates (bizim ülkenin insanları) kelimesinden geliyordu. Pedersen, Nostratik terimiyle başlangıçta Hint-Avrupa ile Fin-Ugor dillerini bir arada

28 Ahmet B. ERCİLASUN

düşünürken sonradan buna Türk, Moğol, Mançu, Yukagir ve Eskimo dilleri­ni de dahil etmişti (Greenberg 2000: 7).

İlliç-Svitıç ile aynı zamanda (1964, 1965) Rusya'da bir başka Nostratikçi, Aaron Dolgopolsky; Hint-Avrupa, Hamî-Samî, Kartvel, Ural, Altay ve Eskimo-Aleut dil ailelerinin ilişkileri üzerinde durdu (Greenberg 2000: 8).

İlliç-Svitıç ve Dolgopolsky'den başka Rus bilginleri A. N. Golovastikov, Oleg Mudrak, Sergei Starostin ile Rusya dışında Vitaly Shevoroshkin, Alexis Manaster Ramer, Allan R. Bomhard ve Jerome Kerns'tir. Starostin (1990) ve Shevoroshkin-Ramer (1991), Afro-Asyatik (Hamî-Samî) dilleri, Nostratik'ten ayırarak onların daha uzak akraba oldu­ğunu, Nostratik'in "kızı" değil "kızkardeşi" olabileceğini kabul ettiler (Greenberg 2000: 5-6).



2.2. AVRASYATİK TEORİSİ

Greenberg tarafından kurulan Avrasyatik teorisi; Hint-Avrupa, Ural, Altay, Gilyak, Kore-Japon-Aynu, Çukça ve Eskimo-Aleut dil ailelerinin bir "büyük aile" oluşturduğunu kabul eder (Greenberg 2000).

Amerikalı dil bilimci Joseph H. Greenberg Afrika ve Amerika yerli dil ailelerini, dağınıklıktan kurtarıp az sayıda büyük dil ailelerine ayıran çalış­malarıyla tanınmıştır. 1963'te yazdığı ünlü eseri The Languages of Africa (Bloomington 1963)'da, kendisinden önce düzinelerce dil ailesine bölünen Afrika dillerini sadece dört aileye ayırır: 1. Hoysan (Güney Afrika), 2. Nijer-Kordofan (Merkezî ve Güney Afrika), 3. Nil-Sahra (Merkezî Afrika), 4. Afro-Asyatik (Kuzey Afrika).

Bir başka ünlü eserinde, Language in the Americas 'da (Stanford 1987), kendisinden önce yirmiden fazla, hatta bazen 200'den fazla aileye bölünen Amerikan yerli dillerini (Ruhlen 1994: 13) Greenberg sadece üç aileye ayır­mıştır: 1. Amerind (American Indian. Orta ve Güney Amerika ve ABD), 2. Na-Dene (Kanada ve ABD), 3. Eskimo-Aleut.

Joseph Greenberg, ölümünden iki yıl önce yayımlanan bir başka kita­bıyla, 1960'lardan beri üzerinde durduğu Avrasyatik teorisinin temel eserini ortaya koymuş oldu: Indo-European and Its Closest Relatives - The Eurasiatic Language Family, Volume 1. Grammar, Stanford 2000. Sadece fonoloji ve morfoloji bölümlerini içine alan bu eserde Avrasyatik büyük ailesini oluşturan yedi dil ailesindeki ses ve biçim özellikleri karşılaştırılarak ortak yönler ortaya konur. Greenberg, söz varlığını içine alacak olan ikinci cildi yayımlayamadan ölmüştür. Greenberg, eserinin birinci bölümünde

29


TÜRK DİLİ TARİHİ


Altay, Kartvel, Etrüsk problemlerini de tartışmıştır. O, Altay grubuna sadece Türk, Moğol ve Tunguz dillerini alır. Kore ve Japon dillerini Aynu ile bir­likte ayrı bir aile olarak değerlendirir (Greenberg 2000: 280-281).

Nostratik teorisi ile Avrasyatik teorisi aslında iç içe geçen ve birbirine yakın olan iki teoridir. Merritt Ruhlen, teoriler hakkındaki son görüşleri esas alarak yaptığı sınıflandırmada iki teorinin iç içe oluşunu şu tablo ile gösterir (Ruhlen 1994: 20):





3. DÜNYA DİLLERİNİN SINIFLANDIRILMASI

Dünya dillerini birbirleriyle karşılaştırıp dil ailelerini geniş tutan araş­tırmalar, Altay dilleri teorisi bölümünde de gördüğümüz gibi 19. yüzyılda bir hayli revaçtaydı. Fakat insan dilinin birliği (monogenist) teorisi, Societe de Linguistique de Paris (Paris Dil Bilimi Cemiyeti) tarafından 1866'da yasak­lanınca dil bilimciler bu konuya eğilmekten çekindiler. Ancak Alfredo Trombetti (1905), Sapir, Morris Svvadesh (1971) gibi dil bilimciler konuya eğilebildiler. Edward Sapir 1924'teki bir mektubunda Trombetti'de mü­kemmel fikirler ve malzeme bulunduğunu ifade ediyordu (Ruhlen 1994: 28).

Merrit Ruhlen 20. yüzyıldaki tutumu şöyle özetler:

19. yüzyılın sonlan ile 20. yüzyılın başlarında "uzun zamanlı karşılaş-tırmalar"a muhalefet başladı. 19. yüzyılda, Hint-Avrupa ve Avrasya dilleri



30 Ahmet B. ERCİLASUN

arasındaki yakınlıklara temas eden dilcilerin çalışmaları unutuldu. "Buna karşılık dil bilimciler Hint-Avrupa dil ailesinin bilinen akrabası olmadığı şeklindeki kolaycı hikâyeyi benimsediler. Bu görüşü benimseyenlere göre karşılaştırmalı metot 5-8 000 yıl için kullanılabilirdi ki bu, Hint-Avrupa dil ailesinin bilinen yaşını içine alıyordu." (Ruhlen 1994: 14).

1980'lerin sonunda genetikte yaşanan gelişmeler ABD'de monogenist teoriye (insan dilinin tek kökenliliği) tekrar itibar kazandırdı. Genetikçilerin insan topluluklarını sınıflandıran araştırmalarıyla dilcilerin sınıflandırmaları örtüşüyordu. Greenberg Amerikan yerli dillerini 1987'de üç gruba ayırmış ve onları da birçok alt sınıfa bölmüştü. 1988'de Luca Cavalli-Sforza ve ar­kadaşlarının, insan genlerinin dağılımını gösteren araştırması ile Greenberg'in dil tasnifi tam tamına uyuşuyordu. Bu durum, Amerikan dil biliminde monogenist araştırmaları birden bire hızlandırdı. Özellikle Merritt Ruhlen ve John D. Bengston "Global Etymologies" adlı çalışmalarında 27 kelimeyi bütün dünya dil ailelerinde karşılaştırarak büyük bir adım attılar (Ruhlen 1994: 277-328). Merritt Ruhlen kendi çalışmalarını, "Greenberg'in çok yönlü karşılaştırma geleneği içinde çalışarak, bütün dünya dil ailelerinin bağlantısını 27 etimoloji ile kurduk." şeklinde değerlendirmektedir (Ruhlen 1994: 30).

Son olarak Merritt Ruhlen'in 5 000 civarında tahmin edilen dünya dille­rini "Greenberg'in buluşları ışığında" önce 23, sonra 12 büyük aileye ayıran sınıflandırmalarını veriyoruz (Ruhlen 1994: 13, 29).



  1. Hoysan (Güney Afrika)

  2. Nijer-Kordofan (Orta ve Güney Afrika)

  3. Nil-Sahra (Orta Afrika)

  4. Afro-Asyatik (Kuzey Afrika)

  5. (Kuzey) Kafkasya (Güney-Doğu Avrupa)

  6. Kartvel (Güney Avrupa)

  7. Hint-Avrupa (Güney ve Batı Avrasya)

  8. Ural-Yukagir (Kuzey Avrasya)

  9. Dravit (Güney Hindistan)




  1. Altay (Orta Asya)

  2. Yenisey (Merkezî Asya)

12 . Kore-Japon-Aynu (Doğu Asya)

  1. Çukçi-Kamçatka (Kuzey-Doğu Asya)

  2. Eskimo-Aleut (Kuzey Amerika)

TÜRK DİLİ TARİHİ 31

  1. Çin-Tibet (Doğu Asya)

  2. Astroasyatik (Güney-Doğu Asya)

  3. Miao-Yao (Güney-Doğu Asya)

  4. Day (=Kaday) (Güney-Doğu Asya)

  5. Astronezya (Pasifik Okyanusu)

  6. Hint-Pasifık (Yeni Gine)

  7. Avustralya (Avustralya)

  8. Na-Dene (Kuzey Amerika)

  9. Amerind (Kuzey ve Güney Amerika).

Merritt Ruhlen'in diğer sınıflandırmasında Ostrik, Dene-Kafkasya, Avrasyatik büyük ailelerini kabul etmek şartıyla dil ailelerini daha da azalt­maktadır:

  1. Hoysan

  2. Nijer-Kordofan

a. Kordofan

b. Nijer-Kongo



  1. Nil-Sahra

  2. Avustralya

  3. Hint-Pasifık

  4. Ostrik

a. Astroasyatik

b. Miao-Yao

c. Day

ç. Astronezya



7. Dene-Kafkas

a. Bask


b. (Kuzey) Kafkasya

c. Buruşaski


ç. Nahali

d. Çin-Tibet

e. Yenisey

Ahmet B. ERCİLASUN

f. Na-Dene


  1. Afro-Asyatik

  2. Kartvel




  1. Dravit

  2. Avrasyatik

a. Hint-Avrupa

b. Ural-Yukagir

c. Altay

ç. Kore-Japon-Aynu

d. Gilyak

e. Çukçi-Kamçatka

f. Eskimo-Aleut
12. Amerind.

BİRİNCİ BÖLÜM

TÜRKLERİN ANA YURDU VE EN ESKİ KOMŞULARI

Türklerin ataları, M. Ö. 2000-1000 yılları arasında Ural dağları ile Sa­yan, Altay ve Tanrı dağları arasında yaşıyorlardı. Hazar denizinin kuzey doğusundan başlayıp Aral ve Balkaş göllerini de içine alarak Tanrı, Altay ve Sayan dağlarına dek uzanan bu coğrafya Avrasya'nın orta bölgesi idi. Doğu­da Moğol, Tunguz ve Korelilerin ataları bulunuyordu. Batıda ise, kuzey böl­gelerinde Fin ve Macarların ataları; güney bölgelerinde Arî kavimler vardı. Avrasya'nın güneyinde, doğudan batıya doğru Çinliler ile Hint-İran kavimle­rinin ataları yaşıyordu. Moğol, Fin-Ugor, Hint-Avrupa ve Çin dilleriyle Türkçede görülen bazı ortaklıklar, alış verişler işte bu uzak geçmişteki kom­şuluğun izleridir.

Hint-Avrupalıların ana yurtları hakkında çeşitli görüşler vardır Orta Avrupa, Baltık bölgesi, Karadeniz'in kuzey batısı, Kafkasların ve Hazar'ın kuzeyi gibi Arî ana yurt görüşleri yanında Hazar'ın güney batısı ile Anado­lu'yu da Hint-Avrupa ana yurdu sayanlar vardır. Aslında Hint-Avrupahların Anadolu, Iran, Orta Asya ve Hindistan'a ulaşmaları M. Ö. 2000'den daha eskiye gitmez. Orta Anadolu'ya ulaşmaları M. Ö. 2000, Kuzey Hindistan'a ulaşmaları M. Ö. 1700, İran'a ulaşmaları M. Ö. 1500 kabul edilir. Bu tarih­lerden önce Anadolu ve Mezopotamya'da çoğunlukla eklemeli dil konuşan kavimler yaşamıştır. Arî bir kavim olan Hititlerden önce Orta Anadolu'da bulunan Hattilerin, Doğu Anadolu'daki Hurri ve Urartuların, Mezopotam-ya'daki Sümerlerin dilleri eklemeli diller grubundandır. Bugün yaşayan dil aileleri içinde sadece Ural (Fin, Macar) ve Altay (Türk, Moğol, Tunguz, Kore, Japon) dilleri eklemeli yapıdadır.



İKİNCİ BÖLÜM

SÜMERCE-TÜRKÇE İLİŞKİSİ

Sümerce ile uğraşan bazı bilginler Türkçe, Macarca gibi Ural-Altay dilleriyle bu dil arasında ilgi kurmuşlardır. Ancak Türkçe sondan eklemeli bir dil olduğu hâlde Sümercede ön ekler de bulunmaktadır. Buna rağmen Türkçe ile Sümerce arasında kurulan ilgiler son derece ciddîdir ve konu üze-rinde araştırmalar devam etmelidir. Son olarak Türk bilgini Osman Nedim Tuna, Türkçe ile Sümercede 168 kelimenin ortak olduğunu tespit etmiştir. Bunlardan bazıları aşağıda gösterilmiştir.



Sümerce

Eski Türkçe

mae, men (ben)

men (ben)

zae (sen)

sen

di (konuşmak)

ti- (demek)

dingir (tanrı)

tengri (tanrı)

dug (dökmek)

tök- (dökmek)

iduga (parfüm)

yıdıg (koku)

kur (ülke)

kuru (kara parçası, yer)

kur (koruma)

kon- (korumak)

nig (şey)

neng (şey)

sag (iyi)

sag (sağ, sağlam, iyi)

tibira (metal)

temir (demir)

ud (zaman)

öd (zaman)

udi- (uyuma)

udı- (uyumak)

uş (iş)

ış/iş (iş)

zag (sağ taraf)

sag (sağ taraf)

dib (bağ)

yip/ip (ip)

tar (kesmek, kırmak)

yar- (yarmak)

tir (ülke)

yir (yer)

36 Ahmet B. ERCİLASUN

gaz (ezmek) ez- (ezmek)

gig (hasta olmak) ig (hastalık)

gud (öküz) ud (öküz)

giş (orman, ağaç) yış (orman)

gişig (kapı) eşik (kapı)

sig (iyi) yig (yeğ, iyi)

şeg (yağmur) yag- (yağmak)

şurim (yarım) yarım (yarım)

sag (küçük çocuk) çağa (çocuk)

sipad (çoban) çopan (çoban)

sud (uzun olmak) sun- (uzatmak) (Tuna 1997: 5-25).

Osman Nedim Tuna'ya göre bu kadar kelimenin hem sesçe hem anlam­ca birbirinin aynı veya birbirine çok yakın olması imkânsızdır. Üstelik örtüşen kelimeler arasında üç çift de ikileme vardır:

Sümerce Eski Türkçe

kabkagak (sıvı için kap) kap kaçak (kap kaçak)

nigname (her şey) neng neme (her şey)

uşub (kuş yuvası) kuş eb (kuş evi) (Tuna 1997: 39).

Ünsüz+ünlü+ünsüz (CVC) tipinde olmak şartıyla, H.K.J. Cowan'a göre sadece üç, J. Greenberg'e göre sadece üç dört kelimenin sesçe ve anlamca örtüşmesi, iki dil arasındaki ilişkinin ispatı için yeterlidir (Tuna 1997: 38). Oysa Tuna, Sümerce ile Türkçede 168 kelimenin örtüştüğünü göstermiştir. Ortak kelimeler iki dil arasında iki türlü ilişkinin kanıtı olabilir: 1) köken birliği, 2) alış veriş. Osman N. Tuna, Türkçe ile Sümerce arasındaki ortak kelimelerin daha çok ahş veriş sonucu olduğu görüşündedir (Tuna 1997: 41). Bu alış verişin önemi, zamanımızdan 5500 yıl önce Türkçenin var olduğunu göstermesi ve böylece "yaşayan dünya dilleri arasında en eski yazılı" verile­re sahip dilin Türkçe olduğunu kanıtlamasıdır. Bu veriler sayesinde "Türkle­rin en az M.Ö. 3500'lerde Türkiye'nin Doğu bölgesinde bulunduğu" da "tespit edilmiştir." (Tuna 1997: 49).

TÜRK DİLİ TARİHİ 37

Kelimeler dışında bazı eklerde de Türkçe ile Sümerce arasında ilgi çe­kici benzerlikler vardır:


  1. Sümercede -ta eki Köktürkçede olduğu gibi çıkma durumu (-den) e-
    kidir: kur-ta (dağdan), uru-ta (şehirden), e-ta (evden).

  2. Sümercede -ke eki Köktürkçede olduğu gibi yönelme durumunu (-e)
    bildirir: Nin-gır-su-ke (Nin-gır-su'ya), nıg-ke (herhangi bir şeye. Köktürkçe:
    neng-ke).

  3. Sümerce yönelme durumu eki -ra, Köktürkçedeki yön eki -ra'ya
    benzer: Enlil-ra (Enlil'e).

  4. Sümercedeki -şe eki Türkçedeki eşitlik eki -çe gibi "göre, olarak, -e
    dek" anlamlarını verir: dirig-dirig-şe (tasarılara göre), ar-şe (un olarak), ad-
    şe (destek olarak), tun-şe (sonuna dek).

  5. Sümerce -gim eki Türkçedeki "gibi" anlamını verir: gud-gim (boğa
    gibi), dingir-mu-gim (tanrım gibi). (Tosun-Yalvaç 1981).

Sümerce ile Elam, Dravid ve Macar dilleri arasında da ilgi kurulmuştur.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ESKİ KÜLTÜRLER VE TÜRKLER

Arkeolojik kazılar, Hint Avrupalılar İran, Orta Asya ve Hindistan'a gelmeden önce bu bölgelerde çeşitli kültürler ortaya çıkarmıştır. M. Ö. 4000-1000 arasına tarihlenen Anav kültürü Aşkabat yakınlarında bulunmuştur. Bu kültürün sahipleri tuğladan yapılmış evlerde oturuyor; çiftçilik yapıyor; at, koyun, sığır gibi hayvanlar besliyordu (Koca 2003: 12). Anav kültüründe üç tıp kafatasına da rastlanmaktaydı. (Togan 1981: 24). Brakisefal kafatası ve at besleyiciliği Anav kültüründe Türklerin atalarının da payı olabileceğini dü­şündürmektedir.

Aynı dönemde Hindistan'da görülen ve karışık ırklardan oluşan Mohenjodaro kültürünün M. Ö. 3000-1300 yılları arasına rastlayan tabaka­sında "Orta Asya Türk tipinde heykelcikler" bulunmuştur (Togan 1981: 399).

Güney Sibirya'da Yenisey kıyılarındaki Abakan bölgesinde ortaya çıka­rılan Afanasyevo kültürü (M. Ö. 2500-1700) ve onu izleyen Andronovo (M. Ö. 1700-1200), Karasuk (M.Ö. 1200-700), Tagar ve Taştık (M.Ö. 700-100) kültürleri, Türklerin bu bölgedeki ataları hakkında fikir vermektedir. Bu kültürlerin insanları çoğunlukla, Moğolsu izler de taşıyan yuvarlak kafalı «brakisefal), beyaz ırktan insanlardı. İbrahim Kafesoğlu'na göre bu tip, Türklerin atalarının prototipi idi ve taş devrinden beri burada yaşıyorlardı (Kafesoğlu 1996: 48; Koca 2003: 13-15).

M.Ö. 2500-1700 arasındaki Afanasyevo kültürünün insanları avcılık ve hayvancılık yapıyor, at ve koyun besliyor, basit çömlekler imal ediyor, ilkel şekilde de olsa tarımla uğraşıyor ve maden işlemeli aletler kullanıyordu. Madenî aletler M.Ö. 2500-2000 yıllarında Yenisey kıyılarında maden devri­ne girildiğini göstermektedir. Andronovo kültüründe (M.Ö. 1700-1200) bunlara ek olarak tunç ve altından yapılmış eşyalara rastlanıyor, sığır ve deve de besleniyordu. Karasuk kültüründe (M.Ö. 1200-700) demir işçiliği başlamış, derme çadırlarda yaşayan insanlar dört tekerlekli arabalar kullan­mışlardı (Koca 2003: 13-15). Dört tekerlekli arabalar kaya resimlerinde gö­rüldüğü gibi mezarlarda da tekerlek kalıntıları bulunmuştu. Üstelik resimler­de, arabaların üzerinde otağ da vardı. Oğuz Kağan Destanına göre arabayı Oğuz Kağan'ın askerlerinden biri icat etmiş ve ona Kanglı adı verilmişti. Kanglı Türkleri arabalı Türkler olarak bilinir. Kaya resimlerinde görülen

40 Ahmet B. ERCİLASUN

otağ biçimindeki ağaçtan evler Tagar-Taştık kültürünün eserleriydi. Kalıntı­lardan anlaşıldığına göre evlerin bulunduğu yerleşme yerinin etrafı balçıkla sağlamlaştırılmış ağaçtan çitlerle çevriliyordu. Bunlar belki de ilk Türk şe-hircikleriydi. Nitekim balık kelimesi Türkçede hem şehir, hem balçık de­mektir (Esin 1978: 11-12). Tagar kültüründe bulunan bayrak kalıntılarında gönderdeki dağ keçisi heykelciği ise bu kültürü Köktürklere bağlayan önemli bir tanıktır (Esin 1978: 12). Çünkü Köktürk anıtları üzerine de dağ keçisi şekli oyulmuştur. Tagar ve Taştık kültürlerinde (M.Ö. 700-100) bulunan tunçtan heykeller, kazanlar ve birbirleriyle mücadele hâlindeki hayvan süs­lemeleri (Esin 1978: 12), sanatta hayvan üslûbuna geçilmiş olduğunu göste­rir. Hayvan üslûbu bozkır kültürünün sanattaki en önemli özelliğidir. Ok uçları, bıçak, hançer, kılıç, balta gibi silâhlar bu kültürlerin hepsinde vardı.

BOZKIR KÜLTÜRÜ

Bozkır kültürünün kökeni, bilim dünyasındaki tartışma konularından bi­ridir. Birçok Batılı araştırıcıya göre atı ehlîleştiren, demiri işleyerek ondan alet ve silâh yapan ve böylece bozkır (atlı göçebe = savaşçı çoban) kültürünü yaratanlar Hint-Avrupalıların Avrasya' daki ataları idi. Ancak W. Koppers, O. Menghin, F. Flor, W. Schmidt gibi kültür tarihçileri bu konuda Türklerin tesirini kabul ederler.

Koppers'e göre "atın ehlîleştirilmesi ve atlı-çoban kültürünün ortaya konması ilk Türklere bağlanabilir. İnsanlık tarihinde ulaşılan bu başarı, ka­vimlerin ve diğer kültürlerin gelişmesinde fevkalâde neticeler doğurmuştur. Tarihî bağlantıların gösterdiği gibi, büyük devlet esası için gerekli şartlar ancak bu sayede belirebilmiştir."

Menghin de "atı ehlîleştirmek ve umumiyetle hayvan yetiştirmek gibi medeniyet tarihindeki çok mühim bir safhanın Türklerin ataları ile yakından ilgili" olduğunu belirtir. Ona göre "Türk kültürünün dünya tarihinde iki ba­kımdan kesin tesiri" olmuştur. "Bunlardan biri, hayvan besleyiciliği geliş­tirmek ve yaymak suretiyle ekonomik; öteki, yüksek teşkilâtçılık yolu ile sosyaldir.

Flor'a göre "Türklerin ataları tarafından at ehlîleştirilerek insanlık hiz­metine sokulmuş"tur ve "atın binek hayvanı olarak kullanılması, dünya tari­hinde, pek mühim ve tarıma bağlı hayvancılığın çok üstünde bir kültür mer-halesi"dir.

Schmidt ise şöyle demektedir: "Orta Asya'da oturan ve çok eski bir za­manda avcılık hayatından hayvanları ehlîleştirmeğe geçen ilk kavim Türkler

TÜRK DİLİ TARİHİ 41

Olmuştur. At Türkler tarafından ehlîleştirilmiştir ve Türkler ata binen ilk insanlar olarak görünmektedir." (Kafesoğlu 1996: 207-210).

Batılı araştırıcıların yukarıdaki görüşlerini aktaran İbrahim Kafesoğlu yerleşik kültür ile bozkır kültürünün mükemmel bir karşılaştırmasını yapar:

"Yerleşik kültür, hiç olmazsa kuruluş devresinde, yalnız, dar manada bir ailenin ihtiyacını karşılayacak ölçüde belirli bir toprak parçasını işlemekle yetinmiş iken, Bozkırlı'nın kültürü, aile efradından başka yüz binlerce hay­vanı ve geniş otlakları göz önünde tutmak zarureti yüzünden daha başlan­gıçta 'yaygınlık' vasfına bürünmüştür."

"Yerleşik insan, elindeki küçük arazinin sağladığı imkânlarla sınırlı kalmak mecburiyeti karşısında bir nevi tevekküle bağlanırken (yerleşiklerde dinî tutkunluk burdan doğuyor), bozkırlı, sürülerin karnını doyurmak için yeni yeni otlaklar peşinde iklimden iklime koştuğundan 'dünyayı dar gören' bir tip hâlinde gelişmiştir."

"Ekonomik vasıtayı değerlendirme bakımından yerleşik insan daha çok oturmağa', âtıl kalmağa mahkûm bulunurken, bozkırlı, daima hareketli bir yaşayışın takipçisi olmak durumuna girmiştir."

"Yerleşik insan, bir ailenin sınırlı menfaatleri dışında herhangi bir hak davası gütmeğe ve daha geniş bir cemiyet yapısının gereklerini düşünmeğe ihtiyaç duymazken, bozkırh, kalabalık sürülerini türlü manevralarla kışın ayrı, yazın ayrı ve birbirinden uzak mesafelere götürmek; otlakları ve suyu silâhla muhafaza etmek; hayvanların yaylak ve kışlaklarda barındırılması, çeşitli hastalıklardan korunması, tedavi edilmesi gibi maharetlerde yatkınlık kazanmak; gerektiğinde otlak ve kaynakları ortaklaşa kullanabilme için diğer sürü sahipleri ile anlaşmalar yapmak ve aralarındaki haksızlıkların, anlaş­mazlıkların halli için bir hakem heyeti ve başkanlığı tesis etmek; nihayet besicilik-çobanlık zamanla geliştikçe çok geniş arazi üzerine yayılan, şiddetli rekabetlerden bunalan kabilelerin toplanarak müştereken mücadeleye hazır tutulması zaruretinin doğurduğu daha kuvvetli bir teşkilât kurmak, buna meşruiyet' kazandırmak gibi hukukî yollar aramak zorunda kalmıştır."

"Böylece bozkırh, çobanlığın geliştirdiği sevk-idare kabiliyeti ve em-retme-itaat alışkanlığını 'hayvan sürülerinden insan kütlelerine intikal ettir­mek' suretiyle beşeriyet tarihinde çok etkili bir dinamizm içine girerek bam­başka bir dünya görüşü elde etme şansına erişmiştir."

"Bu durum bütün sosyal, ekonomik, hukukî cepheleri ile tarihte ilk •sosyal organizasyon'un açık belirtisinden başka bir şey değildir" (Kafesoğlu 1996:210-211).

42 Ahmet B. ERCİLASUN

Bozkırlının sahip olduğu bu özelliklerin Türkler açısından meydana ge­tirdiği sonucu da Kafesoğlu şöyle ifade eder:

"Gerçekten Türk siyasî ve sosyal hayatında ata kutluluk derecesinde değer verdiren ve destanlarında, yeminlerinde bağlılığını dile getirdiği demir ve demirciliği de aynı kutsal mertebeye yükselten bu kültür, Türklerin atala­rını diğer topluluklardan çok farklı bir dünya görüşü ve yaşayış tarzına gö­türmüştür. Savaşçılık kabiliyetini iyice güçlendiren demirciliği yanında, otlak ve su için mücadeleler dolayısiyle metaneti artan bozkırlı, aynı zaman­da, huzur içinde yaşayabilmek için insanların karşılıklı saygı hissi ile do­nanması gerektiğini de öğrenmiş ve insan kütlelerini sürekli olarak barış hâlinde tutabilmek için toplulukta herkes tarafından riayeti zarurî bir 'hukuk' düşüncesine ulaşmıştır. Bu, 'devlet' fikrinin doğuşudur. İşte savaşçılığına, hukuk fikrine ilâveten yine at sayesinde sağladığı -iptidaî, uyuşuk 'yerli' kütleleri zihin durgunluğundan kurtararak, insan iradesine sonsuz faaliyet ufukları açan- sür'at kavramı ve maddî araç olarak sahip bulunduğu demir vasıtası ile Türkler, kendilerine bağladıkları insanları idare etmek üzere yer­yüzünde ilk siyasî kadroları vücuda getirmiş, ilk kanun koyucu millet ol­muştur." (Kafesoğlu 1996: 213).


1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   33


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə