Türk Dili Tarihi Ahmet B. Ercilasun Akçağ Yayınları / 603 Araştırma İnceleme / 50




Yüklə 2.38 Mb.
səhifə19/33
tarix25.04.2016
ölçüsü2.38 Mb.
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   ...   33

Alıntılar

Sudur

286 Ahmet B. ERCİLASUN

Abipiray

Türkçe karşılıklar

Kirtgünç: iman (Skr. dharma)

Kirtgünç kirtgünmek: iman etmek

Kirtgünç köŋül: İmanlı gönül

Agılık: Hazine (Skr. pitaka)

Üç agılık nom: Üç hazine (Skr. tripitaka)

Nom bitig: şeriat kitabı (Skr. sudur)

Belgü: işaret (Skr. laksana). Altı belgü: 1. öŋ körk (renk ve şekil), 2. ün (ses), 3. yıd yıpar (koku), 4. tatıg (tat), 5. bürtmek (temas), 6. törü (tasavvur).

Tört kirtüler: Dört gerçek. 1. emgek kirtü (ızdırap gerçeği), 2. tılkag kirtü (ızdırabın sebebi gerçeği), 3. öçmek kirt (ızdırabın sönmesi gerçeği), 4. yol kirtü (ızdırabın sönmesine giden yol gerçeği).

TÜRK DİLİ TARİHİ 287

Amranmak uguş: ihtiras ülkesi (Skr. kâmadhâtu)

Atkak: şuur objesi (Skr. âlambana)

Atkangu: duyu objesi, duyu alanı (Skr. visaya)

Emgek: ızdırap (Skr. duhkha)

Ed: madde, cevher (Skr. dravya, vastu)

Üç etüz: üç vücut (Skr. trikaya): 1. belgürtme etüz "zuhur vücudu" (Skr. nirmana-kaya), 2. tüş etüz "mükâfat vücudu" (Skr. sambhoga-kaya), 3. nomlug etüz "din vücudu" (Skr. dharma-kaya)



ON İKİNCİ BÖLÜM

1. KARAHANLILAR

Üç Karlukyablak sakınıp teze bardı.

Üç Karluk kötü (olacağını) düşünüp kaçtı gitti.



On Okka kirti.

On Oklar (ülkesi)ne girdi.



Lagzın yılka tokıdım.

Domuz (747) yılında (Karlukları) vurdum (savaşıp yendim). (BÇ K 11)

742'de Köktürklere isyan eden Basmıl, Uygur, Karluk müttefik güçleri başarıya ulaşınca Basmıl başbuğu kağan olmuş; Uygurlar doğu kanat yabguluğunu, Karluklar batı kanat yabguluğuru almışlardı. Ancak kısa za­manda ittifak çözülmüş, 744'te Uygurlar Basmılları bertaraf etmiş ve Karluklara yönelmişti. Tavuk (745) yılında Üç Karluk kavmi kötü olacağını düşündü ve kaçıp On Ok (Türgiş) ülkesine girdi. Uygur kağanı Bayan Çor, Şine Usu'da diktirdiği bitigde böyle yazdırmış. Anlaşıldığına göre Karluk-Uygur çekişmesi devam etmiş ve domuz (747) yılında Bayan Çor Karlukları ağır bir yenilgiye uğratmıştı.

Üç Karluk kavmi Köktürkler çağında, Altayların batısında, Kara İrtiş ve Tarbagatay bölgesinde yaşıyordu (Kafesoğlu 1996: 137). Çin kaynaklarına göre Karlukların üç boyu şunlardı: Moulo(Mieu-lok)~Moula, Chih-ssu~P'o-fu, T'a-shih-li (Golden 2002: 161-162). Bunlar Bulak, Çigil ve Tohsı (?) boylan olmalıdır. Yine Çin kaynaklarına göre 665'e doğru Karluklar topar­lanmış ve Köktürklere tâbi olmaksızın yaşamaya başlamışlardı. Başbuğları­nın köl erkin unvanı bu tarihlerde yabgu olmuştu. Kapgan Kağan (692-716) Karlukları tekrar Köktürklere bağlamıştı (Kafesoğlu 1996: 137-138).

Bayan Çor'un 747 yılındaki galisiyetiyle Karluklar batıya, On Ok ülke­sine doğru gittiler. 747'der itibaren Karlukların, Türgiş ülkesinde, Isık Göl ve Talas civarında yoğunlaşmaya başladıklarını tahmin edebiliriz. 751 Temmuzundaki Talas savaşında Karlukların, Çinlilere karşı Müslüman Arap orduları yanında yer almaları onların itibarını arttırmış olmalıdır. 752'de

290 Ahmet B. ERCİLASUN

Bayan Çor, Karluk ve Türgişler üzerine tekrar sefer ederek onları kendisine bağlamış ve Uygur ülkesinin sınırlarını Seyhun'a dek genişletmişti.

Kara ve Sarı Türgişler (İç Oğuz-DışOğuz) arasındaki bitmez tükenmez çekişmeler sonucu 766'da Türgiş Kağanlığı tamamen çöktü; Karluklar bütün Türgiş ülkesine hâkim oldular; Balasagun'u merkez yaptılar ve Uygur Ka­ğanlığı'na tâbi olarak, zaman zaman da onlarla savaşarak bu bölgede yaşa­maya devam ettiler. Türgişlerin On Ok'u ise Seyhun boylarına göçerek 24 Oğuz boyunu oluşturdu (Salman 1998: 85-86).



* *

*

"Bir zaman geldi, Uygurlar ve onlara bağlı etraftaki kavimler, atların kişnemesinden, develerin bağırmasından, vahşî hayvanların ve köpeklerin ulumasından, sığırların böğürmesinden, koyun ve keçilerin melemesinden, kuşların ötmesinden, çocukların ağlamasından, velhasıl her şeyden 'göç, göç' sesi duymaya başladılar. Bunun üzerine yerlerinden kalktılar. Konduk­ları her yerde aynı sesi duydular." (Öztürk 1988: 121).

Cüveynî'nin 13. yüzyılda anlattığı bu efsane, Uygurların 840'taki bü­yük göçüyle ilgilidir. 840'ta çok şey değişti. 1000 yılı aşkın bir süreden beri Büyük Türk Kağanlığı'nın merkezi olan Orhun bölgesi artık merkez olmak­tan çıktı; Kırgızların elinde Türklerin uç bölgelerinden biri hâline geldi; bir süre sonra da Moğolların eline geçti.

839 kışındaki büyük kıtlıktan sonra, Uygurların kendi adamlarından Külüg Baga'nın komutanlık ettiği 100 000 kişilik Kırgız ordusu 840'ta Ordu Balık'ı yakıp Uygurları katliamdan geçirdiği zaman dört bir yana göç eden Uygur boylan arasında Yağmalar da vardı. Yağmalar güneybatıya giden ve Turfan, Karaşar, Hoço, Beşbalık bölgesine yerleşen 15 boydan biri olmalıdır. Onlan muhtemelen daha batıya gitmişler; Kâşgar ve civarına yerleşmişlerdir. 10. yüzyılda yazılmış olan Hudûdu'1-Âlem, Yağma ülkesinin doğusunda Tokuzguzların (Uygurların), batısında Kartukların bulunduğunu kaydeder (Şeşen 1998: 63) ki bu bölge tam tamına Kâşgar ve civarıdır. Yine Hudû­du' 1-Âlem' e göre Yağmaların "hükümdarları Toguzguz hükümdarları aile-sindendir." (Şeşen 1998: 63). Mücmelü't-Tevârîh'e göre de "Yağma padişa­hına Buğra Han derler." (Şeşen 1998: 35).

V.V. Barthold Yağmaların, Dokuz Oğuzların bir kolu olduğunu ve Do­kuz Oğuz başbuğlarının da Karahanlılar olduğunu kabul eder; ancak ona

TÜRK DİLİ TARİHİ 291

göre Kartukların, Karahanhlar ülkesinde çok önemli yeri vardır (Barthold 1990: 273).

Karahanlı hakanlarının hangi Türk boyundan çıktığı öteden beri tarih­çiler arasında tartışılmıştır. En çok tartışılan tezler Karluk ve Yağma tezleri­dir. İkinci teze göre Karahanlı hakanları Yağmalar üzerinden Dokuz Oğuzla­ra yani Uygurlara dayanmaktadır. Barthol da Karlukların Karahanlı ülkesin­deki önemini vurgulamakla beraber Yağma tezini kabul etmektedir.

Yağma tezini kabul eden diğer bir tarihçi Zeki Velidî Togandır. Ona gö­re de Karahanhlar Yağmalara, Yağmalar da Dokuz Oğuzlara dayanır. Ancak Togan, Dokuz Oğuzların da Köktürkler gibi Aşina sülâlesinden indiği görü­şünü buna ilâve eder (Togan 1981: 430).

Karahanlı tarihçisi Reşat Genç de Yağma tezini kabul edenlerdendir. O-na göre Hudûdu'l-Âlem'de yer alan, Kâşgar'ın Yağmaların elinde bulunması ve Yağma hükümdarlarının, Tokuzguz hükümdar ailesinden gelmesi şeklin­deki kayıt, bu konuda hiçbir tereddüde yer bırakmaz. Hele Mücmel'deki, Yağma hükümdarlarına Buğra Han denildiği kaydı bu konudaki "en kuv­vetli delildir. Çünkü tarih boyunca Karahanlılardan başka hiçbir Türk devle­tinde hükümdarların Buğra-Han unvanını kullandıkları görülmemektedir (Genç 2002: 695).

Karluk tezinin en büyük savunucusu Omeljan Pritsaktır. Ona göre öte­den beri Uygurlarla hâkimiyet mücadelesi içinde olan Kartuklar, 840 yılında Orhun Uygurlarının yıkılması üzerine kendilerini kağanlığın meşru halefi saymışlar ve kağanlıklarını ilân etmişlerdir (Pritsak 1997: 252). İbrahim Kafesoğlu da Pritsak'la aynı görüştedir (Kafesoğlu 1996: 139). Peter Golden de "840 yılındaki olayların ardından Karluk yabgusu kağanlık iddiasını öne sürmüş olabilir." diyerek bu fikre katılmaktadır (Golden 2002: 163). Golden bu konuda özellikle Mes'ûdî ve Gerdizî'nin Kartuklar hakkındaki kayıtlarını zikreder.

Mes'ûdî'nin 930'larda yazılan Mürûcü'z-Zeheb'indeki kayıt şöyledir: "Türkler arasında en kudretli Oğuzlar, en güzel ve en boylu, en parlak yüzlü olanları Kartuklardır. Kartuklar Fergana, Şâş ve buralara komşu ülkelerin üst taraflarındadır. Hükümdar ve hâkanlar hâkanı (kağan) Kartuklardandır. Bu hükümdar diğer Türk ülkelerini hâkimiyeti altında bulundurur. Ve o ül­kelerin hükümdarları ona boyun eğerler. Fars ülkesini zapteden Afrâsyâb ile Şâve bu hâkanlardandır." (Şeşen 1998: 44).

Gerdizî'nin 1041'de yazılan Zeynü'l-Ahbâr'ındaki kayıt da şöyledir: "... Nihayet Türkistanlılar Hâkanlılar üzerine yağma akını yaptılar. Hâkanlılar-dan 12 tanınmış büyüğü öldürdüler. Bütün hâkanlılara ait olan hüküm­darlık halluhlardan Çunpânlara kaldı. Hâkanlılardan en sonra öldürülen

292 Ahmet B. ERCİLASUN

Hutuğlan Hâkandı. Padişahlığa oturan Halluh'un adı İlmâlmış Cebbûye idi. Bu hükümdarlık Halluhlarda kaldı. Türkistan'da bu Yabâgû Halluh kabi­lesinden çok oymaklar (kabileler) vardır." (Şeşen 1998: 73).

Golden'in de belirttiği gibi, yukarıdaki kayıtlarda bahsedilen "Karluk Kağanlığının, Karahanlı devleti ile ilişkisi kesinlikle belirgin değildir." (Golden 2002: 163). Gerçekten de gerek Mes'ûdî, gerek Gerdizî, Karluk başbuğlarının "hâkanlar hâkanı", hakanlığın vârisi olduğunu söylüyorlar ama bunun Karahanlılarla ilgisinden hiç bahsetmiyorlar. Gerdizî'de geçen Ha-kanlıların son hükümdarının "Hutuğlan" biçimindeki adı Kut Oglan olmalı­dır ve bu ad, Uygur kağanlarının adlarını çağrıştırmaktadır. Büyük ihtimalle 840'taki olaydan sonra, Balasagun civarındaki Karluk başbuğu İlmâlmış (İl Almış ?) Yabgu kendisini kağan ilân etti.

Mes'ûdî ve Gerdizî'deki kayıtlar şüphesiz Kartukların güçlü olduğu bir döneme atıfta bulunuyorlar. Kanaatimizce bu dönem 9. yüzyılın ikinci yarı­sıdır. Orhun bölgesindeki Uygur Kağanlığı 840'ta yıkıldıktan sonra Doğu Türkistan'da kurulmuş olan Hoço Uygur Hanlığı onun yerini doldurabilecek bir güç ve büyüklüğe erişemedi. Buna karşılık eski Batı Köktürk ülkesinde oturan ve Türgişleri buradan çıkarmış olan Karluklar bir hayli güçlü olma­lıydılar. Ancak Mücmelü't-Tevârîh'teki "Yağma padişahına Buğra Han derler." kaydı, sarih bir kayıttır ve gerçekten de Buğra Han unvanını taşıyan Karahanlıları açıkça işaret etmektedir. Reşat Gerç'in de belirttiği gibi Yağ­malar Kâşgar'da güçlündikten sonra Balasagun'u da ellerine geçirmiş olma­lıdırlar (Genç 2002: 696). Hiç şüphe götürmeyen husus, Karahanlıları oluştu­ran esas boyların Yağmalar, Karluklar ve Kartuklardan ayrılıp müstakil boylar hâline gelen Çigiller ile Tohsılar olduğudur. Bizce Yağma adının da Uygurların kağan boyu olan Yağlakar ile ilgisi olmalıdır.

* *

*

"Uladmur (Ula Demür) Yavkuy Han'ın bütün padişahlığı yetmiş beş yıl sürdü. Lâkin bir oğlu yoktu. Uladmur'un ölümünden sonra Kayı Yavgu Han'ın oğlu Kara Alp başa geçti. Yağı onu, babasının Urçe Han ile savaşı sırasında beşikten çalıp götürmüş, sonra dönüp gelerek babasını hayattayken görmüştü. Uladmur Yavkuy Han'ın yetmiş beş yıllık padişahlığından sonra Kara Han tahta geçti ve yirmi iki yıl padişahlık etti. O ölünce Yavgu evlâdı kalmayıp onların nesli gesilince Kara Han oğlu Buğra Han'ı padişahlığa getirdiler." (Togan 1972: 63).

TÜRK DİLİ TARİHİ 293

İktidarın Batı Köktürklerinden Karahanlılar geçişi, Reşideddin Oğuznamesinde böyle anlatılır. Türklerin sözlü tarihi olan bu Oğuznamede Uygurlar sadece iki han adıyla ve bir paragrafla geçiştirilmiştir. Karahanlılar ise Kara Han, Buğra Han, Korı Han, Oyunak Han, Arslan Han, Osman Han, Esli Han, Şaban Han, Buran Han ve Ali Han ile temsil edilir ve Oğuzname'de uzunca bir yer tutar. Ali Han'dan sonra iktidar Selçuklulara geçer. Tabiî ki Oğuzname Türklerin efsanivî tarihidir ve bir tarih kaynağı olarak dikkatle kullanılmalıdır. Yukarıda sayılan isimlerden Kara, Buğra, Arslan, Karahanlı hükümdarlarının unvanlarıdır. Ali Han da Karahanlı hü­kümdarlarından biridir. Kon Han'ın Kadir Han'a, Oyunak Han'ın da Oğulçak Han'a karşılık geldiği düşünülebilir.

Karahanlıların ilk dönemleri hakkındaki tek kaynak Cemal Karşî'nin 1300 civarında yazdığı Mülhakâtü's-Sürâh adlı eserdir. O da bu dönem hak­kındaki bilgileri, 11. yüzyılda Ebü'l-Fütûh el-Fazlî tarafından yazılan Târîhu Kâşgar adlı eserden almıştır; bu eser bugüne ulaşmamıştır. Cemal Karşî'den adı tespit edilebilen ilk Karahanlı hakanı Bilge Kür Kadir Han'dır. Satuk Buğra'nın dedesi olan Bilge Kür Kadir Han Afrâsiyab neslindendir ve "Türk ülkeleri arasında İslâmiyeti ilk kabul eden Şâş (Taşkent) şehri" bu han za­manında Müslüman olmuştur. Yine Cemal Karşî'ye göre Emir Nuh bin Mansur el-Sâmânî Taşkent'e gazâ yaptı ve İsfîcâb'a kadar vardı (Şeşen 1998: 203-204).

Cemal Karşî veya kaynağı, İsfîcâb'a sefer yapan Sâmânî hükümdarının adını muhtemelen karıştırmıştır. Burada bahsedilen sefer, Sâmânîlerin ünlü hükümdarı İsmail bin Ahmed'in 893'ten itibaren Talas'a yaptığı sefer olma­lıdır. Buna göre Bilge Kür Kadir Han'ın 890'larda ve 900'lerde Karahanlı tahtında oturduğunu tahmin edebiliriz.

Bilge Kür Kadir Han'ın Bazır Arslan ve Oğulçak adlı iki oğlu vardı. Kendisinden sonra hakanlık tahtına Oğulçak oturmuştu. Onun hükümdarlığı muhtemelen 945'te yeğeni Satuk Buğra eliyle sona erdirildi.

"Bu Oğulçak, Satuk'un amcasıydı. Satuk on iki yaşını doldurunca ken­disinden önceki hükümdar çocuklarında bulunmayan çok güzel, gösterişli, zeki, zihni temiz, iyi anlayışlı, akıllı bir genç oldu. Bu sırada Buhara'dan bir kafile geldi. Satuk onların getirdiklerini görmek , taşıdıklarından haraç (ver­gi) almak için, Artuc'a çıktı. Buranın valisi olan Nasr el-Sâmânî onu iyi karşıladı ve ikram etti. Öğle vakti olunce müslümanlar namaz kılmak için kalktılar. Satuk henüz kendisine takdir edilen saadetin farkında değildi. Na­maz kılanlara uzaktan bakıyordu. Namazdan sonra, Nasr el-Sâmânî'ye yap­tıkları şeyin ne olduğunu sordu. O da 'Bize her gün ve gece böyle beş vakitte beş namaz farz kılınmıştır.' diye cevap verdi. Satuk 'bunu size kim farz kıl-

294 Ahmet B. ERCİLASUN

dı." dedi. Nasr, Allah'ı güzel isimleri, yüksek sıfatlarıyla anlatmaya başladı. İlâmın farz ve sünnetlerini peygamberimizin dilinden sayıyor, İslâmiyetin güzelliklerinden ve menâkıbından bahsediyordu. Beyt: 'Onun sevgisi aşkı tanımadan önce geldi / Kalbimi boş buldu. Hemen orada yerleşti.' Nasr bunları anlatınca, Satuk 'İşte Allah bu. O, ibadete ne kadar lâyık. Bu pey­gamber ne kadar doğru söylemiş, uyulmaya ne kadar lâyık. Bu din ne kadar güzel, kabul edilmesi ne kadar mürasip.' dedi. Allah'a ve Muhammed Pey-gamber'e iman etti. Dini (İslâmiyeti) kabul etti. Uşaklarına ve adamlarına hemen iman edip müslüman olmalarını emretti. Hepsi birden iman edip müslüman oldular." (Şeşen: 1998: 204-205).

İşte Afrâsiyab oğullarından Bilge Kadir Han oğlu Bazır Arslan Han oğlu Satuk Buğra Han el-Mücâhid Abdülkerim'in Müslüman oluşunun efsa­nedeki yansıması budur ve bu bilgiyi de Cemal Karşî'ye borçluyuz. Onun verdiği bilgilere göre Satuk Buğra 25 yaşına gelinci amcasıyla savaştı; 1000 kişiyle Atbaşı'nı, sonra da 3000 atlıyla Kâşgar'ı aldı.

Hiç şüphesiz yeğen ile amca arasındaki bu mücadele, Oğuz Kağan Destanı'nın İslâmî rivayetinin izlerini taşımaktadır. Hatta belki de bunun tersini düşünmek ve Oğuz Destanı'nın İslâmî rivayetlerindeki daha doğuştan Müslüman olan Oğuz'un babası ve amcaları ile yaptığı din savaşı sonunda onları bertaraf etmesinin, Satuk Buğra Han efsanesinden izler taşıdığını farz etmek daha doğrudur.

Atbaşı, Kâşgar-Balasagun yolu üzerindedir. Satuk Buğra'nın, amcası Oğulçak'ı bertaraf edip Karahanlı tahtına oturduğu tarih 944-945 olmalıdır (Genç 2002: 699).

Satuk Buğra Han'dan sonraki Karahanlı tarihi nispeten aydınlıktır. Karahanlılarla çağdaş veya onlardan hemen sonra yazılmış pek çok İslâmî kaynak, Karahanlı tarihini ayrıntılı olarak öğrenmemizi sağlar. Esasen bu konuda birçok çağdaş araştırma da yapılmıştır. Bu bakımdan birkaç önemli hadiseye temas ederek Karahanlı tarihini özetlemek yeterli olacaktır.

Satuk Buğra Han 955-956 yılında öldü. İkinci oğlu Baytaş Arslan Han zamanında Müslümanlık bütün Karahanlı ülkesine hâkim oldu. Özellikle 960 yılında 200 000 çadırlık bir Türk topluluğunun Müslüman olduğu kaydı önemlidir.

Baytaş'ın oğullarından Ebülhasan Ali Arslan Han 998'e kadar ülkeyi i-dare etti. Kardeşi Kılıç Buğra Han Harun 990'da İsficâb'ı, 992'de Semerkant ve Buhara'yı aldı. 998-1016 arasında Karahanlı tahtında Ebülhasan Ali arslan Han'ın oğlu Ahmed Togan Han oturmaktaydı. Devletin batı kanadını ise Fergana bölgesindeki Özkent'ten Togan Han'ın kardeşi Nasr bin Ali yönetiyordu.

TÜRK DİLİ TARİHİ 295

10. yüzyılın sonlarına doğru Afganistan'da yeni bir güç doğmuştu: Gazneliler. Sâmânî kölemenlerinden Alp Tigin 962'de Gazne'de yeni bir devlet kurmuştu ve Sebük Tigin zamanında (977-998) Gazneliler hızla yük­selmeye başlamıştı. 998'de bu devletin başına, cihan tarihinin en büyük hü­kümdarlarından biri olan, Hindistan fatihi Gazneli Sultan Mahmud geçmişti. 9 ve 10. yüzyılın Mâveraünnehir'inde hâkim güç olan Sâmânoğullan, 990'larda iki taraftan baskı altına alınmıştı. Güneydan Gazneliler, doğudan Karahanlılar tazyik ediyordu. Gazneli Mahmud 16 Mayıs 999'da, Merv'de Sâmânî hükümdarını ağır bir yenilgiye uğrattı; Horasan Gaznelilere kaldı. 23 Ekim 999'da, Karahanlıların Özkent hâkimi Nasr İlig Han Buhara'ya girdi ve Sâmânoğulları devletine son verdi. Böylece Gazneliler Horasan'a Karahanlılar bütün Mâveraünnehir'e hâkim oldular.

999 yılı, Türk ve cihan tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Sâmânoğullarının yıkılmasıyla, 1000'e bir kala, İran'da büyük bir siyasî boşluk doğacak ve kısa zamanda bu boşluk Selçuklu Oğuz Türkleri tarafın­dan doldurularak Türk ve cihan tarihinde yeni bir safha açılacaktır.

Gazneli Mahmud, Nasr İlig Han'ın kızıyla evlendi. Bu olay Sâmânoğullarının mirasını paylaşan Gaznelilerle Karahanlılar arasında iyi ilişkiler kurulduğunu gösteriyordu. Ancak Nasr İlig Han 1006'da Horasan'ı işgal edince işler değişti. 1006 ve 1008'de Gazneli Mahmud, arka arkaya Karahanlıları bozguna uğrattı.; Sultan Mahmud'un Hindistan'dan getirdiği filler Karahanlı askerlerini ezdi geçti.

Bu yenilgiler üzerine Karahanlılar arasında kardeş kavgaları da başladı Nasr İlig Han ile K"aşgar'daki Ahmed Togan Han arasındaki anlaşmazlığı düzeltmek işi de Gazneli Mahmud'a düştü (1012). Aynı yıl Nasr İlig Han öldü; yerine oğlu Mansur İlig Han geçti.

Mansur İlig Han karahanlıların büyük hükümdarlarından biridir. Kısa zamanda hâkimiyet alanını genişletmiş ve devletin merkeziyle çatışmaya girmişti. Ahmed Togan Han 1017-1018 tarihinde ölünce Mansur İlig Han, Karahanlıların en güçlü hükümdarı olmuştu. Kâşgar'da ise Yusuf Kadir Han vardı. İkisi anlaşarak Horasan'a bir sefer düzenlediler; fakat 1020'de Belh civarında ağır bir yenilgiye uğradılar. Gazneli Mahmud'un önünden kaçan Karahanlı askerlerinden birçoğu Ceyhun'da boğuldu. Harezmşah Altuntaş, Karahanlıların yenilgisini "Ceyhun'un Harezm'e kadar taşıdığı Türk külâh­larından öğrendik" diyerek Gazneli Mahmud'a bir tebrikname göndermişti.

Karahanlılar arasında kardeş kavgaları devam etti. 1020'den itibaren bölgede Selçukluların da rol sahibi olmaya başladıklarını görüyoruz. Sel-çuk'un oğlu Arslan Yabgu, Karahanlı Ali Tigin'e yardım etmiş ve Ali Tigin de Buhara'yı ele geçirmişti. Mansur İlig Han'ın 1024-1025'te hükümdarlık-

296 Ahmet B. ERCİLASUN

tan vazgeçmesi üzerine Yusuf Kadir Han ülkeye hâkim oldu; ancak kardeş­leri Ahmed ve Ali Tigin'le kavgası devam ediyordu. Ahmed hakanlığını ilân edip Fergana ve Balasagun'a hâkim olunca Yusuf Kadir Han üzerine yürü­müş ve 1025'te Semerkant'a ulaşmıştı. Gazneli Mahmud da Ali Tigin'i ye­nerek aynı yıl Semerkant'a girdi. İki hükümdar Semerkant'ta görüştüler ve anlaştılar.

■1030'da Gazneli Mahmud, 1032'de Yusuf Kadir Han öldü. Yusuf Kadir Han'ın oğulları ve diğer hanedan mensupları arasındaki çekişme ve savaşlar devam etti; nihayet 1042'de Karahanlılar, Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldılar.

Gazneli Mahmud'un ölümünden sonra Horasan'da Selçuklular güçlen­miş; 1037'de Tuğrul adına Nişâbur'da hutbe okunmuş (istiklâl) ve 23 Mayıs 1040'ta Selçuklular, Merv civarındaki Dandanakan'da Gazneli Mes'ud'u yenerek Horasan ve İran'a hâkim olmuştu. Sâmânoğullarının bıraktığı boş­luk Selçuklu Oğuzlarca doldurulmuştu. Çok kısa zamanda yükselen Selçuk­lular, 26 Ağustos 1071 Malazgirt zaferiyle dünyanın en büyük gücü hâline gelmişlerdi. Karahanlıların da Selçukluların önünde durması beklenemezdi. Cihan imparatoru Sultan Melikşah 1074'te Semerkant üzerine yürüdü; Batı Karahanlı hükümdarı Şemsülmülk barış istedi ve Selçuklu tâbiiyetini kabul etti. 1089'da Melikşah bir daha doğuya yürüdü; Buhara'yı, Semerkant'ı aldı; sonunda Doğu Karahanlılar da Selçuklular tâbi oldular.

12. yüzyılın ilk yarısında Türkistan bölgesi, doğudan yükselen Moğol a-sıllı Karahıtayların baskısına maruz kaldı. 1117'de Balasagun'a yaklaşan Karahıtaylar, Karahanlılarca püskürtülmüştü. Ancak 1130'larda gelen Karahıtayların önü alınamadı. Karahıtaylar 1137'de Hocent civarında Karahanlılan yendiler. Famat asıl büyük darbe 1141'de geldi. Selçuklularla Karahanlıların müttefik ordusu, Karahıtaylar karşısında, 9 Eylül 1141'de Katvan'da tam bir bozguna uğradı. Selçuklu sultanı Sançar, Tirmiz'e kaçtı; Karahanlı hükümdarı Mahmud Han topraklarını terk etti; böylece Doğu ve Batı Karahanlılar, Karahıtay tâbiiyetine girmiş oldu. 1212 yılında da Karahanlı hanedanı son buldu (Pritsak 1997, Grousset 1980; Barthold 1990; Genç 2002; Golden 2002).

TÜRK DİLİ TARİHİ 297

2. KARAHANLILAR VE TÜRK DİLİ

2.1. KARAHANLILARDAN KALAN ESERLER

Karahanlılardan bugüne ulaşan Türkçe dil ve edebiyat metinleri şunlardır: 1. Kutadgu Bilig (1069-1070), 2. Dîvânü Lügati't-Türk (1074), 3. İlk Kur'an tercümeleri, 4. Atebetü'l-Hakayık, 5. Hukuk belgeleri, 6. Ahmet Yesevî ile izleyicilerinin şiirleri.



2.1.1. KUTADGU BİLİG

Kutadgu Bilig, İslâmî Türk edebiyatının bilinen ilk büyük eseridir. 6645 beyitten oluşan manzum bir siyasetnamedir. 11. yüzyılda Türkçenin bilim dili olarak kullanıldığını gösteren en büyük tanıktır. Kutadgu Bilig'in kelime anlamı mutlu olma bilgisi, terim anlamı siyaset bilgisidir. "Siyaset bilgisi" anlamı, eserin ön sözünde de vurgulanmıştır: "(Kitaba) Çinliler edebü'1-mü-lûk adını verdiler. Mâçin hükümdarlarının bilgeleri âyi-nü'1-memleke dediler. Maşrıklılar zînetü'l-ümera diye ad koydular. İranlılar şahname-i Türkî adını vermişler; bazıları ise pendname-i mülûk demişler. Turanlılar Kutadgu Bilig diye söylemişler". "Hükümdarların terbiyesi", "memleketin aynası", "emirlerin (beylerin) zineti"... anlamlarına gelen bütün bu adlandırmalar bugünkü "siyaset bilimi" kavramını ifade etmektedir.

Kutadgu Bilig'in yazarı Yusuf Has Hâcib hakkında, eserin başında yer alan mensur ve manzum önsözlerde kısa bilgiler vardır. Buna göre Yusuf Balasagunludur. Manzum önsözde Kuz Ordu adıyla geçen ve Karahanlıların yazlık merkezi olan Balasagun, bugünkü Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'in 50 km doğusundaki Tokmak şehri civarındadır. Bölgede hâlâ Karahanlılardan kalma bir minare (Burana) ve kümbetler bulunmaktadır. Yusuf eserinin, "Kitâb atı yörügin yime avuçgahkın ayur" (Kitabın adını, anlamını ve yaşlılığını söyler) bölümünde Okır emdi altmış maŋar kel tiyü (çağırır şimdi altmış bana gel diye) dediğine göre kitabı yazdığı sırada 55-59 yaşlarında olmalıdır. Eser 1069/1070'te yazıldığına göre Yusuf'un 1010/1015 yılları arasında doğduğunu tahmin edebiliriz.

Yusuf'un kendisini, eserinin ana kahramanlarından Ay Toldı ile özdeşleştirdiğini düşünebiliriz. Eserde Ay Toldı başka bir şehirde kendini yetiştirdikten sonra devletin merkezine gider ve hükümdar Kün Togdı'nın hizmetine girer. Yusuf'un da aynı şekilde Balasagun'da yetiştiği ve Kâşgar'a giderek Tavgaç Uluğ Buğra Han'ın hizmetine girdiği ön sözde belirtilmiştir: "... bu kitābnı tasnµ f kılıglı Balasagun mevludlug perhµ z idisi er turur ammā bu kit3bnı Kaşgar ilinde tükel kılıp maşrık meliki Tavgaç Buğra Han üskiŋe

298 Ahmet B. ERCİLASUN

kigürmiş turur" (... bu kitabı yazan Balasagun doğumlu, takva sahibi bir kişidir; ancak bu kitabı Kaşgar ilinde tamamlayıp doğu [Karahanlı] hükümdarı Tavgaç Buğra Han katma sunmuştur.) Yusuf un nasıl bir aileden geldiğini, nasıl bir eğitim gördüğünü Ay Toldı'ya bakarak tahmin etmek mümkündür. Ay Toldı, yumuşak huylu, akıllı, bilgili, düşünceli bir genç idi. Doğru ve yumuşak sözlüydü. Görenin gözünü kamaştıracak derecede yakışıklıydı. Her türlü erdemi (bilgi ve hüneri) öğrenmişti. Birçok erdemiyle kendisini memleketinin önde gelenlerinden sayıyor; fakat bir işe yaramadığını düşünüyordu. Bundan dolayı hükümdar katına gidip faydalı olmayı ve ondan ihsan almayı istedi. Gurbette sıkıntı çekmemek için yanma altın, gümüş, eşya ve mal aldı. Atını hazırlayıp yola çıktı. Zaman zaman mola vererek hükümdar şehrine ulaştı. Başlangıçta sıkıntı çekti, yüzü sarardı ve bir imarette geceledi. Sonunda çeşitli insanlarla tanışarak kendine bir ev tuttu ve Küsemiş adlı biri aracılığıyla hükümdarla tanıştı.

Buna göre Yusuf un seçkin ve hatta zengin bir aileden geldiğini, iyi bir eğitim gördüğünü tahmin edebiliriz. Devrinin "erdemleri" olarak Arapçayı, Farsçayı, edebiyatlarına vâkıf olacak derecede öğrendiğini, dönemin belli başlı bilimlerinden haberdar olduğunu, yine o dönem insanları için aranan hünerlerden olan binicilik, döğüş sanatı, satranç gibi hünerlerde usta olduğunu düşünebiliriz. Hiç şüphesiz Balasagun'da Türkçeyi edebî dil olarak kullanan çevreler de vardı ve Yusuf Türkçede de usta idi. Yakışıklı bilgin ve şairin Kâşgar'da bir süre sıkıntı çektiği ve sonunda eserini, Doğu Karahanlı hükümdarı Tavgaç Uluğ Buğra Han'a sunduğu anlaşılıyor.

Manzum ön sözde Yusuf Has Hâcib'in özellikleri şöyle belirtilmiştir:

Baka kör kitābnı bu tirgen kişi Hünerlig er ermiş kişiler başı Bak da gör kitabı yazan kişi Hünerli er imiş, kişiler başı.

Bu türlüg fezâyil ukuşlar bile Arāste ol ermiş yonmış küle O, türlü erdemler, akıllar ile Bezenmiş imiş, yaşamış sevinçle

TÜRK DİLİ TARİHİ 299



Bütünlük me hurmet bu zuhdlıg üze Sakınuk biliglig arıglıg oza Güvenilir ve saygın zühdü ile, Muttaki, bilgili, temiz evvelâ.

Bu teāi turuglag kuz ordu ili Tüp aslı nesebdin yorımış tili Yaşadığı yer Kuz Ordu ili, Asil kök ve nesepten gelmiş dili.

50 yaşlarında Kâşgar'a gelip Kutadgu Bilig'i tamamlayan ve hükümdara sunan Yusuf, erdem ve gayretinin neticesini almış; saraya has hâcib (başmâbeyinci) olarak tayin edilmiştir. Yusuf Has Hâcib'in bundan sonraki ömrünü devlet hizmetinde geçirdiği; akıllı, bilgili, erdem ve takva sahibi bir kişi olarak çevresinden saygı ve itibar gördüğü anlaşılmaktadır. Nitekim mensur ön sözde Melik Buğra Han'ın onu ululayıp has hâciblik verdiği; "uluğ has hâcib" olarak Yusuf un adının cihanda yayıldığı belirtilmiştir.

Kutadgu Bilig'in bugüne ulaşmış bulunan üç nüshası vardır: Herat, Mısır, Fergana nüshaları. Herat nüshası Şahruh Dönemi'nde, 17 Haziran 1439'da Herat'ta istinsah edilmiştir. Temürlülerin siyaset, kültür ve bilim şehirleri olan Herat ile Semerkant, 15. yüzyılın ilk yarısında dünyanın en büyük merkezleri durumundaydı. Türkler üç asırdan beri Arap harflerini kullanıyorlardı; fakat bazı eserleri bir ata yadigârı olan Uygur alfabesiyle istinsah etmek de bir moda hâline gelmişti.

15. yüzyılın ilk yarısında Türkistan'da âdeta bir rönesans yaşanıyordu. Hatta bu moda Osmanlıların Edirne sarayına dek etkisini göstermiş ve 2. Murad'ın oğlu şehzade Mehmed'e (Fatih Sultan Mehmed) Uygur harflerini öğretecek hocalar tutulmuştu. Kutadgu Bilig'in Herat nüshası, işte bu modanın tesiriyle Uygur harfleriyle istinsah edilmiştir. 15. yüzyılın 2, yarısında dünyanın güç, bilim, kültür merkezi Doğu Türklüğünden Batı Türklüğüne geçtikten sonra İstanbul'da da bu moda bir süre devam etmiş, Fatih'in Ve 2. Bayezid'in saraylarında Uygur harfleriyle meşgul olan yazıcılar

300 Ahmet B. ERCİLASUN

bulunmuştur. Bunlardan biri olan Şeyhzade Abdürrezzak Bahşı, Kutadgu Bilig'in Herat nüshasını Tokat üzerinden İstanbul'a getirtmiştir. Muhtemelen 16. yüzyılın ortalarından sonra İstanbul'da Uygur harflerini bilen kimse kalmamış ve bu eser bir tarafta unutulmuştur. Osmanlı tarihçisi Hammer 18. asrın son yıllarında bu eseri bulup Viyana'ya götürmüş ve bazı sayfaların kopyasını Paris'te bulunan Amédée Jaubert'e göndermiştir. Jaubert'in 1825'te Journal Asiatique'te yazdığı bir makale ile Kutadgu Bilig, bilim dünyası tarafından tanınmıştır. Bu nüsha hâlen Viyana'da Avusturya Devlet Kütüphanesi'ndedir.

Mısır nüshası, 1374'ten önceki bir tarihte İzzeddin Aydemir adına Arap harfleriyle istinsah edilmiştir. Çengiz'in torunu Batu Han'ın 1236-1241 arasındaki büyük Deşt-i Kıpçak ve Avrupa seferinde Mısır'a kaçan Kıpçak asker ve kumandanları, 1250'de Mısır'da Kıpçak Türk (Memlûk=Kölemen) devletini kurmuşlardı. Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı Osmanlı topraklarına kattığı 1518 yılma dek süren bu Türk devletinde yöneticilerin ve kumandanların çoğu Türk, fakat ahali büyük çoğunlukla Arap olduğundan halka Türkçeyi öğretmek üzere birçok sözlük ve gramer yazılmıştı. Yönetici ve kumandanlara Türkçe eserler de sunuluyordu. Kutadgu Bilig'in Mısır nüshası da Kıpçak Türk kumandanlarından Aydemir adına istinsah edilmiş bir kitaptı. Eserin yüzyıllarca Kahire'de kaldığı anlaşılıyor. Hidiv Kütüphanesi müdürü Moritz 1896'da kütüphaneyi düzenlerken bu nüshayı bodrum katında, yaprakları karışmış vaziyette bulmuştur. Nüsha hâlen Kahire'de, Mısır Devlet Kütüphanesindedir.

Fergana nüshası 14. yüzyılın ilk yarısında Harezm muhitinde Arap harfleriyle istinsah edilmiş olmalıdır. Bu dönemde Batı Türkistan, Çağatay Hanlığı yönetimindeydi ve Kâşgar Türk kültür merkezi Harezm'e kaymış bulunuyordu. Eser Batı Türkistan'da uzun asırlar boyunca özel kütüphanelerde kaldıktan sonra, Katanov'un asistanı Ahmet Zeki Velidi (Togan) tarafından 1913 yılında Fergana'da bulunmuş ve küçük bir yazıyla tanıtılmıştır. Fakat Birinci Dünya Harbi, Bolşevik ihtilâli ve Türkistan istiklâl mücadeleleri sırasında tekrar kayıplara karışan nüsha 1925 yılında, Özbek bilgini Fıtrat tarafından yeniden bulunmuştur. Nüsha bugün Taşkent'te bulunmaktadır. Görüldüğü üzere en eski nüsha olan Fergana nüshası dahi eserin yazılışından en az 200-250 yıl sonra istinsah edilmiştir. Mısır nüshası aşağı yukarı 300 yıl, Herat nüshası 370 yıl sonradır. Buna rağmen nüshalarda Karahanlı devri dil özellikleri önemli ölçüde korunmuştur.

Kutadgu Bilig, beyitler hâlinde yazılmış, mesnevi tarzında (her beyit kendi içinde) kafıyelenmiş çok büyük bir eserdir. Ancak eserin sonundaki üç bölüm gazel tarzında kafiyelenmiştir. Ayrıca eserin içine serpiştirilmiş 173

TÜRK DİLİ TARİHİ 301

dörtlük vardır ki bunlar mani tarzında kafıyelenmiştir. Kutadgu Bilig, Şark edebiyatının klâsik nazım birimlerinden mesnevi tarzında ve aruz vezniyle yazıldığı hâlde, beyit sonlarında tam ve zengin kafiyeden çok yarım kafiye kullanılmıştır. Redif ise çok azdır. Buna karşılık Eski Uygur şiirindeki mısra başı kafiyesi yer yer Kutadgu Bilig'de de görülür. Eser, Şehname vezni olan feûlün feûlün feûlün feûl kalıbıyla yazılmıştır. Sadece sondaki eklemelerden ilk ikisinde 4 feûlün kalıbı kullanılmıştır.

Kutadgu Bilig'in vezni, uzun süre araştırıcıları uğraştırmıştır. Bunun sebeplerinden biri eserde sık görülen aruz hataları (özellikle imale) ise önemli sebeplerden biri de kulağa devamlı olarak çarpan 6 + 5'lik hece ahengidir. Yarım kafiyeleriyle, hece ritmiyle ve zaman zaman görülen mani tarzındaki kafiye şemasıyla Kutadgu Bilig Türk halk şiiri ahengini de taşımaktadır. Eserdeki aruz hatalarını da abartmamak gerekir. Bir kere Kutadgu Bilig san'at amacıyla değil didaktik amaçla yazılmıştır. İkinci olarak bugün bize imale gibi görünen pek çok uzunluğun, o devirde Kâşgarlı Mahmud'un deyişiyle fasîh söyleyişe uygun olabileceği, yani aslî uzunluk olabileceği gözden uzak tutulmamalıdır.

Kutadgu Bilig,



Bayat atı birle sözüg başladım Törütgen, igidgen, keçürgen idim Tanrı adı ile söze başladım; Yaratan, besleyen, bağışlayan rabbim.

beytiyle başlamaktadır. Kutb'un Hüsrev ü Şirin'i, Süleyman Çelebi'nin Mevlid'i (Allah adın zikr idelüm evvelâ) gibi birçok mesnevi, aşağı yukarı aynı kalıp sözle başlar. Kutadgu Bilig'in 33 beyitlik bu ilk bölümü "Tanrı Azze ve Celle Övgüsünü söyler." Yani bütün klâsik şark eserleri gibi Tanrı'ya hamd bölümüdür. 34. beyitle "Yalavaç (peygamber) Aleyhisselâm Övgüsü" başlar. 49. beyitle 62. beyit arası "Dört Sahabenin Övgüsü"dür. 63. beyitle başlayan ve 124. beyte dek süren bölümün başlığı "Yaruk (parlak) Yaz (bahar) Faslın, Uluğ Buğra Han Ögdisin (övgüsünü) Ayur (söyler)" şeklindedir. Bu bölümün ilk 20 beyti san'atkârca tasvirlerin yer aldığı bir bahariyedir.



Togardın ese keldi öŋdün yili Ajun itgüke açtı uştmah yolı Doğudan ese geldi bahar yeli, Dünya süslemeye açtı Cennet yolu.

302 Ahmet B. ERCİLASUN

beytiyle başlayan bahariye,

Yagız yir yaşıl torku yüzke badı Hıtay arkışı yadtı tavgaç edi Kara toprak, yeşil ipek büründü; Hıtay kervanı, Çin kumaşı sundu.

Yazı tag kır oprı töşendi yadıp İtindi kolı kaşı kök al kedip Ova, dağ, kır, vadi döşendi yayıp, Süslendi vadi, yamaç, al yeşil giyip.

gibi teşhis (kişileştirme) sanatının uygulandığı tasvirlerle devam eder. Şu beyitle kuşların ötüşü, kızların sevgililerini çağırışına benzetilir:



Ular kuş ünin tüzdi, ünder işin Silig kız okır teg köŋül birmişin Keklik sesini düzdü, ünler eşini, Sanki güzel kız çağırır gönüldeşini.

Aşağıdaki beyitte görüntü tasviriyle birlikte tekrarlanan k sesiyle, manzarayla ilgili sesler de kulağımıza doluşur:



Ünin ötti keklik killer katgura Kızıl agzı kan teg kaşı kapkara Öttü keklik, güler katıla katıla, Kızıl ağzı kan gibi, kaş kapkara.

Bahariyenin sonunda çok usta bir geçişle hükümdar övgüsü başlar: Dağ keçileriyle karacalar çiçekler üzerinde oynaşmakta, yaban sığırlarıyla geyikler kâh ağnanmakta, kâh zıplayıp koşuşmaktadır. Bu sırada gök kaşını çatıp gözünden yaşlar saçmağa başlar; yağmura sevinen çiçekler yüzlerini yayıp gülerler. O zaman dünya kendi kendine şöyle bir bakar, gururlanır,

TÜRK DİLİ TARİHİ 303

sevinir; bezeklerine bakarak bana döner ve sözünü açar. "Bak, bu hakanın yüzünü görmedin mi? " der; "uyuyor idiysen kalk ve şimdi gözünü aç; işitmedinse, benden bu sözü işit. Binlerce yıldır dul idim, benzim solmuştu. Dul elbisesini attım ve beyaz kakım (kürk) giydim. Bezendim; ulu hakan kocam oldu. Dileğim buydu, şimdi canım feda olsun." O anda bulut gürledi, nöbet davulu vurdu; şimşek çaktı ve hakan tuğunu çekti. Biri (şimşek) kından çıktı, uzanıp ülkeler alır; biri (gök gürlemesi), şan ve şöhreti âleme yayar.



Ajun tuttı Tavgaç Ulug Bugra Han Han Kutadsu atı birsü iki cihan Cihan tuttu Tavgaç Uluğ Buğra Han; Kutlu olsun adı, verilsin iki cihan.

Böylece ustaca bir manevrayla bahar tasvirinden hükümdara geçiveren Yusuf Has Hâcib 123. beyte dek devrin hükümdarını över ve ona dua eder. 124-147. beyitler, yedi yıldız ile on iki burç hakkındadır. 148-161. beyitlerde insanoğlunun itibarının bilgi ve akılla olabileceği anlatılır. 162-191. beyitler dilin fayda ve zararları üzerinedir. 192. beyitten 230. beyte dek "Kitab İdisi (sahibi = Yusuf) Öz Özrin" söyler.

Yusuf Has Hâcib burada doğrudan doğruya okuyucuya hitap etmekte ve ondan ricada bulunmaktadır. Ona göre dünyada bilgisiz ve anlayışsız kişi çoktur ve bunlar sayısı az olan akıllı insanlara düşmandır; onları kıskanırlar. "Ben cahilin dilini bilmem" diyor Yusuf, "sözlerimi bilgili insanlara söylüyorum", yani bu kitabı bilgili olanlara yazıyorum." "Bilgisiz ile hiç sözüm yok benim; ey bilge kişi ben senin hizmetkârınım. Sana dönüyor ve özrümü bildiriyorum: Söz söyleyen her zaman yanılabilir; anlayışlı insan onu işitince onarıp düzeltir. Söz, deve burnu gibi halkalıdır; nereye çekilirse oraya gider."

Yusuf Has Hâcib böylece okuyucudan özür dileyerek daha baştan onlardan anlayış beklediğini ifade ettikten sonra 230-286. beyitler arasında "iyilik kılmak", 287-349. beyitler arasında "bilgi ve akıl" konularını işler. 350. beyitle başlayan bölüm kitabın adını, mahiyetini anlatır ve şairin yaşlılığına döner. Yusuf gençlik günlerini anar, kitabı bitirmek için Tanrı'dan kendisine güç vermesini ve günahlarının bağışlanmasını diler. Kitabın adını, okuyana kut (baht) versin ve elini tutsun diye "Kutadgu Bilig" koydum, der. Sonra kitabın kahramanlarını ve temsil ettikleri kavramları sayar. Buna göre

eserdeki kahramanlar ve temsil ettikleri kavramlar şunlardır.

304 Ahmet B. ERCİLASUN



  1. Kün Togdı: köni törü (doğru kanun = adalet)

  2. Ay Toldı: kut (baht)

  3. Ögdülmiş: ukuş (anlayış, idrak, akıl)

  4. Odgurmış: akıbet.

Şairin yaşlılığını anlattığı kısım, edebiyatımızın ilk yaşnamesi (yaş şiiri) gibidir.

Kimiŋ kırkta keçse tiriglik yılı Esenleşti erke yigitlik tili Kimin kırkı geçse ömrünün yılı, Veda eder ona gençliğin dili.

Tegürdi maŋa elgin elig yaşım Kugu kıldı kuzgun tüsi teg başım Değirdi bana elini elli yaş; Kuzgun tüyüydü, kuğuya döndü baş.

Ohr emdi altmış maŋar kel tiyü Busug bolmasa bardım emdi naru Çağırır şimdi altmış bana gel diye, Ecel pususu yoksa, vardım oraya.

Kimiŋ yaşı altmış tüketse sakış Tatıg bardı andın yayı boldı kış Kimin yaşında tükenirse altmış, Tadı gider onun, yazı olur kış.

"Söz Başı-Kün Togdı İlig Üze" (Kün Toğdı Han Hakkında) başlığı ile 398. beyitten itibaren asıl konuya girilir. 6520. beyitte sona eren asıl bölümün şekli, muhtevası ve işlenişi şöyle anlatılabilir. Adaleti temsil eden Kün Togdı, hükümdar; bahtı temsil eden Ay Toldı vezirdir. Aklın temsilcisi

TÜRK DİLİ TARİHİ 305

Ögdülmiş vezirin oğlu, akıbetin temsilcisi Odgurmış ise Ögdülmiş'in arkadaşıdır. Konu, Kün Togdı'nın tasviri ile başlar. Kün Togdı, adı ve kutu belli, cihanda ün tutmuş bir hükümdar idi. İşi doğru, hâl ve hareketleri düzgün idi. Dili doğru ve güvenilir, gözü gönlü baydı. Bilgili, anlayışlı ve uyanık bir beydi. Kötü için ateş, düşman için kahredici idi. Kahraman ve yiğitti. Bu vasıfları onu günden güne yüceltmişti. Kün Togdı, bir gün yalnız başına otururken bunalır; beylik işinin büyük iş olduğunu düşünür ve işleri yürütecek, içini dışını anlayacak, akıllı, bilgili, işbilir, hâl ve hareketleri düzgün, dili ve gönlü doğru, sadık bir yardımcısı olmasını ister. Öte yanda Ay Toldı adlı zeki bir kişi vardı. Akıllı, anlayışlı, bilgili, hareketleri sakin, yüzü güzel, sözü yumuşaktı; her türlü erdemi öğrenmişti. "Ben burada niçin kuru kuruya yürüyorum; hükümdara gidip hizmet edeyim" diyerek hazırlık gördü ve atına binip yollara düştü. Hükümdar şehrine geldiği zaman konaklayacak bir yer bulamayıp bir imarette geceledi. Bir süre gariplik çekti. Sonra bazı kişilerle tanışarak bir oda tuttu. Nihayet Küsemiş. adlı bir kişi onu hâcibe götürdü; hâcib de Kün Togdı'ya takdim etti.

581. beyitte Ay Toldı, hükümdarla tanışır. 581-1157. beyitler, hükümdar Kün Togdı ile onun hizmetine girmiş bulunan Ay Toldı'nın karşılıklı konuşmalarıyla geçer. Bölümün sonunda Ay Toldı ölümcül bir hastalığa yakalanır.

1158-1314. beyitler Ay Toldı ile oğlu Ögdülmiş'in konuşmaları, daha çok Ay Toldı'nın öğütleridir.

1342-1495. beyitler Ay Toldı'nın hükümdara yazılı vasiyetidir; vasiyetin sonunda oğlu Ogdülmiş'i ona emanet eder. Yazısını bitirince kâğıdı dürüp bağlar, elini uzatıp oğluna verir, hükümdara götürmesini ister (1496-1498). Oğluna son sözlerini söyleyerek onu kucaklar (1499-1510).

Közin kökke tikti kötürdi elig Şehādet bile kesti teprer tilig Gözünü göğe dikti, kaldırdı elini, Kelime-i şehadetle kesti dilini.

Yaruk can üzüldi tünerdi küni Bayat atı birle kesildi tını Parlak can koptu, gece oldu gündüzü, Tanrı adı ile kesildi nefesi.

306 Ahmet B. ERCİLASUN



Edizlik tiledi süzük can turug Uçup bardı can kaldı kalbüd kurug Yücelik diledi süzgün can duru, Uçup gitti can, kaldı beden kuru.

Bolup togmaduk teg yitip bardı can Ajunda atı kaldı belgü nişan. Olup doğmamış gibi yitip gitti can, Cihanda adı kaldı belge, nişan.

Ay Toldı'nın ölümünden sonra hükümdar Ögdülmiş'in sorumluluğunu üzerine alır. Ögdülmiş yetişkin olunca hükümdarın hizmetine girer.

1581-3186. beyitler Kün Togdı ile Ögdülmiş arasındaki konuşmalarla geçer. Sonunda hükümdar Ögdülmiş'ten kendisi gibi bir kişi daha bulmasını ister. O da hükümdara inzivada yaşayan Odgurmış'ı tavsiye eder. 3187. beyitten itibaren hükümdar Odgurmış'a bir mektup yazar ve Ögdülmiş vasıtasıyla gönderir.

3302-3712. beyitler Ögdülmiş ile Odgurmış'm karşılıklı konuşmalarıdır. 3713. beyitten başlayarak bu defa Odgurmış, hükümdara mektup yazar ve Ögdülmiş'le gönderir. Hükümdar'la Ögdülmiş arasındaki konuşmalardan (3842-3895) sonra hükümdar Odgurmış'a ikinci bir mektup yazar (3896-3940). Mektubu yine Ögdülmiş götürür. 3960-4030. beyitler arasında Odgurmış ile Ögdülmiş konuşurlar; sonunda Odgurmış beylere nasıl hizmet edileceğini sorar. 4031. beyitten itibaren Ögdülmiş, beylere nasıl hizmet edileceğini; saray mensuplarına, avama; bilgin, doktor, şair vb. çeşitli meslek mensuplarına nasıl davranılacağını, aile efradıyla ilişkilerin nasıl olacağını, yemek adabını Odgurmış'a anlatır. Buna karşılık Odgurmış da 4680. beyitten başlayarak Tanrı'ya kulluk etmeyi anlatır ve hükümdardan kendisini bağışlamasını diler (4871). Ögdülmiş tekrar dönerek durumu hükümdara anlatır. Hükümdar onu dinledikten sonra üçüncü defa Ögdülmiş'i Odgurmış'a gönderir; sonunda Odgurmış razı olarak hükümdarın davetine icabet eder (4934-5030).

Hükümdar Kün Togdı ile Odgurmış'm konuşmaları 5031-5438. beyitler arasında yer alır; konuşma bittikten sonra Odgurmış tekrar dağdaki inzivasına döner. 5455-5667. beyitler arasında yine Kün Togdı ile Ögdülmiş'in konuşmaları vardır. Sonunda Ögdülmiş geçmiş günlerine acıyıp

TÜRK DİLİ TARİHİ 307

tövbe etmek diler ve Odgurmış'a gitmek üzere hükümdardan izin ister. 5685-5821. beyitlerde Ögdülmiş ile Odgurmış karşılıklı konuşur. 5831-5937. beyitler arasında tekrar Ögdülmiş ile hükümdarın karşılıklı konuşmaları vardır. 5953-6195. beyitler arasında Odgurmış'm hastalanıp Ögdülmiş'i çağırtması ve ikisinin konuşmalarıyla geçer. Ögdülmiş vedalaşıp tekrar hükümdara gelir; hükümdarla karşılıklı konuşmaları 6227-6282. beyitler arasında yer alır. Ögdülmiş tekrar Odgurmış'ı görmeye gider; fakat artık Odgurmış ölmüştür. Ögdülmiş yas tutar, hükümdar baş sağlığı diler ve tekrar hükümdarla Ögdülmiş'in konuşmaları görülür (6299-6419). Ögdülmiş hükümdarın uzun yaşamasını, sevenlerinin çok olmasını, yerinin genişlemesini dileyerek sözünü bitirir. "Yer öpüp çıkar, atına binerek evine gider. Evine girip yemeğini yer ve yatıp dinlenir. Ertesi gün tekrar kalkıp işinin başına gider; konuşur, öğüt verir, iş görür. Gönül ve dilini daima düz tutarak İş yapar; bütün eğriler düzgün hâle gelir. Cihan düzene sokulur; hayır dua artar; günleri iyi dualar içinde mutlulukla geçer" (6420-6424).

Sonunda olar bardı kaldı edgü atı Yitip bargu ermez atı hürmeti. Onlar gitti, geride kaldı iyi adları; Yitip gitmeyecek ad ve hürmetleri.

Hükümdarla Ögdülmiş böylece yaşayıp gitmişler; eğri işleri düzeltip dünyayı düzene koymuşlar, halkın duası ile mutlu bir ömür sürmüşler, sonra da gitmişler; iyi adları insanlığa yadigâr kalmış, edasıyla sona eren hikâyeden sonra sözü Yusuf Has Hâcib alır; 6426-6520. beyitler arasında düşüncelerini söyler: Bu dünya kimseye kalmamıştır; saraylar, bağlar, bahçeler yok olup gitmiştir; zalimler, kan dökücüler toprak altına girmiştir; mal mülk yığanlar iki arşın bezle gömülmüştür. Onun için sabırlı olup şükretmek en iyisidir.

Yusuf daha sonra zamaneden şikâyet eder, her şeyin bozulduğundan yakınır. Sonunda 462 (1069-1070) yılında kitabı bitirdiğini söyler; okuyucudan kendisine dua etmesini diler; günahlarını bağışlaması için Tanrıya yalvarır ve kitabı bitirir.

6521-6645. beyitler arasında gazel tarzında kafiyelenmiş üç ek vardır. Birincisi gençlik dönemine acıma ve yaşlılık; ikincisi zamanenin bozukluğu, dostların cefası hakkındadır. Üçüncü ilâvede, Yusuf Has Hâcib kendi kendine öğüt verir.



308

Ahmet B. ERCİLASUN



Görüldüğü gibi Kutadgu Bilig'in temel yapısı manzum hikâye şeklindedir: Dünyaya hükmeden, fakat yalnızlıktan sıkılan ve akıllı, işbilir bir yardımcı arayan bir hükümdar (Kün Togdı); buna karşılık kendisini çok iyi yetiştirmiş, akıllı, erdemli Ay Toldı. Bulunduğu yerde bir işe yaramadığını düşünen Ay Toldı, başkente giderek hükümdarın hizmetine girer; ona kut, adalet, dil hakkında düşüncelerini uzun uzun anlatır. Ölümcül bir hastalığa yakalanınca hükümdara bir mektup yazarak oğlu Ögdülmiş'i ona emanet eder. Ay Toldı'nın ölümünden sonra Kün Togdı, Ögdülmiş'i oğlu yerine koyup yetişmesini sağlar, daha sonra hizmetine alır. Hizmeti sırasında Ögdülmiş Kün Togdı'ya, hükümdarlık, vezirlik, kumandanlık, has hâciblik, elçilik vb. konularda düşüncelerini uzun uzun anlatır. Sonunda hükümdar Ögdülmiş'ten kendisi gibi bir kişi daha bulmasını ister; o da inzivada yaşayan Odgurmış'ı tavsiye eder. Hükümdar mektupla ve Ögdülmiş aracılığıyla birkaç kez Odgurmış'ı çağırmasına rağmen Odgurmış inzivasından ayrılıp dünya işlerine karışmak istemez. Sonunda razı olup gelir ve hükümdarla uzun uzun konuşarak tekrar inzivasına çekilir. Ögdülmiş ile hükümdarın konuşmaları devam eder, bu arada Odgurmış ölür; onun yasını tutarlar. Hikâye, Ögdülmiş'in işini yapmaya devam ettiğini, mutlu bir ömür sürdüğünü, dünyanın düzene girdiğini anlatan beyitlerle sona erer. Hikâyenin asıl sonu böyledir; ancak son beyitte "onlar gitti, geride iyi adları kaldı." denilerek nihayet Ögdülmiş'le Kün Togdı'nın da öldükleri belirtilir.

Eserde alt yapıyı teşkil eden bu manzum hikâye, kitabın büyük kısmını içine alan karşılıklı konuşmalar dolayısıyla tiyatro görünümü kazanır. Gerçekten de olaylarla ilgili geçişler birkaç cümleyle seyirciye anlatılırsa eserin geri kalan bölümü bir tiyatro şeklinde sahneye konulabilecek özelliktedir. Bu bakımdan Kutadgu Bilig'e, Türk Edebiyatı'nın ilk tiyatro eseri denilebilir. Kutadgu Bilig'den önce yazıldığı kabul edilen Burkancı (Budist) Uygurlara ait Maytrısimit de tiyatro görünümünde olmakla beraber, Maytrısimit'in Toharcadan tercüme edildiği göz önünde bulundurularak Kutadgu Bilig'in ilk tiyatro eseri sayılması doğru olur. Eserin kahramanları, adalet, kut (baht) gibi kavramları temsil ettiğine göre Kutadgu Bilig'in temsilî (allegorik) bir eser olduğunu da söyleyebiliriz. Bütün yapı özelliklerini dikkate alarak Kutadgu Bilig'i "alt yapısı hikâye, üst yapısı tiyatro tarzında kurulmuş allegorik, manzum bir mesnevi" şeklinde tanımlamak mümkündür. Eserin ilmî neşir ve tercümesini yapan Reşit Rahmeti Arat'ın bu konudaki hükmü şöyledir: "Eser, şâirin intihap etmiş olduğu yarı hikâye ve yarı temsil tarzında, arada hareketi hazırlayıcı ve izah edici monologlar ve canlı tabiat tasvirleriyle süslenmiş olan sahneleri ile, bütün olarak, öyle mükemmel bir üslûp ve mimari içine yerleştirilmiştir ki,



TÜRK DİLİ TARİHİ 309

bu malzemeye başka ne gibi şekil verilebileceğini düşünmek bile güçtür." (Arat 1947: XXVI).

Kutadgu Bilig'in ana temi "ideal insan"dır. Arat'a göre eser "... insana her iki dünyada, tam mânası ile, kutlu olmak için lâzım olan yolu göstermek maksadı ile, kaleme alınmış bir eserdir. Birbiri ile çok sıkı bağlı olan ferd, cemiyet ve devlet hayatının ideal bir şekilde tanzimi için lâzım olan zihniyet, bilgi ve faziletlerin ne olduğu ve bunların ne şekilde elde edileceği ve nasıl kullanılacağı üzerinde" durur (Arat 1947: XXV).

Yusuf Has Hâcib'in ideal insanı, "bütün kötü vasıflardan arınmış ve iyi huylarla bezenmiş bir insandır. Allah'a sıkı sıkıya bağlı, takva sahibi bir mü'mindir. Zamanının bütün ilim ve hünerlerini öğrenmiş bir âlim ve hakimdir. Bütün alfabeleri ve dilleri bildiği gibi şiir, belâgat, hesap, hendese, tıp, he'yet vb. ilimlere vâkıf; okçuluk, avcılık, satranç vb. hünerlere sahiptir. Adaletten ve doğruluktan şaşmaz; ağır başlı ve alçak gönüllüdür. Hırsızlık yapmaz, yalan söylemez, içki içmez, dedikodu etmez. Son derece cömert ve iyilikseverdir. Etrafındaki insanlara merhametli ve insaflı davranır. Âdet ve an'anelere, görgü kurallarına uygun hareket eder." (Ercilasun 1985: 132-133).

"İdeal insan" ana temi eserde monoton bir tasvirle verilmez. Eserin tiyatro yapısına uygun olarak karşılıklı konuşmalar içinde verilir. Kahramanların çeşitli konular hakkındaki karşılıklı soru ve cevapları, sonuç olarak "ideal insan" tipini ortaya koyar. Kün Togdı-Ay Toldı, Kün Togdı-Ögdülmiş, Ögdülmiş-Odgurmış, Kün Togdı-Odgurmış arasındaki soru ve cevaplarla işlenen konular şunlardır: Kün Togdı-Ay Toldı: Kut (baht), adalet, dil. Ögdülmiş-Kün Togdı: Ukuş (akıl, anlayış); hükümdar, vezir, kumandan, has hâcib (başmabeyinci), kapıcılar başı, elçi, devlet sekreteri, hazinedar, saray aşçı başısı, hayvan yetiştiricilerinin hangi niteliklere sahip olması gerektiği; devlet görevinde çalışanların hükümdar üzerindeki hakları, ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiği. Odgurmış-Ögdülmiş: Dünyanın ayıpları; dünyayı ve ahireti kazanmak; beylere hizmet etmenin kuralları; saraydaki görevliler, halk, peygamber soyundan gelenler, bilginler, doktorlar, efsuncular, rüya tabircileri, müneccimler, şairler, çiftçiler, esnaf ve tüccarlar, hayvancılar, zanaatkârlar, yoksullar ile ilişkilerin nasıl olması gerektiği; evlenilecek hanımdaki nitelikler; çocuk eğitimi; evde çalışanlara nasıl davranılması gerektiği; yemek ve yemeğe çağırma adabı; öbür dünyaya hazırlık; iyiliğe iyilikle, insanlığa insanlıkla mukabele etme. Kün Togdı-Odgurmış: Selâmlaşma, beyin sözünde durması, iyilik, dış görünüşe aldanmamak, Odgurmış'ın hükümdara çeşitli öğütleri.

310 Ahmet B. ERCİLASUN

Kutadgu Bilig'in şekil ve muhtevasını daha somut olarak göstermek için karşılıklı konuşmalardan birkaç örnek vermek uygun olacaktır. Ay Toldı su'āli iligke (Hükümdara Ay Toldı'nın sorusu):

Bu Ay Toldı aydı eşittim munı Takı bir sözüm bar oyu bir anı Bu Ay Toldı dedi, işittim bunu, Daha bir sözüm var, cevapla onu.

Bu edgü kayu ol neteg ol özi Negü teg bolur edgü kılkı tözi Bu iyilik nedir, nasıldır özü; Neye benzer iyiliğin mahiyeti?

İlig cevâbı Ay Toldıka Hükümdarın Ay Toldı'ya cevabı:

İlig aydı edgü bu kılkı yaŋı Tusulur bolur halkka asgı öŋi Hakan dedi, şudur özellikleri: Faydalıdır; halka vardır yararı.

Tözü halkka barça kılur edgülük Yana minnet urmaz kişike külük Bütün halka hep kılar iyilik; Fakat minneti kişiye vurmaz yük.

Öz asgın tilemez kişike asıg

Birür ol asıgdın bu kolmaz yanıg

Menfaat dilemez, insana fayda

Verir; o faydadan karşılık beklemez. (854-858).

TÜRK DİLİ TARİHİ 311

Görüldüğü gibi yöneticilerin ve devlet görevlilerinin sahip olması gereken nitelikler yanında, halkın görevleri, çeşitli meslek mensuplarıyla ilişkiler de ayrıntılı bir şekilde Kutadgu Bilig'de anlatılmıştır. Böylece eser siyaset bilimi, sosyoloji, halkla ilişkiler gibi modern sosyal bilimlerin konularını işlemek suretiyle ideal insan tipini ortaya koymuştur. Eserin muhtevası ve bu muhtevayı ortaya koymak için tercih edilen biçim (form), şairin üslûbunu da belirlemiştir. Buna göre olayların anlatıldığı bölümlerde tahkiye, karşılıklı konuşmaların yer aldığı bölümlerde mükâleme (diyalog) ve hikmet (öğüt) üslûbu kullanılmıştır. Yusuf Has Hâcib'in araya girdiği bölümlerde de hikmet üslûbu hâkimdir. Bu üç ana üslûbun dışında yer yer tasvir üslûbuna da başvurulmuştur.

Ay Toldı'nın hükümdar hizmetine girmek için başkente gidişini anlatan şu bölüm tahkiye üslûbunun tipik bir örneğidir:



Evindin turup çıktı keldi beni Bir ança yorıyu bir ança turu Evinden kalkıp çıktı, düştü yola; Bazen yürüdü, bazen verdi mola.

Kelip tegdi ilig turur orduka Ögi köŋli kolmış tilek arzuka Gelip ulaştı hânın durduğu şehre, Cân-ı gönülden dilediği yere.

Kirip kend içinde tiledi tüşün Tüşiin bulmadı kör tarudı ajun Girip kentte aradı inecek yer, Yer bulamayınca dünya geldi dar.

Muŋadtı muyanlıkta tüşti barıp Kiçe yattı anda tünedi serip Bunaldı, imarete indi gidip, Yatıp orda geceledi sabredip. (486-489)

312 Ahmet B. ERCİLASUN

Hükümdarla Ögdülmiş'in konuştuğu şu parçada ise mükâleme üslûbunun tipik bir örneğini görürüz:



İlig bir kün ündedi ögdülmişig

Ayur aytayın söz sen ay bilmişig

Bir gün çağırdı Ögdülmiş'i hakan.

Dedi ben sorayım, sen söyle ne biliyorsan.

Etöz yitti endâmka baksa kör er Tatıg buldı barça öz ülgin tirer Vücut yetince endama, baksa er, Tat bulur ve kendi payını derer.

Köŋül tatgı ne ol bu köz tatgı ne Bu iki tatıgdın özüm ülgi ne Gönül tadı nedir, göz tadı nedir? Bu iki tattan özümün payı nedir?

Yanut birdi Ögdülmiş aydı tatıg Köŋül arzu kolsa bekürtse katıg Yanıt verdi Ögdülmiş, dedi tat gelir, Arzusunu sağlam tutarsa gönül.

Sevitmiş yüzin körse közke tatıg Köŋül arzusın bulsa özke tatıg Sevgili yüzü görülse göze tat, Gönül arzusunu bulsa öze tat.

Yana aydı ilig ay Ögdülmiş ay Seviglig nişanı negü ermiş ay Yine sordu han: Ey Ögdülmiş söyle! Sevgili nişanı ne imiş, söyle!

TÜRK DİLİ TARİHİ 313



Sever men tiyü barça da'vµ kılur Bu da'vµ ka ma'nµ negü teg bolur Severim diye herkes iddia eder; Bu iddiaya delil nedir, deyiver.

Yanut birdi Ögdülmiş aydı bolur Sevüg yüzke baksa severin bilür Yanıt verdi Ögdülmiş, dedi olur; Seven yüze baksa sevdiğini bilir.

Kamug neŋke örtüg bolur baksa köz Köŋülke yok örtüg munı bilgü öz Her şeyde örtü olur göz için, Yalnız gönüle örtü yok, bilinsin.

Sever sevmezin öz bileyin tise

Köŋülke baka körgü bilgey basa

Sevip sevmediğini bileyim desen

Gönüle bakar, sonra bilirsin sen. (1889-1898).

Odgurmış'ın Ögdülmiş'e öğüt verdiği şu beyitlerde hikmet üslûbunu buluruz:



Köni bol yitürme könilik yolın Bu yol iltge arzu tilekke bilin Doğru ol, yitirme doğruluk yolunu; Bu yol iletir arzu dileğe, bil bunu!

Bagırsak bolun barça tınlıg üze Tapug kıl bayatka köŋül til tüze Şefkatli ol ey kardeş, her canlıya; Hizmet kıl gönülle, dille Tanrı'ya.

314 Ahmet B. ERCİLASUN



Sakınç kısga tutgıl tapug kıl uzun İverde amul bol buşarda tüzün Derdi kısa tut, hizmeti uzun kıl; İvme, sakin ol, öfkelenme, ol asil!

Ölümüg unıtma itigin kılın



Özüŋni unıtma tüp aslıŋ bilin

Ölümü unutma, hazırlığını kıl;

Özünü unutma, kök aslını bil! (6088-6091)

Yusuf Has Hâcib, san'atkârlık kudretini, tasvire başvurduğu yerlerde gösterir. Kitabın başlarında yer alan tasvir üslûbunun hâkim olduğu "bahariye" bölümü "Türk pastoral şiiri"nin en güzel örnekleri arasında yer almaya lâyıktır. Bahar yelinin esmesiyle beyaz karlar erimiş, dünya cennet gibi güzelleşmeye başlamıştır. Kurumuş ağaçlar yemyeşil donanmış; sarı, pembe, mor, kırmızı çiçeklerle bezenmiştir. Sanki Çin'den gelen kervanlar yeşil ipekten kumaşlarla kara toprağı örtmüşlerdir. Ovalar, kırlar, vadiler, dağlar ve yamaçlar al yeşil elbiselerini giymiş gibidirler. Bin bir çeşit çiçek âdeta gülümseyen yüzler gibi açılmıştır. Sabâ yeli onların kokusunu her tarafa yaymış, yeryüzü misküamber kokusuyla dolmuştur." (Ercilasun 1985-135).


1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   ...   33


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə