Sayın Misafirlerimiz, Değerli Öğrencilerim




Yüklə 63.75 Kb.
tarix23.02.2016
ölçüsü63.75 Kb.
Sayın Misafirlerimiz, Değerli Öğrencilerim,
Bugün, huzurunuzda Aziz Atatürk’ümüzün bilim hayatımıza yaptığı katkıları anmak istiyorum. Amacım, onun yaşadığı sürece bilim hayatımızda yarattığı o büyük rüzgardan bir esinti getirmektir. Çünkü bugün, bilim hayatımızın bu esintiye ihtiyacı var.

İnsanların hayatında onların düşüncelerini billurlaştıran anlar vardır. Atatürk’ün hayatında da böyle anlar olmuştur. Kanımızca bunlardan birisi, Mustafa Kemal’in Fransız Ordusu’nun Picardie’de yapacağı manevralara katılacak Türk heyetine seçilmesi oldu. Genç Mustafa Kemal, Batı Avrupa’ya ilk defa gidiyordu. Katıldığı bu manevralarda Avrupalı meslektaşlarını tanıma ve değerlendirme fırsatını buldu. Avrupalı subayların, askerî manevralarla birlikte sürdürülen seminer çalışmalarında Türk subaylarını pek de ciddiye almadıklarını gördü. Şık kıyafetli Avrupalı subaylar, Osmanlı üniforması giyen Türk subaylarına küçümseyen gözlerle bakıyorlardı. İmparatorluğun Batılı kurumlarında okuyan ama Doğunun mantığını ve matematiğini de bilen Mustafa Kemal, bu şık beylerin doğru dürüst hesap bile yapamadıklarını fark etmekte gecikmedi. Harita başında manevra planları tartışılırken yapılan bu planlara itiraz etti ve kendi önerdiği planı masaya koydu. Şık kıyafetli Avrupalı subaylar onun bu iddialı, küstah tavrını küçümsemeyle karışık bir sinirlilikle karşıladılar. Ama ertesi gün, manevralarda Mustafa Kemal’in haklı olduğu meydana çıktı. Yüksek rütbeli subaylardan biri bunu onun yüzüne karşı itiraf ederek “ Sizin görüşünüz herkesin görüşünden daha doğruymuş” dedi. Sonra şakayla başındaki kalpağı göstererek “Ama başınıza bu tuhaf şeyi neden giyiyorsunuz?” diyerek ekledi: “Bunu giydiğiniz sürece kimse sizin görüşlerinize değer vermeyecektir.”1

Bu olay, aslında Atatürk’ün Batı dünyası karşısında elde ettiği ilk başarıydı. Daha sonra vatan sathında Anafartalar’da, Dumlupınar’da yeneceği Batı ordularını önceden kağıt üzerinde yenmişti. Bu büyük adam, akıl ve bilgiye dayandığı müddetçe harita üstünde yendiklerini, vatan coğrafyası üzerinde de yenebileceğini o gün anladı.

Aynı başarıyı, Suriye cephesinde Alman Genel Kurmayının hazırladığı savaş planları karşısında da kazandı. İngilizleri durdurmak için yaptıkları planın yanlış olduğunu emrinde çalıştığı Alman Generali Von Falkenhayn’ın yüzüne söyledi. Enver ve Talat Paşalara bu plan uygulandığında uğranılacak felaketleri bütün ayrıntılarıyla anlatan bir rapor gönderdi. Bu rapor, dikkate alınmadı ama Çanakkale’de olduğu gibi Mustafa Kemal’in söylediklerinin hepsi doğru çıktı. Mekke ve Bağdat’tan sonra Kudüs de düştü. Mustafa Kemal, bu defa bilgisini ve aklını manevra haritaları başında değil, bizzat cephelerde denemişti. Artık İstiklal Savaşı’na hazırdı.

Bunun içindir ki Mustafa Kemal Büyük Zafer’den sonra Bursa’da öğretmenlere şöyle seslenecekti: “Hanımlar, beyler, memleketimizin en mamur, en lâtif, en güzel yerlerini üç buçuk sene kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı mağlup eden zaferin sırrı nerededir, bilir misiniz? Orduların sevk ve idaresinde ilim ve fen düsturlarını rehber ittihaz etmemizdendir. Milletimizin siyâsî ve içtimaî hayatında, fikrî terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır.”

Harbi ilim ve fenle kazandığını söyleyen Atatürk, daha sonra cumhuriyeti de ilim ve fen vasıtasıyla kurduğunu söyleyecektir.

Mustafa Kemal Ankara’ya geldiğinde bütün subaylar, bütün aydınlar, bütün halk onun cepheye giderek savaşmasını bekliyordu. Halbuki o, meclisin kuruluş çalışmalarıyla, ordunun kuruluşuyla, eğitim işleriyle meşguldü. Bu hal aydınlar arasında büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı. O günlerde hayal kırıklığına uğrayan aydınlardan birisi de Yunus Nadi Bey idi: Bu genç, Ankara’ya yeni gelmişti, ortada ne bir ordu ne de silâh vardı. Atatürk’ün meclis kurma gayretleri ona anlamsız ve zamansız geliyor, kendisine büyük ümitlerle bağlanılan bu büyük adamın meclis kurmak gibi teorik işlerle vakit kaybetmesine üzülüyordu. Bir gün cesaretini toplayıp bu görüşünü Atatürk’e söyledi: “ Canım Paşam, teori çok güzelse de, şartlar acele etmeyi emretmektedir. Meselâ Ankara’da beni huzursuz eden en büyük şey ordunun yokluğudur. Gerçek şu ki, eğer elimizde dayanacak bir ordu bulunmazsa bütün bu güzel teori suya düşüp gidebilir.”

Bunun üzerine Atatürk, Yunus Nadi’ye şu cevabı vermiştir:

“İşte aramızdaki fark özellikle burada göze çarpıyor. Bence meclis teori değil, gerçektir ve gerçeklerin en büyüğüdür. Önce meclis, sonra ordu Nadi Bey! Orduyu yapacak olan millet ve onun yerine Meclistir. Çünkü ordu demek yüz binlerce insan, milyonlarca ve milyonlarca servet demektir. Buna iki üç kişi karar veremez. Bunu ancak milletin karar ve kabulü meydana çıkarabilir ve bir kere bu hale geldikten sonra milletin hayat ve varlığına zıt olan haksızlık ve baskının tamamını bertaraf etmek yetkisini yalnız teori olarak değil, fiilen de kazanmış oluruz.”2 Atatürk bütün aydınların aksine ordunun yahut zaferin peşinde değildi, orduyu yahut zaferi hazırlayacak şartların peşinde idi. Yani olguları bilimin istediği gibi yorumluyordu.

Önce şu soruya cevap aramak istiyorum: Atatürk’ün bilime verdiği anlam neydi?

Türk fikir hayatında Tanzimat’tan sonra fikir adamlarımızın benimsediği temel ideolojilerden birisi, bilindiği gibi medeniyetçiliktir. Şinâsi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Tevfik Fikret gibi Türk aydınları kurtuluşu çağdaş medeniyete katılmakta görüyorlardı. Çağdaş medeniyetin akla, bilime dayandığını fark etmişlerdi.

Şinasî , medeniyeti, aklı ve bilimi en yüksek değerler olarak kabul eder ve Reşit Paşa’yı bir medeniyet peygamberi olarak yüceltir. Namık Kemal, François Guizot’nun iyi bir okuyucusuydu ve onun gibi medeniyete “sosyal ve manevî gelişme” manası veriyordu. Avrupa’dan döndükten sonra “medeniyet” ve “terakkî” kelimeleri Namık Kemal’in en fazla kullandığı kelimeler olacaktır. Bu gelişme fikri, tabiî ilimleri, teknik gelişmeleri, siyasî değişimleri içine alıyordu. Çağdaş medeniyet, bunlardan oluşuyordu. Namık Kemal’e göre Batı medeniyetinin en dikkate değer tarafı, hürriyet kavramı etrafında şekillenmiş olmasıydı. Fransız aydınlarının medeniyetle hürriyetin sıkı ilişkisi üzerinde durduklarını fark etmişti. Guizot, Asya’da medeniyetin olmayışını orada hürriyetin olmayışıyla izah ediyor, medeniyeti tamamen Avrupa’ya özgü bir olgu olarak görüyordu. Michelet, insaniyetin tarihini hür ferdin siyâsî güçler ve tabiat karşısındaki zaferlerinin tarihi olarak görüyordu. Namık Kemal, medeniyetin sadece Avrupa’ya özgü bir olgu olduğu fikrine katılmıyordu ama Batılı düşünürlerin medeniyet ile hürriyet arasında kurdukları ilişkiyi doğru buluyordu. Onun Batı dünyasında bulduğu diğer bir değer, ilim anlayışıdır. Namık Kemal’e göre Batı dünyasında gördüğümüz her eser, aslında bir sonuçtur, sebebi ise bilimdir. Hürriyet, eşitlik, iş bölümü, iktisadî hayat, matbuat, teknik gelişmeler, üniversitelerdeki, akademilerdeki hummalı bilim faaliyetleriyle birlikte yürümektedir. Namık Kemal’in bu fikirleri, Batı medeniyetini bir çözümleme girişimiydi. Batı dünyası, hürriyet, adalet, eşitlik gibi değerleri, özgürlük fikrine bağlıyordu. Bizim de Batı dünyasından almamız gereken görüş, aslında buydu.

Namık Kemal’in çözmek zorunda olduğu problemle Atatürk’ün çözmek zorunda olduğu problem aslında aynıydı. Tarihî hadiseler Doğu medeniyetinin mevcut kurumlarıyla Batı medeniyeti karşısında ayakta duramayacağını gösteriyordu. Bir ferdi olduğu imparatorluk çökmekteydi. Bu durumda yapılması gereken neydi? Cumhuriyet kuruluncaya kadar bütün Türk aydınlarının cevabını aradıkları soru da hep bu olmuştu.

Namık Kemal, meselenin çözümünün ipucunu üstadı Şinasi’nin “Asya’nın akl-ı pirânesi ile Avrupa’nın bikr-i fikrini mecz etmek” prensibinde bulmuştu. Bundan dolayı Asya’nın tecrübesiyle Avrupa’nın yeni fikirlerinin birleştirilmesini istiyordu. Devrin Medeniyetçilik, Osmanlıcılık, İslâmcılık gibi belli başlı ideolojileri, henüz terkibine ulaşamamış, tanımlanamamış bir Doğu-Batı sentezi fikri çerçevesinde dönüyor ve Namık Kemal, bu iki medeniyetin te’lif edilebileceğine, uyumlu olarak birleştirilebileceğine inanıyordu. Namık Kemal, Batı medeniyeti karşısında tenkitçi ve seçici bir tavır alır. Batının üstünlüğünü kabul eder, ancak bu üstünlük mutlak bir üstünlük değildir, ilmin, tekniğin ve çalışmanın sağladığı bir üstünlüktür. Batı’dan alınacak temel unsurlar da işte bunlardır. Diğer taraftan Batı, kendi çöküşünü hazırlayacak olumsuz unsurları da içinde barındırmaktadır. Namık Kemal’in bu fikirleri Tanzimat’tan sonra yetişen belli başlı bütün aydınlarımızın fikirleriyle ortaktır. Tanzimat’tan sonra yetişen Türk aydınları genelde, Batı’yı aynen taklit etmeğe şiddetle karşı olmuşlardır. Atatürk’ün de Batı karşısında aldığı tavır seçici bir tavırdır. Emperyalist Batı ile bilim ve özgürlüğün batısını daima birbirinden ayırmıştır.

Atatürk de Namık Kemal gibi hürriyet, eşitlik adalet gibi kavramlarla özgürlük arasında sıkı bir ilişki olduğunu kabul ediyordu. Ferdin mutluluğu topluma, toplumun devamlılığı ferde bağlıdır. Atatürk’e göre insan, hürriyet, adalet ve eşitlik içinde yaşarsa mutlu olur. Kölelik, zulüm, haksızlık ise insanı mutsuz eder. Hürriyet, adalet ve eşitlik ise ancak ve ancak milli egemenlikle ve siyâsî, malî, iktisâdî, hukukî, askerî ve kültürel bağımsızlıkla garanti altına alınabilir. Namık Kemal, özgürlük ile adalet, eşitlik arasındaki derin ilişkiye dikkatimizi çekmiştir. Atatürk, bu düşünceyi geliştirir ve onları bir üst kavrama, egemenlik ve bağımsızlık kavramlarına bağlar: Atatürk’ün düşünce sisteminde eşitlik, adalet gibi kavramlar, özgürlüğe, özgürlükler ise bağımsızlık ve egemenliğe bağlıdır. Derli toplu söyleyecek olursak, bağımsızlık ve egemenlik yoksa özgürlükler yoktur, özgürlükler yoksa eşitlik ve adalet yoktur. Bir toplumun yahut bir ferdin varoluşu, hayatını devam ettirebilmesi, mutluluğu, onuru bunların varlığına bağlıdır. İfade ettiğimiz bu düşünce Atatürk’ün düşünüş ve davranış biçiminin özüdür. Atatürk’e göre bu düşünce zinciri, bir varoluş problemidir. Olmak veya olmamak meselesidir.

“Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması, ancak tam anlamıyla milli egemenliğin kurulmuş olmasına bağlıdır. Bu nedenle hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir”.

Atatürk’ün bilime verdiği anlam nedir sorusunu sormuştuk. Atatürk için bilim, egemenlik ve bağımsızlığı, dolayısıyla özgürlüğü, dolayısıyla eşitlik ve adaleti, varoluşu, dolayısıyla insan gibi yaşamayı, mutluluğu elde etmenin, elde tutmanın, yaratmanın aracıdır. Bundan dolayı Atatürk için bilim, bir varoluş problemidir. Onun bilime verdiği anlam budur, bilimi biricik değer olarak yüceltmesinin sebebi de budur:

“Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir. Yalnız ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhasının tekamülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanla takip eylemek şarttır. Bin, iki bin, binlerce sene evvelki ilim ve fen lisanının çizdiği düsturları, şu kadar bin sene sonra bu gün aynen tatbike kalkışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.” sözleri bize temel aracın ne olduğunu gösterir.

Atatürk’ün söylemlerini günümüzde Batı dünyasının stratejik araştırma merkezleri tarafından kullanılan Greimas’ın aktanlar teorisine uygularsak şu çözümlemeye ulaşırız: Onun söylemlerinde bir milletin varoluş oyununun aktörleri şu yapı içinde yer alır: Yönlendirici, görevlendiren (destinateur), millettir, Yararlanan da (destinatair) millettir, özne, aydınlardır, aydınların yardımcısı, bilim, engelleyicisi, cahilliktir, ulaşılacak nesne, egemenlik ve bağımsızlıktır, elde edilecek mükafat, varoluş ve mutluluktur. Kısaca, aydının görevi, milletinin ve yurdunun egemenlik ve bağımsızlığını sağlamaktır. Bu görev yolunda bilim yardımcısı, cahillik engelleyicisidir. Egemenlik ve bağımsızlığı elde tutmanın mükafatı ise var olmak ve mutlu olmaktır. Bu tablo, Atatürk’ün söylev ve demeçlerinin temel mantığını oluşturmaktadır.

Türk aydınlarını meşgul eden ikinci mesele, bilimi yaratacak insan tipi konusu olmuştur.

Namık Kemal, Batılı bilim adamların yeni bir fethin peşinde olduğunu fark etmiştir: Tabiatın fethi. Namık Kemal’e göre Batı medeniyetini yaratan ilim, ona sahip olunmadığı takdirde Doğu medeniyetini yok edecektir:

“Hurşîd-i ma’rifet mağripten doğdu. Medeniyet-i kadimenin sabah-ı kıyameti yetişip geliyor, demir yollar “dabbetü’l-arz”dan nişan veriyor, maarif bütün esrâr-ı tabiatı fâş ediyor, telgraf yerin damarlarını bozuyor, yeni silâhların sadası musallat olduğu devletin başına sûr-i İsrâfil hükmünü getiriyor, halâ mı uyuyacaksınız? Rûz-ı mahşerde mi uyanacaksınız?”

Atatürk aynı fikri, aynı imaj ile bize şöyle söyleyecektir: "Medeniyet öyle kuvvetli bir ışıktır ki, ona bigane olanları yakar, mahveder." Görüldüğü gibi Namık Kemal de, Atatürk de aynı noktada birleşmektedirler. Tanzimat’tan sonra yetişen başlıca düşünürlerimizin hepsi yeni bir insan tipinin yetiştirilmesi gereğini kabul ederler. Tevfik Fikret, teknik gelişmelerini hayranlıkla takip ettiğimiz Batı’nın imkanlarına kavuşmak için, yeni bir insan tipine miskinlikten, hareketsizlikten kurtulmuş bir insan tipine ihtiyacı olduğu görüşündedir. Akif de Doğu insanı ile Batı insanı arasındaki temel farkın bir aktiflik-pasiflik farkı olduğu görüşündedir. “İnsan” şiirinde insanı:

“Esirindir tabiat, dest-i teshîrindedir eşya;

Senin ahkâmının münkadıdır, mahkûmudur dünya
Bulutlardan sevâik sayd eder irfân-ı çâlâkin,

Yerin altında ma’denler bulur nakkad idrâkin

Mısralarıyla yüceltirken düşündüğü insan tipi Batı’nın muktedir, hayat karşısında aktif bir tavır alan insan tipidir, bu, tabiata hükmeden bilim adamıdır.

Atatürk’ün söylev ve demeçlerinde bilim ile aktif insan arasında sıkı bir ilişki kurduğunu görürüz. Atatürk, çağın gerektirdiği bilimi, ancak bu yeni aktif insan tipinin yaratabileceğine inanır: “Milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız.” derken bu yeni insan tipini belirler. “Bir milletin egemenliğini anlayabilmesi ve onu güvenle koruyabilmesi, bir takım özel niteliklere ve üstün öğrenim ve eğitime sahip olmasına bağlıdır. Bir milletin siyasî eğitiminde, sosyal eğitiminde, vatan sevgisinde noksan varsa, öyle bir millet egemenliğini gerektiği derecede kuvvetle elinde tutamaz.” derken de egemenlik, bilim ve yeni insan arasındaki ilişkiyi ifade eder.

Atatürk, çalışmalarının büyük bir kısmını yurdumuzda yeni bir bilim hayatını başlatmaya adadı. Başlatmak istediği bilim anlayışının eski bilim anlayışımızdan farkı neydi?

Gökalp’a göre eski bilimimiz, tümdengelime dayanıyordu, yeni bilimimiz ise tümevarım bilimi olmalıydı.

Tümdengelim, zihindeki kavramlardan dışarıdaki gerçeklere doğru gitmektir. Tümevarım ise dış dünyadaki gerçekleri inceleyerek bilimin kullanacağı kavramları bu incelemelerden çıkarmaktır. Çağdaş bilimin yolu bu ikinci yoldur. Çağdaş bir araştırmacı, bir konuyu araştırmaya başlamadan evvel, eskiden beri o konuyla ilgili öğrendiği kavramları, bilgileri bir kıyıya bırakmalı, doğrudan olguları incelemelidir. Kafasını kitaplardan çıkarmalıdır. Bilim adamı, Descartes’ın geçici ve metodik şüphe usulünü kullanmalı, gerek halk arasında yerleşmiş bilgileri, gerek daha önceden yapılmış ilmî araştırmaların sonuçlarını şüpheli bilgiler saymalıdır. Araştırmacı, halkın ve bilim adamlarının söyledikleriyle uğraşacağına doğrudan doğruya olgularla ilgilenmelidir. Bilim adamının yapacağı ilk iş dışarıdaki gerçeği oluşturan hususî ve somut olguları tespit etmektir. İkinci adım, tümevarım (induction) yoluyla olgulardan birinci derecedeki kavramları çıkarmalıdır. Üçüncü adım, aynı yolla bu birinci derecedeki kavramlardan yükselerek ikinci, üçüncü vb. derecedeki genel ve soyut kavramları çıkarmağa çalışmalıdır. Gerçi bu yöntem de birincisi gibi, sonuç olarak kademeli bir şekilde sınıflandırılmış bir kavramlar dizisi yaratır ve bir tümdengelimdir, ama elde edilen bu yeni kavramlar artık gerçeklere dayanır, öncekiler gibi sadece düşünce geleneğinin ürünleri değildir.

İşte Atatürk’ün Türkiye’ye egemen kıldığı bilim anlayışı bu oldu. Bu olgu, dünya bilim tarihinin en büyük değişiminin yurdumuza getirilmesiydi.

Atatürk, bu bilim anlayışına bağlı kalarak, bilim ve eğitimde daima pratiğin teorinin önünde olmasını savundu. Bütün eğitim kademelerinde talim ve terbiyenin pratik amaçlı olmasını, bilimin pratiğe yönelmesini istiyordu. İzmir İktisat Kongresi’nde: “Evlatlarımızı o süratle eğitmeliyiz ki, âlem-i ticaret, ziraat ve sanatta ve bütün bunların faaliyet sahalarında müsmir (faydalı, verimli) olsunlar, müessir (etkili) olsunlar, faal olsunlar, amelî bir uzuv olsunlar. Maarif programımız gerek ilk öğretimde gerek orta öğretimde verilecek bütün şeyler bu nokta-i nazara göre olmalıdır.” diyordu.

3 Mart 1924 tarihinde Tevhîd-i Tedrisat kanununun yürürlüğe girmesinden sonra, 8 Mart 1924’de Vasıf Çınar’ın Maarif vekilliği döneminde eğitimde pratiğe önem verdiğini duyduğu John Dewey’i Türkiye’ye çağırdı. Dewey, Türkiye’ye gelerek Türk Eğitim sistemini inceledi. Daha sonra 22 Ağustos 1924’te Türkiye Muallimler Birliği, Ankara’da bir kongre düzenledi. Atatürk bu toplantıda bilim ve eğitimde pratiğe yönelmek gerektiğini açıkladı. 3

Atatürk, yine başka bir konuşmasında şöyle diyordu: “Eğitimimizin amacı; kendini, hayatı bilmeyen her konuda yüzeysel bilgi sahibi, tüketici insan yetiştirmek olmuştur. Bütün bu uygulama ve programlar ne veriyordu? Çok bilmiş, çok öğrenmiş birtakım insanlar... Ama neyi bilmiş? Bir takım nazariyatı bilmiş! Fakat neyi bilmemiş? Kendini bilmemiş, hayatını, ihtiyacını bilmemiş ve aç kalmış! İşte bu öğrenim tarzının uğursuz sonucu olarak denilebilir ki, memlekette aydın olmak demek çok bilmiş olmak demektir, sefalette ve fakirliğe mahkum olmak demektir.” (Akyüz, 1993: 292). 

Atatürk bilim ve eğitim hayatının gelişmesi için ne yapmıştı? Denilebilir ki İstiklal savaşı için hayatının üç yılını verdi, buna karşılık, eğitim ve bilimin gelişmesi için on sekiz yıl çalıştı. Her fırsatta da bu ikinci savaşın, cehaletle savaşın birincisinden önemli olduğunu söyledi. Milletin baş öğretmeni olma ünvanını, İstiklal savaşının baş komutanı olma ünvanından fazla önemsedi.

1920-1923 yılları arası Cumhuriyet eğitiminin hazırlık dönemi oldu. 1920’de İstanbul'daki "Maarif-i Umumiyye Nezareti”nin yetkilerini elinden almak için Ankara Hükümeti’ne bağlı bir “Maarif Vekaleti” kuruldu. Anadolu’daki öğretmenlerin bu teşkilata bağlanması sağlandı. 1921 yılında Muallime ve Muallimler Birliği adına "Maarif Kongresi" düzenlendi. Yabancı okul meselesiyle uğraşıldı. Öğretmenlerin maaş sorunları dahil eğitimin her meselesine ilgi gösterildi. 1923 yılında toplanan Maarif Hey’et-i İlmiyesi yoğun bir çalışma programı ortaya koydu.

1924-1928 yılları arası ise eğitim inkılapları yılları oldu: Tevhid-i tedrisat yasası hazırlandı, Karma eğitim, laik eğitim, yabancı ve azınlık okulları meseleleri, öğretmen okulları, öğretmen örgütleri, köy öğretmenleri, yazı inkılabı, halk mektepleri, millet mektepleri, halk dershaneleri işleriyle uğraşıldı.

1929-1938 yılları arası kültür inkılaplarının yapıldığı yıllar oldu. Afet (İnan) Hanım'ın, Fransızca bir coğrafya kitabında Türklerin sarı ırktan ve ikinci derecede insan olduklarının yazıldığını, bunun doğru olup olmadığını sormuştu. Bunun üzerine Atatürk, Türk tarihinin gerçeğinin ortaya konması vaktinin geldiğini düşündü ve 1930'da Türk Ocakları Altıncı Kurultayında, bir "Türk Tarih Heyeti" kuruldu. Bu heyet 1931'de "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" adını aldı. 2-11 Temmuz 1932 tarihinde Birinci Türk Tarih Kongresi toplandı. Aynı yıl Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu, Birinci Türk Dil Kurultayı toplandı. Halk ağzından söz derleme çalışmaları başlatıldı. Bilimin temeli olan terim araştırmaları başlatıldı. Aynı yıl Halkevleri kuruldu. Üzerinde çalışılacak bazı tarih ve dil teorileri geliştirildi. 1933 yılında Darülfünûn kapatıldı, çağdaş üniversiteye geçildi.

Bütün bu çalışmalarla Anadolu adeta bir bilim ve eğitim şantiyesi haline gelmişti. Yapılan bu çalışmaların niteliğinin gençler tarafından daha iyi kavranması için bu etkinliklerden sadece ikisi üzerinde kısaca duracağım.

Bunlardan birinci Üniversite Devrimidir:

Atatürk, devrimlerini gerçekleştirirken Darülfünûn’dan beklediği desteği görememişti. 1930 yılında Darülfünûn’a yaptığı bir ziyaret, onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Darülfünun'un geliştirilmesi için, İsviçreli Profesör Albert Malche'ye bir rapor hazırlattı. Hükümet de bir araştırma yaptı, eğitimde köklü değişiklikler yapılması gerektiği ortaya çıktı. Bunun üzerine, 1933 tarih ve 2252 sayılı yasayla Darülfünun ortadan kaldırıldı. Maarif Vekaleti'ne İstanbul Üniversitesi'ni kurma görevi verildi. Yeni üniversite kurulurken, mevcut 240 öğretim üyesinden sadece 83’ü görevde bırakıldı, yurt dışından 70 yabancı bilim adamı getirtildi. Ayrıca daha önceden yurt dışında eğitimini tamamlamış olan gençlerin atamaları yapıldı. Böylece yeni bir öğretim kadrosu oluşturuldu.

Atatürk’ün Nazi Almanyasından kaçan bilim adamlarını Türkiye’ye getirtmesi, onun bilime verdiği önemi gösterdiği kadar siyasî bağımsızlığını da gösteren müstesna bir olaydır: Nazizme karşı çıktıkları için Almanya’dan kaçan ve işsiz kalan bilim adamları, İsviçre’de bir araya gelerek örgütlenmeye çalışıyorlar, sığınacak bir ülke arıyorlardı. Ancak Hitler’in tepkisinden çekinen Batı ülkeleri, bu bilim adamlarına sığınma hakkı vermiyordu. Atatürk, hiç çekinmeden 1933 yılında bu bilim adamlarıyla ilişki kurdu: “Yurt Dışındaki Alman Bilim Adamları Yardımlaşma Derneği Başkanı Prof. Philipp Schwatz Türkiye’ye çağrıldı ve onunla bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmada; yabancı profesörlerden üniversite'de tam gün çalışmaları ve yan bir iş yapmamaları isteniyordu. Ayrıca, okutacakları kitapların Türkçe tercümelerinin yapılmasını sağlayacaklar ve en geç üç yıl içinde, Türkçe ders vermeye başlayacaklardı.”4 Hizmetlerine karşılık olarak Bilim adamlarının sağlık sigortası, taşınma ve yol giderleri karşılanacak, yüksek bir maaş ödenecek ve kendilerine devlet himayesi garantisi verilecekti. Öngörülen maaş, bir milletvekilinin maaşının üç katıydı.  

Atatürk, bu teşebbüsüyle Türk bilim hayatını en kestirme yoldan çağdaş bilim hayatına bağlamış oluyordu. Bunun sonuçları, Türk eğitimi için gerçek bir reform oldu. İkinci olarak bu olay, bir devlet adamının bir ülkenin bilim hayatında oynayabileceği rolün ne kadar büyük ve derin olduğunu göstermektedir. Bu olay, bize siyasî yüksek bir irade olmadan bilimin gelişemeyeceğini öğretmektedir. Atatürk’ün bilimin gelişmesi için gösterdiği bu irade, günümüzde bilim hayatının uluslar arası düzeyinden şikayet eden siyasîlerimize bir ders niteliğindedir. Üçüncü olarak, bu olay, bir dış siyaset dersidir. Bütün sözde demokratik ülkelerin Nazi gücünden çekinerek, sığınma hakkı vermediği bilim adamlarına sığınma hakkı vererek Atatürk, tam bağımsızlığın ve egemenliğin ne olduğunu bütün dünyaya göstermiştir. Türkiye’ye gelen ve rahat bir çalışma ortamı bulan yabancı bilim adamlarından birisi olan Prof. Philipp Schwatz anılarında, Türkiye’yi kastederek "Batı'nın pisliğinin bulaşmadığı harika bir ülke keşfediyorum" diye yazacaktır.

   Gelen bilim adamları arasında,  modern mantığın kurucularından Filozof Hans Reichenbach, Edebiyat Kuramcısı Leo Spitzer, Felsefe Tarihçisi Ernst von Aster, Psikolog Wilhelm Peters, Asurolog Benno Landsberger, Hititolog Gustov Güterbock, Matematikçi Richard von Mises, Kimyacı Fritz Arndt, Fizikçi Harry Dember, Zoolog Curt Kosswig, Mimar Clemens Holzmeister, Kent Plancıları Gustov Oelsner ve Ernst Reuter, gibi ünlü şahsiyetller vardı.5

Atatürk döneminde gerçekleştirilen eğitim ve bilim çalışmalarının diğer bir örneği olarak üzerinde durmak istediğim konu, Türk Dil Kurumu’nun Terim Kolu çalışmalarıdır. Çünkü terim meselesi bilim hayatımızın en önemli konusu olarak halâ önümüzde durmaktadır.

Bu meseleye de köklü bir çözüm bulma gayreti Atatürk’ten geldi. Birinci Dil Kurultayı’nda (1932) sözlük ve terim işlerini yürütmek üzere bir “Lûgat-Istılah Kolu” kurulmasını istedi. Bunun üzerine Terim Kolu kuruldu. Bu kol bilim dallarına göre 16 bölüğe ayrılıyor, her bölük tekrar takımlara bölünüyordu. Bu takımlar ilk çalışmalarını yaptılar. İkinci Dil Kurultayında (1934) Terim Kolu müstakil hale getirildi. Üçüncü Dil Kurultayında (1936) terim çalışmaları eğitim kademelerine göre derecelendirilmiş, ilk ve orta öğretimdeki terimlerin Türkçeleştirilmesine başlanmıştı. Bu çalışmalar sonunda 1937 yılında Matematik, Mekanik, Fizik, Kimya, Biyoloji, Zooloji, Botanik ve Jeoloji terimleri ayrı ayrı broşürler halinde basılmıştır. Bu terimler ilgili öğretmenlere ve ders kitabı yazarlarına sunulmuş, her birinden bunları derslerde ve kitaplarda denemeleri ve düşüncelerini bildirmeleri istenmiştir. İki yıllık denemeden sonra 1939 yazında öğretmenlerle yazarlardan gelen düşünceler, Maarif Vekilliğinin topladığı dört komisyonca gözden geçirildikten sonra, kurumca baştan başa bir daha incelenmiş ve artık kesin olarak ilk ve orta öğretim okulları derslerinde ve ders kitaplarında bu terimlerin kullanılması kararlaştırılmıştır. Daha sonra bu terimler Maarif Vekilliğinin çıkardığı “Türkçe Terimler Cep Kılavuzu” (1941) adlı kitapta toplanmıştır. Bu terimler, ilk ve orta öğretim derslerinde ve kitaplarında kullanılmıştır.

Yapılan çalışmaların sonuçları olarak 1942 yılında ahlâk, eğitbilim (pedagoji), estetik, Fizikötesi, Gramer, Mantık, Ruhbilim, Toplumbilim terimleri “Felsefe ve Gramer Terimleri” başlığı altında yayınlanmıştır. Bunların yüksek öğretim derslerinde de kullanılması ve yüksek kısım terimlerinin bunlara göre hazırlanması Maarif Vekilliğince İstanbul ve Ankara Üniversiteleri ile yüksek öğretim okullarından istenmiştir.

Atatürk’ün ölümünden sonra ne gariptir, bütün bu çalışmalar birden bire durdu. Üniversiteler ve yüksek okullar, istenilen terim çalışmalarını yapmadılar. Günümüzde de hiçbir kurumda bu konuda kayda değer bir çalışma yoktur. Atatürk’ün kalbiyle birlikte adeta bilimin kalbi de durmuş gibidir. Terim bilimi çalışmaları durduğuna göre, bütün bilim hayatımızın durduğunu iddia edebilirim. Çelik fabrikamız olmadan, çelik mamüllerinden bahsetmemiz mümkün değildir.

Atatürk’ün dil ve terim meselesi üzerindeki ısrarının ne kadar doğru bir seçim olduğunu günümüz bilimi ortaya koymuş bulunmaktadır:

Günümüzde çağdaş bilim, bize bireylerin ana dili dışında bilimsel düşünceye asla ulaşamayacağını göstermiş bulunuyor.

Dilbilimi, sosyoloji, psikoloji çalışmaları, insan düşüncesi ile içinde yetiştiği kültür arasında sıkı ilişkiler bulunduğunu net bir şekilde ortaya koymuştur: İnsanlar varlıkları, dış dünyayı içinde yetiştikleri kültürün sunduğu kalıplar, tasnif şemaları içinde kavramaktadırlar. Yani bizler, nesneleri içinde yetiştiğimiz kültürün bize sunduğu dünya algılamasına göre sınıflandırırız. Bu sınıflandırmalar idrakimizi, yani anlamamızı biçimlendirir. Bundan dolayı bilimsel düşünce en iyi şekilde ana dilde gelişebilmektedir.

Sınıflandırmalarımız, düzenlemelerimiz, adlandırmalarımız, kategorilere ayırmamız dünya görüşümüze bağlıdır ve insan bu faaliyetleri unutulmamalıdır ki sosyal bir varlık olarak gerçekleştirir. Yabancı medeniyetlerin sunduğu yeni terimleri, yeni sınıflandırmaları kavrayabilmemiz, bu sınıflandırmaları eski kavramalarımızla bütünleştirmemize, bildiğimiz kavramlara dönüştürebilmemize bağlıdır. Belli bir kültür içinde kültürel miras ile yeniliklerin kavranması arasındaki devamlı diyalektik karşılıklı bir alışveriş toplumların kültür yenilenmesinin motor gücüdür. Bu açıdan bakıldığında terim bilimi, bir topluma has olan kültüre dayandığı ölçüde yetkin bir disiplin haline gelebilmektedir.

Atatürk bize şöyle seslenmişti: ““Ben, manevi miras olarak hiçbir bir ayet, hiçbir doğma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen erişemediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.”

Bilim hayatımızı, dili, terim bilimini geliştirmenin tek yolu, Atatürk’ün bu çağrısına uymaktır. Bilimi geliştirmek istediğimizde bilimin bulgularına uyuyorsak, dili geliştirmek istediğimizde, dilbilimin bulgularına dayanıyorsak, terim bilimi geliştirmek istediğimizde, terim bilimin bulgularını göz önüne alıyorsak Atatürkçü olduğumuzu söyleyebiliriz.

Ama bu bilim dallarının pek çoğunu ve daha nice nice bilim dallarını henüz kuramadığımıza göre Atatürk’ün mirasçısı olduğumuzu söylemeye ne kadar hakkımız vardır? Egemenlik ve onur, ancak bilim üretenlerin hakkıdır.

Prof. Dr. Rıza Filizok



1 Lord Kinross, Atatürk, Terc.: Ayhan Tezel, İstanbul,1973

2 Yunus Nadi, Kurtuluş Savaşı Anıları, 1978.

3 Bahri Ata, John Dewey ve Türkiye’de İlköğretimde Tarih Öğretimi (1923-1930)

4 Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar, 1923-2005.

5 Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar, 1923-2005.


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə