SahiPSİz olmanin dayanilmaz ağirliği dr. Sadık Ahmet Anısına semra kanat




Yüklə 76.92 Kb.
tarix25.04.2016
ölçüsü76.92 Kb.
SAHİPSİZ OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Dr. Sadık Ahmet Anısına
SEMRA KANAT

Viktoriya Çalikova’nın, Rus “Sputnik/Uydu” dergisinin 1989 Ağustos sayısında yayımlanan “Arşiv ve Delikanlı” başlıklı makalesinde ele alınan 25 yaşındaki tarihçi Dmitri Yurasov’un yıllar süren arşiv araştırmalarına göre, sadece 1930’lu yıllarda Stalin kurbanlarının sayısı on altı milyondur! 11 yaşından beri bu tehlikeli konuya -mühendis olan annesini endişelendirecek kadar- ilgi duyan Yurasov’un sözleriyle: “Bu sayıya ulaştığımda, nutkum tutuldu.”



1964 Moskova doğumlu Yurasov, makale yazarı

Çalikova ile birlikte, haksız yere zulme uğrayanların

arşiv kartoteğini incelerken.
“Böyle bir başlığı taşıyan kitabı dostlarına ithaf edemezsin; bu yüzden, ithafım düşmanlara” diye “İntihar: Hitler Sovyetler Birliğine Neden Saldırdı?” başlıklı kitabına ilginç bir sunumda bulunan Viktor Suvorov, eserin 1. Bölümü olan “Gizli Tarih”e, Aleksandr Buşkov’un “Olmayan Rusya” adlı yapıtından bir alıntıyla başlar: “Stalin ve Beriya’nın gerçek arşivleri, şüphesiz o kadar gizli ve öldürücü bir malzemeye sahipler ki, yok edilmekten kurtulabildiyseler bile, bütün sırların tamamen açığa çıkması imkânsız.”

Gerçek adı Vladimir Bogdanoviç Rezun olan Viktor Suvorov kitabında, gizli devlet ve savaş sırlarını araştırmayıp, yalnızca Sovyet komünistlerinin işlediği cürümlere ilişkin halka açık belgeleri araştıran Yurasov’tan söz eder: Araştırmacı, 1993 yılına değin yasal yoldan 430.000 kart/notla 60.000 mektup biriktirir ve bu sebeple sonunda devlet arşivlerinden kovulur. Oysa İkinci Dünya Savaşı arşivlerini araştırmaya koyulan Suvorov’un itirafına göre, bundan dolayı hayatı mahvolur.

Suvorov’un hayatını mahveden kitap, tümgeneral L. M. Sandalov imzalı “4. Batı Cephesi Ordusunun, İkinci Dünya Savaşı Başlangıcındaki Askerî Harekâtı” isimli, küçük, gri renkli, sağ üst köşesinde “Gizli” ibaresi düşülen, 0341 envanter numaralı kitaptır (Voenizdat/Askerî Yayınlar Dairesi, 1961). Demek Stalin’in dirisi de, ölüsü de halkı için keder, ıstırap, gözyaşı ve kan anlamına gelir!...
Elan, 93 Harbinde Osmanlı’nın gözbebeği olan Rumeli’yi perişan edenlerin torunlarına ağıt yakacak değiliz. Fakat 1920-1930’larda sağ-sol ideolojik mücadele adına binlerce insanı sürgüne gönderen Stalin’in en büyük özelliği, bu sürgün ve idamları yoğunluklu olarak Türklere karşı oluşturması idi. Böylece, kanlı diktatörün “iktidarın için her yol meşrudur” sözü tam anlamıyla uygulanarak, milyonlarca insan katledildi.

Kızıl komünizmin kara siciline ve o lânet öğretinin, yüce insanoğluna reva gördüğü aşağılık yaşam tarzına yedinci sanattan Oscar adaylı bir örnek vermek gerekirse, bu, Catherine Deneuve’ün de rol aldığı, gerçek bir yaşam öyküsünden esinlenen Fransız yönetmeni Ragis Wargnier’in, 1999 Fransız-Rus-Ukrayna-Bulgar-İspanyol ortak yapımlı “Doğu-Batı” filmidir.



“Vostok-Zapad/Doğu-Batı” filminin başarılı başrol oyuncusu, Rus

Oleg Menşikov. Arka plânda: Ünlü Fransız aktrisi Catherine Deneuve.


Filmde, İkinci Dünya Savaşının bitiminde (9 Mayıs 1945), Stalin, ülkeyi 1917’de terk etmiş olan beyaz Rus göçmenlerinin soyundan gelenleri, Fransa’dan Rusya’ya dönmeye davet eder (1946). Tatlı sözlere aldanıp ana vatanlarına dönenler, sosyalizmin tüm “güzellikleri” ile harmanlanan kanlı Stalin zulmüne maruz kalırlar. Ve otuz milyonu aşkın Rus kökenli, ya daha Ukrayna’nın Odessa limanına gemiden indiği gün kurşuna dizilir, ya sürgüne ya da temerküz kampına gönderilir. Hayatta kalmayı başaranlar ise, sürekli takip altında, ortak, ağır bir komün yaşamına itilir veya benzer “kızıl sevinçler”e boğulur…

Bunların yarısının 93 Harbinde Balkanlar’ı kana bulayan çar yanlısı beyaz Rusların, diğer yarısının da dünyanın canına okuyan kızıl Bolşeviklerin vârisleri olması bir kenara; bir devletin kendi yurttaşlarına yaşattığı cehennemin yanında, düşmanı olarak gördüğü biz, Türklere neler yaptığını tasavvur etmek için ille de sanat yönetmeni olmak gerekmez!...


Eski Rus KGB ile Bulgar DS gizli servis elemanı, Musevî asıllı Bulgar vatandaşı general Arkadi Vaksberg’in kızı Tatyana Vaksberg’in yönettiği “Kötülüğün Teknolojisi” adlı belgesel (2001), başımıza gelip de unutulmaya yüz tutan bazı olaylara değinir ve bu suretle, İsviçreli günlük gazete Neue Zürcher Zeitung’a göre, “Bir gazeteci, birkaç hükûmetin yapması gereken işi yapar.”

Bulgar eleştirmen ve seyircilerinin bu konudaki fikirleri ise son derece çelişkilidir. Olumlu tepkilere göre, “Kötülüğün Teknolojisi” “harikulâde bir film” ve “1984, sadece Orwel’in karanlık hayal gücünün başlangıç yılı olmakla kalmaz; aynı zamanda tüm Bulgaristan Türklerinin kâbusunun başlangıç yılıdır. Bulgaristan Türklerinin cebrî eritme (asimilasyon) ile zorunlu göçünü kim ve nasıl icat etti? ‘Kötülüğün Teknolojisi’ ilk kez bu konuları inceledi.” Olumsuz eleştiriler ise, Vaksberg’in Yahudi asıllı olup, “kışkırtma amaçlı filmciğini, kendisi gibi Yahudi olan Soros’un ‘açık toplum’ anlayışını savunanlarca sağlanan maddî desteklerle gerçekleştirmesi” ve bu bağlamda, “Pantürkist” (!) olması.

Son iddiayı gülüp geçmeli; ancak itiraf etmeli ki, MVR (Bulgar İç İşleri Bakanlığı) arşivlerini araştıran Vaksberg, suçluyu belgeleyen evrakı bulur: Bulgaristan Türklüğünün can damarını kesmeye yönelik 10 Aralık 1984 tarihli cebrî eritme emrinin imzası, zamanın İç İşleri Bakanı, Politbüro üyesi, korgeneral Dimitır Stoyanov’a aittir. Emir, Bulgar gizli servisi DS’nin 6. Şube âmiri (müdürü) tümgeneral Petır Stoyanov’a gönderilir. Adı geçen meşhur şubenin toplamı dokuz olan daire başkanlığından yedisinin, azınlıkları (Müslüman, Ortodoks, Katolik, Musevî/Yahudi, Ermeni, Türk ve Çingene) takip etmekle görevli olması, ilgi çekici.

İşte, Osmanlı’nın çekilişinden sonra azınlığa düşen Avrupalı Türklerin zaten hiç de kolay olmayan hayatlarını büsbütün karartan emrin konu başlığıyla harfiyen içeriği:

“Köküne dönüş süreci. İşin belirlenen süre içerisinde tamamlanması açısından, Yoldaş Petır Stoyanov, MVR bölge şubeleri ve BKP (Bulgar komünist partisi. S.K.) il komiteleri aracılıyla, böyle bir nüfusun bulunduğu her ilde, Türk kökenli Bulgar vatandaşlarının isimlerinin değiştirilmeye başlanması için gerekeni yapsın. Sorumlu: Tümgeneral Petır Stoyanov.”
Mahut emir, ancak Bulgar meclisinin eski DS belgelerini halka açtığı 1997 yılında bulunur. Emir, belirli kişilerin dosyalarını değil de; emir, talimat, rapor, program, inceleme, eski DS yapılarının toplantı stenolarını içeren MVR’nin “kurum arşivi”nde bulunur. Ve bulunması, tümüyle yok edilebilecek bir arşivin olamayacağı ve arşivlerin halka açık, insanların da onları araştırma arzusu ve sabrı olması kaydıyla, en zorba rejimin en karanlık sırlarının ortaya çıkacağının kanıtıdır.

“Köküne dönüş süreci” emri kolayca bulunamadığı gibi; dosyanın adı da herkesin beklediği “isim değiştirme emri” etiketini taşımaz: Emir, yalnızca 10 Aralık 1989 tarihli birçok evrakın arasında yer alan tek bir sayfadan ibarettir.


Heyhat, olaylar esnasında 56 yaşında olup, “karanlık bir kurum” diye ünlenen MVR’nin başında on bir yıldır bulunan tarihçi polis, hiçbir ceza almadan öldüğü Aralık 1999’da devlet töreni ve de bunun, “Bulgar müesseselerinin geleneksel devamını ifade ettiği” gerekçesiyle, resmî saygı çerçevesinde gömülür.

Öte yandan, bir KGB/DS generalinin kızı olan Vaksberg’in, “Kızıl Komünizmin Kitabı”nın müellifi olması, ilginç. Dünyadaki komünist rejimlerinin işlediği suçları belgeleyen bu kitabın ikinci cildi, Ekim 1992’de Paris’te yayımlanır. O güne dek, Fransa’da pek de gerçekle örtüşmeyen komünizm tasavvurlarından dolayı Fransız solunun sert eleştiri yağmuruna tutulan yapıtın ilk cildi, 25 dilde çevrilip, sadece Fransa’da 250.000 adet satar. Elli sayfası Bulgaristan’a ayrılan ikinci ciltte ise, Bulgaristan’daki Müslümanların takibe alınmasının, eski Yugoslavya’daki iç savaşların ve Kosova krizinin prelüdü olduğu vurgulanır.


Sanal ortamda Vaksberg’e dair bilgilerin neredeyse tamamı, beş yıllık çalışmasıyla (“Kötülüğün Teknolojisi”) ilintili görüşlerden oluşup, benim not edebildiğim sayfa adresi yüzü geçmekte. Ki bunların yanı sıra, üçte biri kadar sayfa açılmayıp, şifresi kırılmış durumda. Dolayısıyla, derlenip Türkçeye çevrilerek bir kitaba sığacak kadar çok bilgiyi tek yazıya sığdırmak imkânsız. Bunun yerine, aralarında, adı geçen çalışmanın ilham kaynağı olduğu en iyisini seçmek gerekirse, bu, başlı başına başarılı bir araştırma olup, Ralitsa Peeva’nın “Kötülüğün Teknolojisi ya da Azınlıklar Nasıl Yok Olurlar” başlıklı makalesidir.*

Her ne kadar belgeselin önce sinema, ardından televizyon ekranlarındaki gösteriminin hemen ertesi günü Türklerin partisi diye bilinen Hak ve Özgürlükler Hareketine saldırıldı ise de, aşağıda, 1989 yılında Türklerin sayısının iki milyon civarında olduğu notum dışında, tamamını yorumsuz olarak sunduğum bu özgün çalışmayı irdelemekte yarar var.


Tatyana Vaksberg’in filmi sadece toplum/kamuoyunun değil; demokratik kuruluşların dahi uzun süre tartışmaktan kaçındığı bir konuyu canlandırdı. Bundan dolayı, Vaksberg’in çalışmasının değeri, savcı ve sorgu hâkimlerinin yaklaşık on yıldır bulmayı reddettiği belgeleri bulmak olduğu gibi; vuku bulanlar hakkındaki bu acılı, fakat son derece gerekli konuyu açmaktı. Film, kendi kendimize azap verici ve yanıtı güç sorular sormamıza neden oldu. Bütün bu olanlar, gözümüzün önünde nasıl meydana geldiler? Nereye kadar geleneksel Bulgar erdemi diye kabul edilen hoşgörü, bir “mitos”tur?

1984-1985 yılları arasındaki “köküne dönüş süreci” esnasında iktidarın gizlice yaptığı hareketleri bilmememiz, suskunluğumuza kolay birer mazeret iseler de; 1989’un yaz akşamlarını küstahça dolduran yurttaşlarımızın sınır dışı edilişi (deportasyon) sırasındaki -çok az sayıdaki onurlu istisnalar dışında- suskunluğumuzu nasıl açıklayabiliriz? 1990 yılının başlarında Bulgaristan Türklerinin isim iadesi meselesinin çözümü için oylama yapılmasında ısrar eden nefret dolu yüzlerce insanı unutmalı mıyız? Ya da aynı şekilde, rejimin yöntemlerinin yanlış; fakat amaca ulaşmak için bütün yolların mubah olduğunu yanıtlayan öteki yüzlercesini mi unutmalıyız?

Bu olayların sessiz tanığı olmaya izin vermiş olmamızın acı gerçeği, daha onlarca yıl azap çekmemize neden olacaktır. Belki de şimdi ilk yapmamız gereken şey, “Kötülüğün Teknolojisi”nde bütün o anlatılanların nasıl ve niçin meydana geldiğinin açıklamasını aramaktır. Çünkü ancak etnik eritmenin belirti, pratik ve yönteminin teşhisi, bir insanlık dramına dönüşmeden evvel millî galeyan bulgularına (sendrom) karşı bizleri duyarlı yapabilir.
Etnik azınlıkları eritmeyi hedefleyen Bulgar politikasını iki üzücü gerçek özetler. Birincisi: Kurtuluştan (Bulgar tabiriyle, 93 Harbi. S.K.) günümüze dek istisnasız her Bulgar hükûmeti, Müslüman azınlıkları eritme ve/veya sınır dışı etme denemelerinde bulunur, komünist rejim ise bu cürmün gerçekleşmesinde en büyük başarıya ulaşır. İkincisi: Karmaşık ve çelişkili görünmesine rağmen, parti-devlet politikası tamamen sistematik olarak Müslüman azınlıkları eritmeye yöneliktir.

Komünist olmayan hükûmetlerin etnik politikası
Etnik eritme yöntemlerinin çoğu, uzun hazin bir gelenek ve trajik bir başarıya sahipler. Onlar gelecek on yıllar boyunca defalarca tekrarlanacak olan kitlesel göçün takip ettiği bir cebrî eritme düzenini yaratırlar.

Ancak hareket mekanizmasının muntazam olarak hazırlanıp denenmesi, ilkin Bulgaristan Türkleri üzerinde değil; Bulgar ulusuna aidiyetleri kolayca “ispatlanabilir” sayılan Pomaklara karşı yapılır. Böylece, ilk kitlesel azınlık eritme denemesi, 1912’de, Batı ve Orta Rodoplar’daki Pomaklara karşı yapılır. Kampanya sonucunda 150.000 kişi Bulgar ismi alıp, “gönüllü” olarak Hristiyanlığı kabul eder. Bu eritme süreci esnasında iktidar, bilâhare komünist rejimince geliştirilen yöntemleri kullanır: Zorla isim değiştirme, bu bölgelere Bulgar öğretmen ve papazları atama, camileri kiliseye dönüştürme, şalvar ve başörtülerin yerini alması gereken giysileri bedava dağıtma.

Kampanya, çalışmanın başarıyla tamamlandığına dair gizli bir rapor hazırlayan resmî Hristiyanlaştırma Komitesince düzenlenir. Ancak bir yıl sonra, Türkiye ve günün güçlüleri/güçlü devletleri ile olan ilişkilerinde daha elverişli bir diplomatik pozisyon arayan hükûmet, Müslüman azınlığa karşı güttüğü siyaseti değiştirmeye karar verir ve bütün isim değiştirme kampanyası iptal edilir.
Tarihimizin bu bölümünü, Bulgar etnik politikasının iki çok önemli özelliğini taşıdığı için anıyoruz. Birincisi: Benzer bir kampanyayı yürütmekten sorumlu resmî bir organın tertiplenmesi, henüz asrın başında azınlıkların eritilmesinin, iktidarın kilit noktalarına hasbelkader ulaşan sorumsuz yegâne bireyin tamamen beklenmedik, geçici bir hevesi olmadığını kanıtlar. Aksine, azınlıklara karşı yapılan saldırılar daha ilk andan itibaren amaçlı, dikkatlice tasarlanan ve kan dondurucu kusursuz bir teknolojinin sonucudurlar. İkincisi: Belirli tarih süreçlerinde azınlıklara karşı güdülen politikanın, ülke çıkarlarına bağlı olarak anîden değiştirilmesine ilişkin verilen kararlar da, trajik sonuçlar doğuran, sürekli tekrarlanan geleneksel bir pratiğe dönüşürler.
Sıkça, Bulgaristan Türklerinin, refah ve saadetleri için onca çaba sarf eden devlete minnettar olmaları gerektiğinden bahsedilir. Lâkin devletin bu çabalarını değişmez ve kesintisiz olarak yeni bir baskı ve eritme dalgasının takip ettiği gerçeği unutulur. Bu azınlık politikasının çelişkili evrelerinden en erken örneklerinden biri, Bulgaristan’ın din, ırk ve milliyeti fark etmeksizin, ülkedeki bütün azınlıklara eşitlik tanımak zorunda olduğu Neuilly Barış Antlaşmasıdır.**

Tarihçilere göre, yeni siyasetin olumlu sonucu, ülkedeki Türk azınlığının eğitiminin gelişmesidir. Ama ne yazık ki, bu olguyu, 118 Türk yerleşim bölgesindeki Türk okullarının kapatılması, 1.971 köy ve kasaba adının değiştirilmesi, Türkçe gazete basılmasının yasaklanması ve kaçınılmaz olarak (1923-1933 yılları arasında 101.507 ile, 1934-1939 yılları arasında 70.632 kişinin) göçle sonuçlanan 1930’lu yıllardaki iktidar tutumunun “sıradaki tersine dönüş”ü takip eder.

1938-1944 yılları arasında Pomaklara karşı, iktidarın artık alışılagelmiş yöntemleri -dayak, giysilerinin zorla değiştirilmesi ve sürgünler- eşliğinde gerçekleşen sıradaki yeni kampanya başlatılır.

Komünist rejimin etnik politikası
Ülkedeki yeni rejim -en azından görünürde- etnik siyaset alanındaki sistematik siyaset tutarsızlığını değiştirmez. “Görünürde” diyoruz, çünkü bu siyasî ayrıntılara atılan bir bakış, azınlıklara karşı uygulanan maksatlı eritmeyle sıralanan açık devlet terör safhalarından oluşan bir tablo gösterir. Ve komünistlerin iktidara geliş sürecini müteakip azınlıklara tanınan zahirî özgürlük nedeniyle binlerce Türkün BKP’ne üyesi olması, önceki hükûmetlerce kapatılan Türk okullarının yeniden açılması ve Türkçe birkaç günlük gazetenin yayımlanmaya başlamasından doğan olumlu etki görülünce, bu doğrultudaki kararlar çarçabuk değiştirilir.

1950 Mayısında MVR bölge/il şubelerine “kayıt”; yani, 130.000 Tatar, Çingene ve Türkün isimlerinin değiştirilmesi emri gelir.


Müslüman azınlıklara karşı durmadan açılan benzer kampanyalar, devamlı korku yaratırlar. Devlet terörünün işte bu etkisi, rejimin azınlıklara karşı tutumunun değişmez, belirgin özelliğidir. Belki bu yüzden 10 Ağustos 1950’de, ülkedeki Türk azınlığı o ana dek yaşadığı en büyük göç mağduriyetlerinin en gergin anlarına -doruk noktasına- ulaşıp, hükûmet, Türkiye’ye, kendisine göç etmek isteyen 250.000 Bulgaristan Türkünü kabul etmesi çağrısında bulunduğunda, Sofya, Varna ve Filibe Türk konsolosluklarına verilen dilekçelerde, toprakların kamulaştırılmasıyla dinî özgürlüklerin kısıtlanmasının esas göç gerekçesi olarak gösterildiği başvuruların bir kısmının gönüllü olduğu hususunda yalan söylemez.

Ancak kilit bir ayrıntı var: Aynı yıl hükûmetçe verilen resmî notada, Bulgar yönetiminin, sayısı 250.000’i aşan Türke göç dilekçesi dağıttığı açıklanır.

Dilekçe “dağıtım” deneyimi, yöneticilerce 1989 yılında da kullanıldı. O zaman da devletin başındakileri, zorunlu göçü -ülkeyi terk etme dilekçelerinin, çarçabuk çıkarılan pasaportlar ve 8-10 saat içerisinde sınır dışı edilmeye hazır olmaları gerektiği şifahî emirlerle birlikte vatandaşlara zorla dağıtıldığını- toplumdan saklamayı uygun buldular.
Ülkedeki Türk azınlığının maruz bırakıldığı iki en büyük göç dalgasının arasında bir başka koşutluk daha var: Türkiye’nin tepkisi. Mülteci selinin trajedisine gark eden Türkiye, 1950 Kasımında da, 1989 Ağustosunda da ülkeye giriş yapmayı arzu eden herkese vize şartını koşar. 1950’deki Türk Dışişleri, İçişleri ve (Tarım ve) Köyişleri bakanlıkları arasında gerçekleşen gergin iletişim tahlilleri (analizler), ülkenin, çok sayıda Bulgaristan Türkü kabul etmeye razı olduğunu; ancak bunu, yıllık bir kota çerçevesinde yapabileceğini gösterir. Ne var ki, Bulgaristan bu seçeneği reddeder.

Bulgaristan Türklerinin büyük kitlesel göçü, rejimin iki sorununu çözer. Bir yandan azınlığın en etkin ve eğitimli temsilcileri sınır dışı edilir ve kaçınılmaz olarak kendilerini bütün köyler takip eder. Öte yandan göç o denli hızlı ve kaotiktir ki, arzu edenlerin çoğu, Türkiye sınır kapılarını kapatmadan önce gidemez. Bu suretle, ürkmüş ve yeise kapılmış insanlardan oluşan yeterince büyük bir iş gücü Bulgaristan’da kalır. Gitmeyi başaramayan Bulgaristan Türklerinin önünde tek seçenek var: Komünist rejime uyum sağlamak.


Sıradaki göç dalgasını takip eden yirmi yıl içerisinde, kalan Bulgaristan Türklerinin uyum sağlaması, eritmenin bilinçli olarak barışçıl yöntemlerle gerçekleşmesi bakımından parti-devletinin kurunun değişmesi sebebiyle mümkün görünür. Bulgaristan Türklerinin eğitim seviyesinin yükseltilmesi konusundaki geniş çaplı kampanya, birkaç Türk okulunun ve Türkoloji fakültesinin açılması, üniversite girişlerinde Türklere kontenjan ayrılması, yenilenmiş beş gazete ve çok sayıda Türkçe kitabın basılmasıyla tamamlanır. Bulgar radyosu da sürekli Türkçe yayınlar yapmaya başlar. Konuşmalarının birinde, Todor Jivkov, “… Şimdi ve gelecekte, Türk halkı ana dilini konuşup, onun o harikulâde türkülerini söyleyecektir.” diye beyan eder. Mamafih, kendisi başka bir beyanda daha bulunur: “Göç arzusunu ateşleyen herkese karşı çok sert önlemler alınacaktır.”

Kuşkusuz, bu sözler, iktidarın azınlığa karşı anlaşılmaz ve ilk bakışta iyi niyetli tutumunun anahtarıdırlar. İktidardakilerin o süre içerisindeki maksatları -göçün derhâl durdurulması,- sürekli baskıya tâbi tutulan insanlarla geçici olarak yaptıkları ateşkesin araçlarını açıklar.


Ancak ülkedeki azınlıklara karşı yürütülen sıradaki kampanya gecikmez. 17 Haziran 1970 tarihinde, Politbüro “Bulgaristan Müslümanlarının sınıf ve parti bilinçlendirilmesiyle ulusal terbiyesi” kararını verir. Pomaklara karşı yapılan kitlesel harekât 1971’de başlar ve kendisini takip edecek olan “köküne dönüş süreci”nin genel provası niteliğini taşır.

Kampanya son derece düzgün bir şekilde gerçekleşir; Batı Rodoplar’dan başlayarak, sayılı günler içerisinde ülkedeki bütün Pomak nüfusunu kapsayacak düzeyde hızla doğu ve kuzeye yayılır.



Bulgaristan’daki Türk ve Müslüman topluluk olan Pomakların kızları

yağmur duasında. (Associated Press/Petır Petrov. Temmuz 2006)


Hükûmetin “yeni” azınlık politikası, resmiyete de dökülür. 1971 Anayasası artık etnik azınlıklardan değil, salt “Bulgar asıllı olmayan yurttaşlar”dan söz eder. BKP’nin 1971 tarihli yeni programındaki “cumhuriyetimizin farklı kökenli vatandaşları, zamanla ulusla daha çok bütünleşecekler” beyanı da tesadüf olmayıp, saldırıya geçecek olan muharip Bulgarlaştırmanın belirtileri çok aşikârdır.

1975 yılında bütün resmî konuşmalarda, “bütünleşmiş Bulgar sosyalist ulusu”ndan söz edilir. Nüfus evraklarındaki “milliyet” ibaresi kaldırılır.

1979’da Jivkov bir raporunda “ulusal sorun, kesin ve nihaî olarak ulusça çözüldü” açıklamasında bulunur. Konuşması, 1968’de Bulgaristan ile Türkiye arasında imzalanan son Göç Anlaşmasının sona eridiği ve buna göre 1979 yılına dek 133.365 kişinin ülkeyi terk ettiği güne denk gelir.

Pomak sorunu “nihaî çözüm”e ulaştığı an, iktidar, Bulgaristan Türklerine karşı yürütülen sıradaki ve de en gaddar cebrî eritmeyi devreye sokar.


 

Türkiye-Bulgaristan Göç Anlaşmasının İmzalanması - Ankara, 22 Mart 1968.



Oturanlar (sağdan sola): Nejat Ertüzün (T.C. Sofya Büyükelçisi), Zeki Kuneralp (Dışişleri Bakanlığı Gen. Sek.), İhsan Sabri Çağlayangil (Dışişleri Bakanı), İvan Başev (Bulgar Dışişleri Bakanı) ve Bulgar Büyükelçisi. Ayaktakiler (sağdan sola):  Şefik Fenmen (Protokol Mdr.), Cemal Oğuz (Dışişleri Bakanlığı AZEM 1. Şube Mdr.), Bilâl N. Şimşir (AZEM 4. Şube Mdr.), Nihat Dinç (AZEM Genel Mdr.), Vedat Erkul (Gen. Mdr. Yrd.) ve bir Bulgar görevlisi.

(Bilâl N. Şimşir, Bulgaristan Türkleri/1878-1985, Bilgi Yayınevi, Ankara 1986)


Ve yine de, Türk azınlığını eritmek için iktidarın niçin ille de tam o zaman askerî güç kullandığı sorusu cevapsız kalır.

Alışılagelmiş yöntemleri kullanmakla birlikte, komünist rejimi kişiliğe baskı yöntemlerini geliştirmeye iten birkaç etken daha mevcut. Bu etkenlerin her birinden eş zamanda, 80’li yıllarda Kosova’daki Arnavut azınlığına karşı yapılan devlet terörünü fiilen haklı kılan, Sırp rejiminin temel fikriyatçısı sayılan dünyaca ünlü Prof. Mihaylo Markoviç’in de yazılarında söz etmesi, şaşırtıcı olmasa gerek.

1. Demografik (nüfus) etkeni.

Bulgarların düşük, azınlıkların ise yüksek doğurganlığı, Türk soyluların sayısına dair kesin resmî verilerin yayımlanmamasının sebebidir. 1965 yılında en son ilân edilen sonuçlar, ülkede 746.755 Türkün olduğunu kanıtlar. Uzmanlar genellikle azınlıkların yaşadığı bölgelerin resmî istatistiklerini inceler. Neticeler, Bulgar yoğunluklu nüfusun yaşadığı bölgelerde düşük doğurganlığa, kentlerin de yüksek göç aldığına işaret eder. Azınlıkların yaşadığı bölgeler için ise göstergeler ters orantılıdır. İktidar, azınlıkların gelişerek çoğaldığını ve giderek ülke için iktisadî/stratejik önem taşıyan daha büyük illere yerleştiğini endişeyle vurgular. Bulgar halkına, ülkeden toprak parçalarının koparılmasının/toprak talebinde bulunulmasının, sadece zaman meselesi olacağı telkini kolayca dayatılır/benimsetilir.

2. Din etkeni.

İslâm geleneksel olarak, Türk azınlığının rejime tam itaati açısından başlıca engel sayılır. Bulgaristan Türkleri arasında sürekli yapılması istenen toplumsal araştırmalar, Türklerin düzenli olarak daha güçlü dinî inançlara sahip olduklarını gösterir.

3. Diğer etkenler.

Rejim, ideolojik buhran (kriz) koşulları içerisinde henüz kullanılmamış olan kimlik kozu durumundaki milliyetçiliği kullanabileceğinin farkında. Bir ekonomik buhran sadece halkın millî duygularını kışkırtmakla kalmaz, geçici olarak iktisadî güçlüklere de bir suçlu bulur.

Bulgaristan Türklerine karşı yürütülen toplu zorunlu kampanyanın nedenleri arasında, 1985 yılının Aralık ayında yapılması tasarlanan yeni nüfus sayımıyla tüm nüfus belgelerinin değişmesi gerektiği düşüncesi de yer alır. Eritme işleminin başarıyla tamamlanmasının ardından yapılacak olan bir nüfus sayımı, iktidara, Bulgaristan’da Türkün olmadığına dair resmî iddialarını “bilimsel olarak kanıtlaması” ve en önemli hedefe -etnik açıdan tek, saf bir millet olgusuna- ulaşması konusunda yardımcı olacaktır.
Canavarca girişimlerinde başarıya ulaşmaya kararlı yöneticiler, 1984’ün sonlarında 840.000 kişiyi eritmeye koyulurlar. Daha önceki eritme kampanyaları sırasında edinilen deneyim dikkatle incelenip, zenginleştirilir. Yöntemler oldukça tanıdıktır: Zorla isim değiştirme, din yasağı, bütün gelenek-görenekleri yerine getirme yasağı, ülke çapında Türkçe konuşma yasağı, dayak, tutuklama, hapis, temerküz kampı, cinayetler...

İktidar, günlük insan yaşamının en mahrem anlarına küstahça nüfuz eder. Kronik hastalarınki bile dâhil olmak üzere, hastaların sağlık karneleri yok edilir. Sünnet geleneği “anti-sosyal ve anti-Bulgar bir hareket” ve “emperyalist ideolojik saldırı savaş arenasında emekçi halkımızı yabancılaştırıp, bizi birbirimizden uzaklaştırmaya yönelik temel öğesi” diye nitelendirilir. Bütün Türkler, oğullarını sünnet ettirmeyeceklerine dair beyanname imzalamaya mecbur kılınır ve ülkenin her köşesine, esas görevi her ay bu emrin yerine getirilip getirilmediğini denetlemek ve emri ihlâl edenleri tutuklamak için komisyonlar atanır. Aynı bu komisyonlar, çocuk bahçelerinde (kreşlerde) dahi Türkçe konuşulup konuşulmadığını büyük bir çabayla takip ederler.

Müslüman mezarlıklarındaki cenaze törenleri bile ulus için “büyük bir tehdit”e dönüşürler. Ölenlerin yakınları onları tabutla toprağa vermeye zorlanırlar; daha önce defnedilmiş olanların ise isim hakkı (mezarın kime ait olduğu bilgisi) yoktur. Ailelere birer beyanname dağıtılır: “Yoldaş …, albay Mladenov tarafından yönetilen Gelenekler Komisyonu tavsiyeleri uyarınca, 30.05.1987 tarihine kadar yakınlarınızın isimlerini (baba, anne, erkek ve kız kardeş) alçı ile sıvamanız gerekir; aksi takdirde şahsınıza cezaî işlem uygulanacaktır… İşbu emre belirtilen süre içerisinde itaat etmediğiniz durumda, Halk Milisi organlarına teslim edileceksiniz.”

Bu, etnik azınlıkların amaçlı eritme politikasının başarıyla tamamlanmış olan hüzünlü sonudur.


Kendi kendimize bütün bunların nasıl mümkün olduğunu sorarken, eritme kampanyasına birçok Bulgar tarihçisinin de iştirak ettiğini unutmamalıyız. Bunun başlangıcı, millî galeyan yaratmak için olağanüstü uygun bir an olan Bulgar devletinin bin üç yüzüncü kuruluş yıl dönümü münasebetiyle hazırlanan yurt çapındaki kutlamalar süreci idi: Film, kitap ve makaleler sürekli, Türklerin “yüzyıllık düşman” ve “zorba” olduğunu hatırlattılar.

Tüm bunlar, Türk azınlığının “isim değiştirilmesi” ile bağlantılı “kesin karar”ın verilmesinden üç yıl evvel meydana gelmiş olup, rejim için gizli faaliyetler değillerdi. Bilâkis, yavaş ve sistemli olarak bizlere bir tek gerçek telkin edildi: “Hepimiz Bulgarız”.


1984’ten sonra “Türk” ve “Türk azınlığı” tabirleri resmî belgelerden kaldırıldı. Tarihî tezlerin temelinde, ülkedeki bütün Türklerin, Osmanlı esareti altında zorla Müslümanlaştırılıp eritilen Bulgar olduğu savı yatmaktaydı. Sahte yaşanan uzun yılların ardından, nihayet 1980’lerden sonra partiyle hükûmetin çabaları sayesinde, Türkler bilinçlenip, “gönüllü ve kendiliğinden” Bulgar adlarını geri almak istediler.

Tarihçiler, bir devlet cürmünü savunması gereken bir ideoloji hazırladırlar. Onlara göre, vuku bulanlar, “tarihî gerçeklerin baskısı altında gelişen tarihî köküne dönüş sürecinin son bölümü idiler. Nesnel (objektif) tarihî gereklilik, bu insanların yeniden uyum sağlaması yoluyla Bulgar sosyalist ulusunun pekiş(tiril)mesi (konsolidasyon) idi.”


Tüm bu gerçekler, iktidarın eritme politikasının parti seçkinlerinin (elit) şaşırtıcı bir dönüş ya da keyfiyeti olmadığını; aksine, Türk azınlığını eritmek üzere bilinçli bir şekilde edin(il)en tecrübenin geliştirilmesi olduğunu fiilen gösterirler.

Bu gerçekler ayrıca başka bir şeyi daha gösterirler: İktidar bize açıkça ulaşılan başarıları anlattı, biz ise bu insanlık dramına karşı sürekli kayıtsız kaldık…

1989’daki 300.000’i aşkın Bulgaristan Türkünün sınır dışı edilişi, bu deneyimin doğal devamı idi.
Yüz binlerce yurttaşımızın kovulmasından söz ederken, bir soru âdeta ihmal ediliyor: Niçin ille de tam o zaman? Niçin iktidardakiler sıradaki cebrî harekâtı tam da 1989’da gerçekleştirmeye karar verirler?

Bu kampanyanın fikir babaları sustukça, cevaplar doğal olarak çok fazla ve de farazî olacaktır; ancak değişmez bir hakikat var ki, o da: 1988 Kasımında Bulgaristan Türklerinin rejimin eritme politikasına karşı koymak üzere, teşkilâtlanarak harekete girişmesi. Mustafa Ömer, Ali Ormanlı ile Sabri İskender, İnsan Haklarını Savunma Demokratik Cemiyetini kurarlar.

Bulgaristan’daki özgürlük hareketi incelemelerinde Bulgaristan Türklerinin rolünden nadiren söz edilmesine mukabil, Türk azınlığının 1989’daki vatandaşlık itaatsizliğinin hareketlilik seviyesi ve teşkilât faaliyetleri, kuşkusuz, zorba rejiminde buhrana neden olurlar. İnsan haklarını korumak uğruna başlatılan açlık grevleriyle eşi benzeri görülmemiş barışçıl yürüyüş dalgaları, iktidarı çok ciddî şekilde yaralar.

6 Mayıs 1989’da bütün köylere hızla yayılan açlık grevleri, tüm Mayıs ayı boyunca da ülkenin birçok bölgesinde toplu mitingler başlar.

11 Mayısta, buhranla başa çıkamayan parti, Bakanlar Kuruluna “barış zamanında olağanüstü seferberlik emri” çıkarması talimatını verir.
Protestoların barışçıl yapısına ve pankartların düzgün bir dilde -isimlerinin iadesi ve ana dillerini kullanma hakkı talebi- yazılmış olmasına karşılık, gösterilere iştirak eden tüm Türkler, rejimin baskıcı silâhlı güçlerince karşılanırlar. Çoğu yerde yürüyüşe katılanlar, tazyikli su, gözyaşartıcı gaz ve kurşunla dağıtılırlar. Resmî bildirilere göre, altı ölü, onlarca yaralı var. İktidar, Bulgaristan Türklerinin memnuniyetsizliğini gene bastırmayı başarabilse de, protestoların geniş çaplı oluşu sadece sisteme ciddî bir darbe vurmakla kalmaz, azınlık haklarını kararlı bir şekilde savunan küçük özgürlük savaşçısı grubunu da cesaretlendirir.

Protesto önderleri oldukları düşünülen Bulgaristan Türkleri tutuklanıp, derhâl sınır dışı edilirlerse de, memnuniyetsizlik dalgasını denetim altına alma konusunda rejim gittikçe zorlanır.

Karar malûm: Belirli sayıda Bulgaristan Türkü sınır dışı edilir. Sayı, “Bu azınlıktan 300.000 kişinin ülkeyi terk etmesi, bizim için kâfidir.” deyimi hüzünlü bir üne kavuşan Jivkov tarafınca tespit edilir.
29 Mayıs 1989 tarihinde Jivkov televizyonda resmî bir beyanatta bulunur; ülkedeki “Türk bilinçli vatandaşlar” ile ilgili bir buhran yaşandığını ilk kez itiraf eder ve tıpkı 1950’de olduğu gibi Türkiye’ye, “Türkiye’ye geçici olarak gitmek veya orada yaşamak isteyen Müslümanlara sınırlarını açması” çağrısında bulunur.

Konuşmasını, Batının, Bulgar emekçi halkına karşı açılan anti-Bulgar kampanyasını, Türkiye’nin, ülkemizin iç işlerine karışmasını ve Türkleri savunmakla soyuna ihanet eden bir avuç Bulgaristan özgürlükçüsünü kınayan utanç verici kitlesel gösteriler takip eder.


Devletin baskısı birkaç koldan gerçekleşir:

1. Bulgaristan Türklerine pasaport ve seyahat belgeleri dağıtılır. 1951’de, yıl boyunca toplam 250.000 kişiye başvuru dilekçesi; 1989’da ise tek bir ilçede 36.000 “yurt dışına çıkmak için başvuru formu” dağıtılır. Form ve pasaport basım-dağıtımı esnasında, ayrımcılık ilkesinin gizlenmesi için denemede bile bulunulmaz.

2. İktidar, taşınmaz mal-mülklerini hemen satanlara, belge düzenleme esnasında öncelik tanıma sözünü verir. Böyle bir satış işlemi, dönüş riskini büyük ölçüde azaltır. Hız, sınır dışı edilen binlerce Türkün, evlerini sembolik bir fiyat karşılığında satmaya mecbur kılar.

3. Bütün Türk ailelerine gitmeleri için baskı yapılır ve özellikle okul öğrencilerine çok dikkat edilir. Her gün kendilerine: “Sen hâlâ burada ne yapıyorsun/Senin hâlâ burada ne işin var?” sorusu sorulur.

4. Deneyim ve yeteneklerine bakmaksızın, tek ölçüt olarak etnik aidiyetleri dikkate alınarak, işçiler eski işlerinden alıkonup, yeni iş yerlerine yerleştirirler.
370.000 kişilik bir insan selini (aynı anda) kabul etmesi zor olduğundan, 22 Ağustosta Türkiye -tıpkı 1950’de olduğu gibi- sınır kapılarını kapatır. Bulgar hükûmeti sonuçtan oldukça memnundur ve Türkiye’yi, sınırı geçmeyi bekleyen binlerce insanı, üstelik “olağanüstü ağır şartlar altında” beklettiği suçlamasında bulunur. Ancak bu kez farklı olan uluslar arası siyasî ve iktisadî durum, iktidara, istediğini cezasız uygulamasına müsaade etmez.

Bir yandan Gorbaçov’un Moskova siyasî sahnesindeki varlığı BKP’ne yardım etmez. Sovyet önderi zorlu eritme politikasına açıktan karşı olduğu gibi; eritme kampanyasının en azgın günlerinde Jivkov’u rapor vermek üzere Moskova’ya çağırır.

Diğer yandan, ülkeyi iyice saran iktisadî bunalım, rejime, çok sayıdaki Türkten vazgeçmesine izin vermez. Türkiye ile yeni bir göç anlaşması imzalaması, hükûmetin önüne bir dizi zorluk çıkaracak, zira ülkeyi terk eden vatandaşlar güvence/sigorta ödemeleriyle banka hesaplarını kapatma haklarına sahipler.

Türkiye ile yeni bir göç anlaşmasının imzalanmaması için iç siyasî nedenler de mevcut. Çünkü o sırada benzer bir anlaşma, “köküne dönüş süreci”nin, aslında Türk etnik azınlığını cebrî eritmenin resmî itirafı olur. Bulgaristan’da Türk olmadığını iddia eden iktidarın benzer bir göç anlaşması imzalaması, güçlükle açıklanabilir. Ayrıca, iktidarın Türkleri sınır dışı etme denemelerinde bulunduğu itirafı, ülkedeki etnik siyaseti faal bir şekilde protesto eden Bulgar özgürlükçülerin baskılarına boyun eğme, karşılarında önemli bir geri çekilme anlamına gelir.

Diyalog yürütme konusunda yeteneksiz olan hükûmet, sertlik rotasını takip etmeye karar verir; rejimin düşmesine üç ay kalır.
Sunulan gerçekler, Bulgaristan’daki Türk azınlığına karşı yürütülen eritme politikasının, iktidarın geçici heveslerinden kaynaklanan bir rastlantı olmadığını gösterir. Yıllar içerisindeki bakış, 840.000 Bulgaristan Türkünü bilinçli ve sürekli geliştirilen/mükemmelleştiren bir eritme tasarısının mevcudiyetini gösterir.

Eritme yöntemleri, bu yüzyıl içerisinde tekrarlanan zorunlu sınır kampanyalarıyla yinelenir. Ve her defasında iktidar, akabinde olacak olanlar için yeterince açık sinyaller verir. Bu sinyalleri çözmeyi ve onları suskunlukla geçmemeyi öğrenmeliyiz; çünkü bu, bazen insan hayatının kurtarılması anlamına gelir.

Ve haklı olarak, Bulgaristan’ın artık etnik barış ve hoşgörü örneği teşkil etmesine sevinirken, yakın geçmişteki bu korkunç anları unutmamalıyız. Yaptığımız iyilikleri inkâr etmek için değil; yapılmasına izin verdiğimiz kötülükleri unutmamak için...

Dünyaya inat, Rumeli’deki kutsal varlığını sürdürmeyi başaran Türk azınlığının

bugünkü yaşamını yansıtan iki kare: Mevlit ve ardından sunulacak olan yemeğin

hazırlığı. (Resim, hâlen Bulgar vatandaşı olup, ismi bende saklı üniversite mezunu

bir kardeşimize ait. Sofya, Haziran 2006)

________

* Makale, Prinstın Evrenkenti (Princeton University) kütüphanesi belgelerine istinaden yazılmıştır. Peeva, New York’ta sosyoloji doktora tezini savunmuş olup, hâlen N. York’ta Liberal Stratejiler Merkezinde program müdiresi olarak çalışmaktadır.



** 1919 yılında Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan Bulgaristan’ın Sevr’i sayılan bu Antlaşma, imzalanmış olduğu Paris yakınlarındaki Neuilly kentinin adını taşır. Akabinde yalnızlığa itilen ülke, sadece Atatürk’ün desteğini alır.


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə