Reha Erdem Röportajı




Yüklə 22.01 Kb.
tarix20.04.2016
ölçüsü22.01 Kb.
Reha Erdem Röportajı
 
Reha Erdem, 'Korkuyorum Anne' gösterimdeyken bir sonraki filmi 'Beş Vakit'le iki ödül birden aldı. Yönetmen, tatillerini geçirdiği Kozlu Köyü'ndeki ruh halini sinemaya aktarmış.
 
 Olkan ÖZYURT
 
Biraz da sonradan 'keşfedilen' bir yönetmen Reha Erdem. 'A Ay' (1989) ve 'Kaç Para Kaç' (1999) nedense Erdem'i 'keşfetmeye' yetmedi, illa 'Korkuyorum Anne'yi izlemek gerekiyordu anlaşılan. 'Korkuyorum Anne'nin festival festival dolaştıktan sonra martta vizyona girmesiyle Reha Erdem'in değeri teslim edildi. 'Korkuyorum Anne'nin henüz esintisi sürerken Erdem'in yeni filmi 'Beş Vakit' İstanbul Film Festivali'nde görücüye çıktı. Erdem zaman zaman gittiği Çanakkale'nin Kozlu Köyü'nde üç çocuğun büyüme hikâyesini anlatıyor 'Beş Vakit'te. Ama film bu kadar basit değil. Çocukların büyüme serüveni seyirciyi pek çok soruyla baş başa bırakıyor. Zaten "Sinema, hikâye anlatmanın yanı sıra bir anlamı, büyük bir soruyu insandan insana geçirmek için bir araç" dememiş miydi daha önce Erdem.
 
 Erdem festivali çifte ödülle kapattı. 'Beş Vakit' hem Ulusal Yarışma'da hem de FISRESCI jürisi tarafından en iyi film seçildi. Bununla birlikte Karlovy Vary, Toronto ve Montreal başta olmak üzere pek çok festivalden davet aldı. Bütün bunlar sevindirici. 'Beş Vakit'in yakında festival maratonu başlayacak. (Ama Erdem Kozlu Köyü'nde bir gala yapmayı da planlıyor) Ama o İstanbul'dan en iyi film ödülü aldığı için Antalya'da yarışamamaktan rahatsız. İki festivalin mecralarının farklı olduğunu, böyle bir rekabetin iyi olmadığını düşünüyor.
 
 Kozlu Köyü'ne zaman zaman gidiyorsunuz. Burada yaşamış olmasaydınız bu film olur muydu?
 
 Olmazdı. Filmdeki ruh haline ben bir tek Kozlu Köyü'nde girebiliyorum. Film de o ruh halinin filmi aslında. Tabii burada filmin temasından bahsetmiyorum.
 
 Büyümek mi yoksa büyüyememek mi zor? Çünkü 'Beş Vakit'te çocuklar büyüme arifesinde fakat onların ebeveynlerinin de pek büyüdüğü söylenemez. Bir kere büyüyememek çok zor. Büyüyemeyenler tarafından büyütülmek daha zor. Bu biraz 'Korkuyorum Anne'de de vardı. Zaten büyümek, çocukluktan çıkmak yeterince, aslında basit olduğu için zor. Ama bu süreci iyi büyüyememişlerin ellerinde geçirince insanın her yeri çiziliyor. Büyüklerin durumları daha dramatik. Mesela Taner Birsel'in oynadığı baba karakteri kötü bir insan değil. Ama babası tarafından az beğenilmiş. Bu az beğenilmenin sonuçları hayatta çok vahim olabiliyor. Filmdeki köydeki insanların bir cömertliği ve hoşgörülülüğü var. Gerçekten o Kozlu Köyü'nde de var. Adı konulmamış bir insani düzen.
 
Peki, dört filminiz var ve hepsi ayrı tarzlarda. Ama hepsi de insan olma hali üzerine. Üstelik filmleriniz özgün. Nasıl başarıyorsunuz, zor olmuyor mu?
 
 Benim aradığım hep, bildiklerimizi yeni biçimde anlatmak. Çok bildiğimiz şeyi başka bir müzik haline getirmek daha etkili. Başka türlü dinleniyor. Aynı şarkı olmuyor. Evet dört filmim de aynı sinemaya heves eden filmler. Genel anlamda sinema ikiye ayrılıyor, montaj ve dekupaj sinemaları diye. Bence montaj sineması sinemanın ta kendisi. Sinemanın en büyük zenginliğidir bu. Bir sürü görüntünün arka arka gelmesinin verdiği durum çok enteresan. İşin püf noktası burada. Sinemanın tiyatro, edebiyat ve fotoğraftan farkı bu. Benim filmlerimin, temalarının dışındaki ortak özelliği de burada. Tabii ki ritimleri ve kullandığım sinematografik malzemeler farklı. Kimisinde hikâyeler öne çıkıyor, kimisi aksak ritimle gidiyor. 'Korkuyorum Anne'de öykü arkada ama 'Kaç Para Kaç'ta öykü en önde. Bu farklılık beni cezbediyor. Aynı şeyi yapmak da çok sıkıcı. 'Bir şey anlatıyorsunuz, sonra aynı sitille devam ediyorsunuz. Bu sizin üslubunuz oluyor' derler ya ben
 buna inanmıyorum.
 
 Peki bu arayış sizi yormuyor mu?
 Yormuyor, bu arayış zevkli zaten. Sinema beni yormuyor, gerçekten sonsuz bir alan. Sonrası yoruyor. Keşke film yapmak daha kolay olsa da daha fazla film çeksem. Çünkü işler çoğaldıkça anlamı daha başka oluyor. Şöyle anlatayım; Lars von Trier'i eskiden beğenmezdim. Ama son yaptıklarıyla değerlendirdiğim zaman bir sinemacı için ilgisiyle izlenmesi gereken dünyada 10 adam varsa birinin Lars von Trier olduğunu düşünüyorum. Ama yaptıklarına bütünlüğüyle bakıldığı zaman bunu görüyorsun.
 
 'Yeni kuşak yönetmenler' diye bir tanımlama var. Artık sizin de isminiz bu yönetmenler arasında sayılıyor. 1989 yılında 'A Ay'ı çekmiştiniz ama ancak bu yıl 'Korkuyorum Anne' ve 'Beş Vakit'le değeriniz teslim edildi. Siz ne dersiniz?
 
 Hak teslim edilmişse edilmiştir. Bunun geçi erkeni olmaz. (Gülüyor.) Son iki filmim hariç arada bayağı zaman boşlukları var. Ben diğer yönetmenlerden de kopuğum. Ama verilmiş bir karardan, istekten ve kibirden kaynaklanmıyor, öyle oldu... Ama bundan sonra böyle kopukluklar olacağını düşünmüyorum. Çünkü imkânım olursa daha sık aralarla film çekmeyi düşünüyorum.
 
 O zaman tezgâhta yeni bir şeyler var demektir?
 Şimdi yine değişik bir proje var. (Gülüyor.) Bu sefer tema olarak aşkı anlatmayı düşünüyorum. Şehirde olacak ve biraz da duygu olarak sert bir şey olacak. Bir de 'Bana Yalan Söyleme' adlı kısa metraj çekeceğim.
 
 'Beş Vakit' nasıl bir yol izleyecek?
 Festivalden iki ödül aldı, çok da beğenildi film. Şimdilik küçük büyük birçok festivalden Karlovy Vary, Toronto, Montreal'den ve Roma'dan davetler aldık. Bu sefer iyi bir tercih yapabilirsek yolu açık olur. Mesela 'Kaç Para Kaç' San Sebastian'ın yarışmalı bölümünden davet almıştı, gönderememiştik.
 
 Film ne zaman vizyona girecek?
 Sonbahar gibi düşünüyoruz.
 
 Filmin Antalya'da yarışma dışı gösterilme ihtimali var diye duydum?
 Evet, İstanbul Film Festivali'nde ödül aldığımız için Antalya'ya katılamıyoruz. Ama ben bunu adil bulmuyorum. Onun için Antalya'ya filmi vermeyeceğim. Türkiye'de İstanbul Film Festivali'nin durumu farklı. Bu durumu Le Monde'da çıkan yazılardan da anlayabilirsiniz... Antalya da Türk filmleriyle kendini ayağa kaldıracak olan bir festival. Mecraları farklı. Böyle bir rekabet iyi değil.
 Sonuçta Antalya'da iyi bir para ödülü verilecek. O para ödülü bizim gibi adamların film yapmasını sağlayacak. Ben övünmek için söylemiyorum, mesela jüri başkanı Jean-Paul Rappeneau 'İslam konusunda meraklıyım, o kadar kitap okuyorum ama hepsi bir yana bu film birçok şey öğretti' dedi. Bundan gurur duydum.
 
 
 
 
 
 Aldığım ödüller filmin gişesine zarar veriyor...
 
 O kadar güzel bir film yapmış ki Reha Erdem. Üstelik bunu tek söyleyen ben değilim. İstanbul Film Festivali'nde '5 Vakit'i izleyen kimle konuştuysam aynı şeyi söyledi. İlk gösteriminde oturacak yer kalmadığı için ertesi gün sabah 09.00'a ek bir seans daha koyuldu ve onun da biletleri hemen tükendi. Ve her gösterimin ardından salonu dolduranlar ki bunların çoğunluğu yabancılardı. Film Festivali'nin Ulusal Yarışma Bölümü'nde En İyi Film ve Fibresci Büyük Ödülü'nü Reha Erdem aldı. Bunun üstüne Erdem'le buluşup onu tebrik etmek ve de filmini onun ağzından dinlemek şart oldu. Şu anda sinemalarda diğer filmi 'Korkuyorum Anne' gösterilen Reha Erdem'in '5 Vakit'i, Türkiye sinemalarında ekim ayı gibi gösterime girecek...
 
 Ödül almayı bekliyor muydunuz?
 
 Beklememeyi öğrendim artık. Yıllar içinde festivallere katıla katıla, kazanma kaybetme durumuna alışıyorsunuz. Filmin yabancılar tarafından çok sevilmesi çok hoşuma gitti. Bir de bu zamana kadar festivallerde oynadığında, ödül kazandıklarında ben olmuyordum. 'Korkuyorum Anne'de miks bitmemişti. 'Kaç Para Kaç'ta buradan kaçtım zaten.
 
 Neden? Siz anladığım kadarıyla fazla göz önünde bulunmaktan, işin pazarlama bölümüyle ilgilenmekten pek hoşlanmıyorsunuz. 'Filmimi çekerim gerisi beni bağlamaz' diye mi düşünüyorsunuz?
 
 Benim işim değilmiş gibi geliyor. Kişiliğim böyle.
 
 Bu durumu sıkça yaşıyor olmalısınız. Çünkü hemen hemen yaptığınız bütün filmler ödül aldı.
 
 Evet. Ama aldığım ödüller filmlerimin gişesine zarar veriyor.
 
 Gerçekten mi?
 
 Evet, bunu da dağıtımcılar söylüyor. Sanat filmi ya da o kategoride değerlendirildiği için izleyiciler tatsızdır, sıkıcıdır falan diye düşünüyormuş.
 
 Hiç alakası yok bence. Şu an garip bir durum var ama. 'Korkuyorum Anne'yi 2004'te yaptınız. Vizyona daha yeni girdi. Ve ondan hemen hemen iki hafta sonra da yeni filminiz '5 Vakit' yarışmadaydı ve büyük ödülü aldı. İki filminizin karşılıklı çıkmasının sebebi nedir?
 
 Malum nedenlerden dolayı 'Korkuyorum Anne'yi istediğim şekilde çıkaramadım. Dağıtımcılarla anlaşmazlığa düştüm. Aslında bu çok güzel bir rastlantı oldu benim için. Güneş tutulması gibi. Aynı anda kaç kişinin başına gelebilir iki filminin aynı anda gösterilmesi.
 
 '5 Vakit'in sizin için önemi nedir? Diğer filmlerinizden bir farkı var mı?
 
 '5 Vakit' bir doğa ve zaman filmi. En önemli farkı İstanbul dışında geçiyor olması. İlk kez bir film için İstanbul dışına çıktım. Esas olarak da her zaman anlattığım meselelerimi; insanları ve büyümeyi anlatıyorum.
 
 Filmde aslında esas olarak din, aile ilişkileri, çocukların masumluklarını yitirmesi gibi başka bir yönden bakılırsa epey sansasyonel şekilde aktarılabilecek hikayeler var. Ama siz bunları rahatsız edecek şekilde değil de, çok daha saf bir dille anlatmışsınız. Neden böyle yalın bir dil seçtiniz?
 
 Çünkü öbür türlü ruh hastası, babasını öldüremeye çalışan çocuğun hikâyesi olurdu bu. Aşağı yukarı bir sürü insanın aklından geçebilecek bir başkaldırı aslında bu. Ben o çizgiyi aşmamaya çalıştım. Filmin iki hassas meselesi vardı. Biri dediğiniz durum. İkincisi de filmin içindeki dini renkleri iyi ya da kötü aktarmak yerine kültürel boyutta bırakmak.
 
 Evet filmde de dini hayatın bir parçası olarak vermişsiniz. Sıcak bir şekilde sunuluyor. Bizde genelde dinin bağlayıcılığı, hayattaki rengi, o sıcaklık, genelde Ramazan pidesini elden ele dolaştırırken gösterilir.
 
 Ramazan pidesi dediğiniz şey şu anda sadece Coca Cola reklâmlarında gösteriliyor. Orada kaldı. Yalan olduğu oradan belli. Din, Kozlu Köyü'nde benim gösterdiğim şekilde yaşanıyor.
 
 Şehirlerde durum farklı mı?
 
 Geçenlerde İstiklal Caddesi'nde yürüyordum bir ezan okunuyor, insan dayak yiyor gibi oluyor. Gerçekten herkes o şiddete sinir oluyor. Ama o köyde ezan hep öyle okunuyor. İnsani bir şey var.
 
 Evet şehirde artık evlerin altlarında mescit var. Günde beş vakit ezan sesi evin içinde. Çok rahatsız edici bir şey bu.
 
 İşte onun duygusu rahatsız etmek, ders vermek, cezalandırmak gibi şeyler olmasa, aslında ezan sesi hiç rahatsız edici değil. İnsanı teselli eder ezan sesi. Ölümü, sonrayı, önceyi hatırlatır. Ben o köyde duyunca bunları hissediyorum. İstiklal Caddesi'nde duyduğum ezan sesinde hiçbir estetik yok. Bağırıyor sadece adam.
 
 Siz dinin bu rahatlatıcı tarafını almayı mı tercih ediyorsunuz?
 
 Din öyle bir yanını alıp almayacağınız bir şey değil. Ben inanan insanlara inanıyorum.
 
 O köy benim için çok özel, orada evim var
 
 '5 Vakit'i nerede çektiniz?
 
 Çanakkale'nin Kozlu Köyü'nde.
 
 Çektiğiniz yer aslında çok sıradan. Öyle nefes kesen bir manzara yok. Ama o kadar güzel görüntülenmiş ki bir an önce oraya gitmek istiyor insan.
 
 Çok özel bir yer orası. Dediğiniz şey çok doğru. Öyle çok fazla bir özelliği yok. Ama tuhaf, açıklayamadığım, oradaki insanlardan da gelen ruhani bir havası var. Çok sessiz bir kere. Orada yaşayan insanlar çok farklı. Bir kere onlar da çok sessiz. Orada müzik duymazsınız, televizyon duymazsınız. Çok aydınlık ve de açık insanlardır. Yaşlılar ölür, eğer yakınları yoksa evleri döküle döküle yok olur. Mezarlarda isim yoktur.
 
 Çok hüzünlü.
 
 Hüzünlü değil aslında yüce bir durum bu. Bence bunu yapmak için çok yüksek değerli olmak lazım. Zamana karşı öyle bir duruş var ki orada. Ve gerçekten orada zamanı döndüren tek şey beş vakit okunan ezan sesi.
 
 Tıpkı filmdeki gibi.
 
 Aynen öyle işliyor zaman orada. Ezanın o yüzden oradaki dini motifi de çok farklı. Zaten insanlık olarak o olgunlaşan insanların dini algılayışları da çok olgun. Çok etkileyici bir yer. Zaten bu filmin bütün o kokusu, nefesi oradan geliyor.
 
 Nereden buldunuz o köyü?
 
 Arkadaşımın orada evi vardı. Birkaç kere gittim. Sonra ben de bir ev satın aldım orada. Şimdi gidip kalıyorum sık sık.
 
 Çocuklara 'Bu filmden sonra ünlü olmayacaksınız' dedim
 
 Film üç çocuğun hikayesini anlatıyor ve onların üstünden dönüyor. Çocuk oyuncularınızı çok iyi yönetmişsiniz inanılmaz iyi oynuyorlardı. Çok doğallardı. Nasıl seçtiniz onları?
 
 Bölgede ne kadar okul varsa, oralardan bine yakın çocuk taradık. Filmin en büyük hazırlık çalışmalarından biri oldu. Çünkü çocukların o yöreden olmasını istiyordum. O çocuklar gerçekten çok iyiler. Sadece Yıldız'ı oynayan Elit'i İstanbul'dan götürdüm. Çünkü işimizi şansa bırakmamak için İstanbul'da da casting yaptık.
 
 Çocuklarla çalışmak daha mı zor oluyor peki?
 
 Çocuklar eğer belli bir algı düzeyindelerse çok rahat onlarla çalışmak. Çünkü oyuncuların bir fikirleri oluyor, çocuklarla çalışma yolunu bulursanız çok rahatlarsınız. Mesela filmde iğde ağacına kafalarını sürerek geçtikleri bir sahne var. Bana 'Neden sürtüyoruz?' diye sordular 'Öğretmenin saçları onlar' dedim. Ve hiç sorgulamadan yapmaya devam ettiler. Çocuklarla çalışmanın kolaylığı bu. Hayal edip oynuyorlar.
 
 Sizin onlarla çalışma yolunuz nasıl? Onlara yönetmen olarak mı 'Reha Abi' olarak mı yaklaşıyorsunuz?
 
 Hepsi karışık. Bazen sesimin tonunun sertleştiği de oldu. Ama kırıcı olmadan yaptım bunu. Benim çocuklarla çalışırken sadece çok büyük bir endişem vardı. Onlara 'Sakın o kadar çocuk arasından seçildiğiniz için kendinizi özel sanmayın' dedim. Çünkü küçük bir yerde yaşıyorlar. Bunun aslında hiçbir şey olmayacağını, bittikten sonra da hayatlarının aynen devam edecğini anlattım. 'Film bittikten sonra artist olmayacaksınız' dedim. Çok yaralayıcı bir şey olurdu bu. Ama ben ne kadar desem de onların aklında vardır. Beni de şimdi alıp filmde oynatsalar aynı şeyi hayal ederim. Ama çok akıllı çocuklardı.
 
 Yiğit KARAAHMET
 18.04.2006
 Akşam


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə