Mevlana’da hz. Peygamber tasavvuru




Yüklə 99.85 Kb.
tarix21.04.2016
ölçüsü99.85 Kb.
MEVLANA’DA HZ. PEYGAMBER TASAVVURU1

Bir mutasavvıf ve mütefekkir olarak Mevlânâ, ilmiyle, irfanıyla, aşkıyla, sade yaşantısı, güzel ahlakı ve bütün haliyle çağını ve sonraki çağları peşine takmış, “Âlimler peygamberlerin varisleridir”2 düsturunca tüm insanlığın ihyası için zaman ve mekân kaydından azade olmuş bir Hakk aşığıdır.

Mevlânâ’nın hayatı ve eserleri iyi tetkik edildiğinde görülür ki; onun bütün söz ve fiillerinin kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberdir.3 Başta meşhur eser Mesnevî olmak üzere her bir eseri, bir Hakk aşığının lisanından çağının ve daha sonraki çağların idrakine söyletilmiş bir Kur’an tefsiri ve Hz. Peygamberin hadislerinin şerhidir. Mevlânâ bir rubâisinde hayatının bütün gayesini oluşturan bu gayretini şu şekilde ifade etmektedir:

"Cânım bedenimde oldukça Kuran’ın kölesiyim,

Muhammed-i Muhtar’ın yolunun toprağıyım.

Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse,

Ben nakleden de, o sözden de şikâyetçiyim."4

Mevlânâ bu rubâisiyle Kur'ân-ı Kerim'e bağlılığının yanında Hz. Peygamber'e karşı sevgisini de apaçık ilan etmektedir. Dahası Eflakî’nin naklettiği şu örnekte olduğu gibi hayatının her anını Hz. Peygambere ittabaya hasretmiştir. Mevlânâ daima şeyh Muhammed Hâdim’e: “Bu gün evde bir şey var mı?” diye sorardı. Eğer şeyh Muhammed “Hayır efendim, hiçbir şey yok.” Derse sevinir, şükürler ederdi. deyince, ellerini açarak: “Allah’a şükürler olsun, bugün evimiz Peygamber evine benziyor.” derdi.5

Mevlânâ, başta Mesnevî ve Divân-ı Kebîr olmak üzere tüm eserlerinde Hz. Peygamber’e karşı sevgisini kendine has üslubuyla ifade eder. Hz. Peygamberin müstesna yerini her vesileyle ile dile getirir; onun rehberlikteki eşsiz yerini daima vurgular; O’nu en güzel vasıf ve teşbihlerle, en samimi ifadelerle anar ve; “Muhammed’in nuru, milyonlarca parçaya ayrıldı da baştanbaşa iki dünyayı kapladı.”6 Taze baht dostumuz, can vermek işimiz gücümüz; kervanbaşımız da dünyanın övündüğü Mustafa bizim. Ay bile ay yüzünü gördü de dayanamadı, yarıldı; O'na itaat ettiği için bu (güzel) talihe erişti.”’7 der.

Mesnevî'deki şu beyitler Mevlana’nın Hz. Peygamber’e atfettiği değeri ifade için yazmış olduğu en güzel övgülerdendir:

Senin nûrun olmadıkça aydın gün bile gecedir. Sana sığınmadıkça, aslan bile tavşan kesilir!

Ey Mustafa! Bu safâ denizinde kaptanlık et! Çünkü sen, ikinci Nuh'sun.

Akıllara bir yol gösterici lâzım. Hele yol, deniz yolu olursa!

Sen, vaktin Hızır'ısın; her geminin imdâdına yetişen sensin.

Bu topluluğun önünde gökyüzündeki ışık gibisin, güneşe benziyorsun.

Ey peygamber, hidayet, Kaf Dağına benzer, sen ise Ankâsın.

Ey şifa! Hastayı terketme, sağıra kızıp körün sopasını alma!

Bu fâni cihandaki körleri katar katar al götür!

Doğru yolu gösterenin işi budur; sen de doğru yolu gösterensin...

Âhir zamânın yasına neşesin sen!’8

Mevlana eserlerinde Hz. Peygamberi her vesile ile zikreder. Her zikredişinde O’nun adını değişik vasıflarıyla anar. Eserlerini tetkik ettiğimizde Mevlana’nın Hz. Peygamberi şu isim ve sıfatlarla andığını görüyoruz:



Ey şu varlığın hülâsası, vücudun zübdesi! 9, Naziri olmayan Peygamber, ... 10, ...lûtuf sahibi Peygamber, ... zarif kimse11 , …kerem denizi ...12, Hazret-i Ahmet... 13, İyi işlerde imam olan; keremlere, kerâmetlere düzen veren Mustafa ..14.

Âlemin de, âdemin de en başı, en büyüğü, en iyisi, insanlarla cinlerin peygamberi, iki âlemin güneşi, âlemin rahmeti, Âdemoğullarının övüncü...’15, ‘Vennecmi’ padişahı, ‘Abese’ sultanı...16, …seçilmiş Peygamber.... 17, …peygamberler padişahı...18, Peygamberliğin en yüksek makamına sahip olan... 19.

‘…Allah elçisi, o önüne ön bulunmayan âlemin tercümanı, o Arabın, Acemin en fasîhi, o ilim ve kerem madeni, o davulsuz, bayraksız padişahlar padişahı, o kâinatın ulusu, varlıkların ve varolanların sultanı...’20, ... Özü-sözü doğru olan..21 , ..Şefaatçi dost, yüce bir ışık..’ …şefaat kemerini beline bağlayan, o (âhiret) âlemin güneşi, Âdemoğullarının rahmeti ...’ 22



Ey bütün dünyadakiler yurdunda konuklayan, ey padişah…23, İncil’de Mustafa’nın, o Peygamberler başının, o safa denizinin adı vardır.24

Ey peygamber, mühürleri kaldırmak, kapalı kapıları açmaktasın, hatemsin, bu iş, seninle ve sende bitmiştir. Can bağışlayanlar âleminde bir Hatem’sin sen.25

... Şeriat sahibi, peygamberlerin ulusu, gökyüzünün, yeryüzünün ışığı, Allah elçisi Muhammed ...’ 26, Kıyâmet şefaatçisi, kâinatın Peygamberi, varolanların en ulusu, en iyisi...’ 27

O seçilmiş elçi, o kadri yüce sefir, ‘Sonra yaklaştı, yakınlaştı’ (Necm, 53/89 makamına yaklaştırılmış olan, ‘İki yay kadar kaldı araları, yahut daha da yakın’ (Necm, 53/9) âyetiyle durağı bildirilen, önce gelenlerin de hayırlısı, sonra gelenlerin de hayırlısı bulunan, peygamberlerin sonuncusu, varlıkların özü-özeti, apaçık deliller gösteren; sonu, ucu-bucağı bulunmayan, kıyaslanamayan bir deniz olan, ‘Ona bir ışık verdşk ki insanlar arasında onunla gezer’ (En’âm, 6/122) âyetiyle şanı övülmüş bulunan; cennetin, cennet bahçelerinin kilidi; sırlarda ve gerçeklerdeki, remizleri açan, ‘Gerçekten de biz sana Kevser’i verdik’ (Kevser, 108/1) fermanıyla âlemi aydınlatan, güneşe eş...’ 28

Mevlana eserlerinde her vesile ile anıp değişik vasıflarıyla zikrettiği Hz. Peygamber’in bizim gibi insani özelliklere sahip olduğunu; fakat ayrıcalıklı yaratıldığını vurgular:



Muhammed de etten, deriden meydana gelmiştir, bu hususta her beden onun cinsindendir. Eti vardır, derisi vardır, kemiği vardır, fakat hiç bu bedenlere benzer mi? O terkipte öyle mucizeler meydana geldi ki, bütün terkipler mat oldular.29

Mevlana’ya göre topraktan nice insanlar halk edilmiştir, fakat bu yaratılanlar içinde en üstün olanı Hz. Muhammed’dir:



Onun (toprağın) nice şaşılacak çocukları var, fakat Ahmed, hepsinden üstün!

Yerle gök, bizim gibi iki çiftten böyle bir tek padişah doğdu diye gülmekte, sevinip neşelenmektedir.

Gökyüzü neşesinden yarılmada; yeryüzü, azadeliğinden süsene dönmektedir! 31

Âlemden maksat insandır;

İnsandan maksat da o soluktur.30

O Yüce soluk Hz. Peygamber bütün Hakk âşıklarının yol göstericisi ve kafile başıdır.

“…

Sevgiliye can vermek de işimiz, gücümüz. Bizim kafilemizin başı, yol göstereni Hz. Muhammed Mustafa'dır.

O'nun mübarek ay yüzünü görmeye, ay dayanamadı da ikiye bölündü. Ay ondan nur dilenen, onun niyazkar, adî bir kölesi iken, o talihe kavuştu.

Saba rüzgârının bu güzel kokusu onun mübarek saçlarının büklümünden geliyor. Bu hayalin parıltısı, kuşluk güneşine benzeyen cemalindendir...” 31

Hz. Muhammed, bu dünyada da şefaatçidir, o dünyada da... Bu dünya din dünyasıdır. O dünya ise cennetler dünyasıdır.



Bu dünyada onlara yol gösterir. O dünyada ise ay gibi olan yüzünü gösterir.

O’nun gizli ve aşikar adetleri: ‘Ya Rabbi, ümmetime doğru yolu göster, onlar gerçekten de bilmiyorlar.’ diye dua etmekti.

O’nun mübarek nefesi ile iki kapı da açılmıştır. İki dünyada da duası kabul edilmiştir.

O’na benzer birisi ne gelmiştir, ne de gelecektir.

O mübarek ruhuna, kutlu gelişine, evladına da yüz binlerce salât ü selam olsun.” 32

Hz. Muhammed’in sureti bir duvarın yüzüne vursa, duvarın gönlünden gönül kanı damlar.



O’nun mübarek sureti duvara öyle kutlu gelir ki, duvar bile hemen iki yüzlülükten kurtulur.

Temiz ve pak kişilerin bir yüzlü oluşlarına karşı, duvarın iki yüzlü oluşu onun için ayıptır.” 33

Mevlânâ’ya göre Hz. Peygamber, bu âlemde yol gösterici bir nurdur, gece karanlığında bir dolunaydır. Bu dolunayın peşinden gitmek ve gece ulumayı seven köpeklere aldırış etmemek lazımdır.

“…Kendine gel de geceleri kalk, çünkü ey Peygamber, mum geceleri ayakta durur!

Senin nurun olmadıkça aydın gün bile gecedir... Sana sığınmadıkça aslan bile Tavsan kesilir!

Ey Mustafa, bu nur denizinde kaptanlık et... Çünkü sen, ikinci Nuh’sun!

Akıllılara bir yol gösterici lâzım... Hele yol, deniz yolu olursa!

Kalk da yolu vurulmuş kervana bak... Her yanda kaptan kesilmiş gül yabanileri gör!

Sen, vaktin Hızır’ısın, her geminin imdadına yetişen sensin... Ruhullah gibi yalnız yürümeyi âdet edinme!

Bu topluluğun önünde gökyüzündeki ışık gibisin, güneşe benziyorsun... Bunlardan gizlenmeye, halveti bezemeye kalkışma!” …34

Mevlana’ya göre Hz. Peygamber, bu dünyada yol göstericimiz ve rehberimiz olduğu gibi; ahirette de şefaatçimiz ve savunucumuzdur:



O, bu dünyada da şefaatçidir o dünyada da, bu dünyada insanı dine götürür, o dünyada cennetlere.

Bu dünyada ‘Sen onlara yol göster’ der; o dünyada ‘Sen onlara ay gibi yüzünü göster’ der.

Onun gizli, aşikâr işi, daima ‘Yarabbi, sen kavmime doğru yolu göster, onlar bilmiyorlar’ demektir.

Onun nefesiyle iki kapı da açıktır. Duası, iki âlemde de müstecap olur.

Ona benzer ne gelmiştir, ne de gelecek. Bu yüzden son peygamber olmuştur.

Sanatında son derece ileri gitmiş bir üstadı görünce bu sanat, sende bitmiştir demez misin?

Ey peygamber, mühürleri kaldırmak, kapalı kapıları açmaktasın, Hatem’sin, bu iş, seninle ve sende bitmiştir. Can bağışlayanlar âleminde bir Hatem’sin sen.

Hâsılı mühürleri kaldırma ve kapıları açmada Muhammed’in işaretleri, tamamiyle açıklık içinde açıklıktır, açıklık içinde açıklıktır, açıklık içinde açıklık.

O’nun canına, evlâdının gelişine ve zamanına yüz binlerce aferin!

O’nun devlet ve ikbal sahibi halifesinin oğulları, onun can ve gönül unsurundan doğmuşlardır.35

Mevlânâ, Hz. Peygamber’in Hakk’ın koruması altında olduğunu ve Hz. Peygamber’e bahşedilen ilahi lütufların bu dünya ile sınırlı olmadığını, O’nun davasının kıyamete kadar devam edeceğini Hakk’ın lisanından şöyle nakleder:

“…Senin parlaklığını gün geçtikçe artırır, adını altınlara, gümüşlere bastırırım.

Senin için minberler, mihraplar kurdururum. Ben, seni öyle seviyorum ki senin kahrın, benim demektir.

Şimdi adını korkudan gizlice söylüyorlar, namaz kılacakları zaman gizleniyorlar.

Melûn kâfirlerin korkusundan dinin mağaralarda gizli kalıyor ya...

Bütün âlemi minarelerle dolduracağım, âsilerin gözlerini kör edeceğim ben.

Kulların şehirler alacak, mevkiler bulacak… Dinin balıktan aya kadar her tarafı kaplayacak.

Ey Peygamberimiz, sen sihirbaz değilsin, doğrusun… Sen de Musa’nın giydiği elbiseyi giymişsin, sen de onun gibi bir peygambersin.

Kur’an’ın, Musa’nın asâsına benzer küfürleri ejderha gibi sömürüp yutar.

Sen, toprak altında uyursun ama o tertemiz söz asâ gibi her şeye agâhtır.

Kast edenlerin elleri o asâya ulaşamaz. Uyu ey padişah, uyu… uykun mübarek olsun!

Bedenin uyur ama nurun göklere ağar, düşmanlarını kahretmek için okunu kur, yayını ger.

Felsefeci, aleyhine söylenmeye yeltenir ama nurunun oku ağzını oklar, onu susturur.”

Hakikaten de öyle oldu, hattâ bu vaitten de üstün şeyler vücuda geldi. O uyudu, fakat bahtı, ikbali uyumadı.” 36

Yine Mevlana, Hz. Peygamber’in, her bakımdan ilahi muhafaza altında olduğu kanaatindedir. Hatta, O’na kem gözle bakmak, ismini hafife almak ve hakaret etmek de ilahi cezayı gerektirir:



Birisi ağzını eğerek Ahmed adını alaya aldı, ağzı çarpıldı da öyle kaldı.

Pişman olup ‘Ey Muhammed, affet! Ey Peygamber, sen, Min ledün ilminden (Allah ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim) lütuflara mazharsın. Ben bilgisizlikten seninle alay ettim. Alay edilmeye layık ben oldum’ dedi.

Allah, bir kimsenin perdesini yırtmak isterse onu, temiz kişileri alaya almaya meylettirir!37

Yine Mesnevî’deki beyitlerinde Hz. Peygamberin adına saygı gösterenlerin kurtulacağı, adını hor görenlerin de helak olacağı İncil ve Hıristiyanlar bağlamında zikredilmektedir:



İncilde Mustafa’nın, o Peygamberler başının, o safa denizinin adı vardır;

Sıfatları, şekli, savaşı, oruç tutuşu ve yiyişi anılmıştı.

Hıristiyan taifesi, o da, o hitaba geldikleri zaman sevap için,

Yüce adı öperler; lâtif vasfa yüz sürerlerdi.

Bu söylediğimiz fitne esnasında o tâife, fitneden, kargaşalıktan emindiler.

Onlar, o emîrlerin ve vezirin şerrinden emin olup Ahmed adının sığınağında korunmuşlardı.

Onların nesli de çoğaldı. Ahmed’in nuru, bunlara yardım etti, yâr oldu.

Hıristiyanlardan, Ahmed adını hor tutan diğer fırka,

Fitnelerden ve o tedbiri de şom, fitnesi de şom vezir yüzünden hor ve kıymetsiz bir hale geldi.

Mânaları ters, sözleri aykırı tomarlara uymalarından dolayı dinleri de müşevveş bir hale geldi, hükümleri de!

Ahmed’in adı böyle yardım ederse acaba nuru nasıl korur?

Ahmed adı sağlam bir kale olunca o emin ruhun zatı, ne olur?38

Ecelle, ölümle Mustafa’nın adı yanmamıştır. Çünkü o adın sahibi ileriden ileriydi, uludan ulu!39

Mevlana, Mesnevî’de geçen şu örnekte olduğu gibi Hz. Peygamber’in ilahi mucizelerle teyit edildiğini vurgular:



Hannâne direği, Peygamberin ayrılığı yüzünden akıl sahipleri gibi ağlayıp inliyordu.

Peygamber, ‘Ey sütun, ne istersin?’ dedi. O da ‘Canım, ayrılığından kan kesildi. Bana dayanıyordun, şimdi beni bıraktın. Minberin üstüne çıktın’ dedi. Bunun üzerine Peygamber ona dedi ki: ‘Ey iyi ağaç, ey sırrı bahta yoldaş olan! Ne istersin? Seni yemişlerle dolu bir hurma fidanı yapayım da doğudakiler de, batıdakiler de senin hurmanı yesinler. Yahut Allah, seni o âlemde bir servi yapsın da ebediyen taptaze kal’ dedi. Bunu diler misin? Sütun ‘Daim ve baki olanı isterim’ dedi. Ey gafil, dinle de bir ağaçtan aşağı kalma!40

Yine Mevlâna Mesnevî’’de Hz. Peygamber’e ait bir başka mucizeyi kendine has bir coşkunlukla da şöyle anlatır:



Malik oğlu Enes’ten rivayet edilmiştir. Bir kimse ona misafirliğe gitmişti.

O misafir hikaye etmiştir ki, Enes Hazretleri, yemekten sonra peşkirinin sararmış, solmuş, kirlenmiş olduğunu gördü.

Hizmetçi kıza: ‘Şu kirli ve bulaşık peşkiri bir an için olsun tandıra atıver.’ dedi.

O anlayışlı kız, hemen peşkiri ateşle dolu tandıra attı.

Misafirlerin hepsi, bu işe şaştılar, peşkirden dumanlar çıkacağını, yanıp kül olacağını bekliyorlardı.

Bir müddet sonra hizmetçi kız, kirlerden temizlenmiş, beyazlaşmış peşkiri tandırdan çıkardı.

Orada bulunanlar, ‘Ey Aziz Sahabi’ dediler. ‘Bu peşkiri nasıl oldu da ateş yakmadı, üstelik bir de temizledi?’

Enes Hazretleri buyurdu ki; ‘Mustafa, bu peşkire çok defa elini, ağzını sildi de ondan.’

Ey ateşten ve azabdan korkan gönül, öyle bir el, öyle bir dudak sahibine yaklaş.

O mübarek el ve ağız, peşkir gibi cansız bir şeye böyle bir yücelik böyle bir şeref verirse, bir aşığın ruhuna neler verir? Ne feyizlerde bulunur?” 41

Mevlana’nın tasavvurunda Hz. Peygambere karşı sevgisi aşikare bir şekilde yer alır. Önce O’na karşı sevgisini bildirmesini O’nun emri olarak zikreder ve der ki:

... Sevgimi ve duamı, gösterişle karışmasın diye bildirmek istemedim, ama Allah rahmet etsin, esenlik versin, Mustafa’nın emrine uyup bildiriyorum. Mustafa, mescitte oturuyordu; birisi, mescidin kapısı önünden geçti. Dostlardan biri, ey Allah elçisi dedi, şu geçen kişiyi seviyorum ben. Mustafa, kalk buyurdu, bu sevgiyi ona bildir. Bildirmede gösteriş âfeti olsaydı, o Âdem’in de, âlemin de en ince şeylerini bilen, asla bu bildiriş için fetvâ vermezdi.’ 42

Şu dostluğu, sevgiyi bildirişim de, Allah ona rahmet etsin, esenlik versin, peygamberliğin en yüksek makamına sahip olan Muhammed’in izniyledir, fermanıyladır. 43

Mevlânâ’nın Hz. Peygamber’e karşı olan sonsuz sevgisi, başta Mesnevî ve Divân-ı Kebir olmak üzere tüm eserlerinde farklı ve dikkat çekici ifadelerle yer alır.



Ben öyle birine aşığım ki her şey O'nundur, her şey O'nun mahlûkudur.

Benim aklım da, canım da, O'nun habibine kurban olmuştur.

Aklı Mustafa'nın yoluna kurban et, ‘Allah'a dayandım’ de. Zira Allah her şeye yeter .44

Gökyüzü aşkın etrafında döner durur, kalk da biz de dönüp duralım.

Gel gör de ‘Lev lake ma halaktu eflak’ ne dedi, zira o Ahmed-i Muhtâr'ın aşkıdır ,45

Alnımızda olan o kutlu nur, gönlümüzde olan o kesin inanç

Tüm bu nur, hatta bütün nurların nuru Muhammed Resulullah'ın nurundandır .46

Muhammed'in sahip olduğu güzel huy ve güzel yaşantı, bizi kapkaranlık gecelerde çaresiz bırakmaz.47

Mevlânâ Hz. Peygamber’e olan iştiyakını bazen de O’nu en iyi tanıyan Hz. Peygambere karşı sevgi ve bağlılıklarını yaşayarak ispatlayan sahabelerin dillerinden anlatır. Bunun örneklerinden biri Mesnevî’de Hz. Ebu Bekir’in lisanından ifadelendirdiği şu beyitlerdir:

“…

Sen beni kul et, bana dostum de, senden hiç azatlık istemem.

Benim azatlığım sana kul olmamdır. Sensiz olursam mihnetlere, azaplara uğrarım.

Ey Allah seçilmişi, bu seçilişinle dünyayı dirilttin. Halkın geri kalanlarını ileri götürdün, hele beni yok mu?

Gençliğimde rüya görmüştüm, değirmi güneş, bana selâm vermişti.

Beni yerden almış, gökyüzüne çıkarmıştı. Bu yücelişte ona yoldaş olmuştum.

Bu rüya, olmayacak bir şey, malihulyadan ibaret. Hiç olmayacak şey, benim halime uyar mı, benim vasfım olur mu? demiştim.

Fakat seni görünce kendimi gördüm. Aferin o güzel aynaya!

Seni görünce olmayacak şey, bana hâl oldu. Canım ululuklara daldı.

Ey şehirlerin ruhu, seni görünce bu güneşin sevgisi, harareti, gözümden düştü.

Gözüm senin yüzünden yüce bir himmet sahibi oldu, artık çayırlığa, çimenliğe hor bakıyor, onları hoş görmüyor.

Nur aradım, kendimi nurun nuru olarak gördüm. Huri aradım, kendimi hurilerin bile kıskandıkları derecede güzel buldum.

Lâtif ve gümüş bedenli bir Yusuf aradım, sen de bir Yusuf’lar yurdu gördüm ben.

Cennet peşindeydim, arayıp duruyordum. Her cüzün, bana bir cennet göründü.” 48

Mevlânâ, zaman zaman da Nebiler Sultanı o aziz sevgiliye kendi halini arz eder, ondan istimdat diler.

Ey gökleri aydınlatan ilahî çerağ, ey yeryüzünü nurlandıran Allah'ın rahmeti benim dertli halimi gör, feryadımı, iniltilerimi dinle, işit!..

Yüzlerce beladan kaçtım, senin merhametine, inayetine sığındım! Merhamet elini başıma koy, beni okşa; yahut iyilik ve ihsan eteğini aç, iyilikler saç!..

Ya benim muradımı ver, isteklerimi kabul buyur yahut bu murad ve istek duygusundan beni kurtar, bu dünya duygularını, isteklerini benden al! Verdiğin lütuf sözlerini yarına bırakmaktan vazgeç, geciktirme; bugün vadini yerine getir! Ya öyle yap, ya böyle yap!..

Ey nebîler sultanı! Ya; "Şüphe yok ki, Biz sana apaçık bir fetih vermişizdir " (Fetih Suresi, 48/1) kapısını aç da, yüzlerce zevk u safa gülistanları, yüzlerce neşe yaseminleri seyredeyim,

Yahut; "Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?" (İnşirah Suresi, 94/1) ayetinin ilhamlar tasan memba'ından su, şarap, süt ve bal, bu dört çeşit lütuf, iyilik, ihsan, ask manevî ırmaklarını gönlüme akıt, feyizlerle coşayım!

Ey Senayî, ey büyük veli; yürü! Muhammed Mustafa Efendimizin mübarek ruhundan medet, yardım iste; "Mustafa, alemlere rahmet olarak gönderilmiştir! (Enbiya Suresi 21/107) " 49

O, birkaç yerde tekrar ettiği şu mısraları da sevgilisi Hz. Peygamber için söylemiştir:



Yel beni size götürseydi,

Yellerin eteklerine sarılırdım.

Sizi öylesine özledim ki, kuştan daha tez uçar gelirim size;

Ama kanadı kesik kuş, nasıl uçabilir?50

Nihayet Mevlânâ, Hz. Peygamber’e karşı aşkını ve bağlılığını o noktaya taşır ki, hasretin dayanılmaz olduğu yerde, birçok peygamber aşığının yaptığı gibi, Hz. Peygamber ile vuslatı bu dünyada görmek ister ve huzuru kaybetmiş dünyanın huzura O’nun manevi varlığı ile kavuşacağına vurgu yaparak der ki;

Ey Yusuf, gözleri görmeyen Yakup'a gel. Ey gözlerde gizlenmiş olan İsa, sen de şu gök kubbenin üstünden bir görün...

Ayrılıktan ötürü gündüz karardı, gece gibi oldu. Gönlüm yay gibi idi, inceldi ok gibi oldu. Dertli Yakup ihtiyarladı, ey genç Yusuf artık gel!

Ey Îmran oğlu Musa! Senin Hakk'a yalvarman için, ne Tur-ı Sîna'lar var! İsrailoğulları buzağıya tapıyorlar. Artık Tur-ı Sîna'dan dön! Bizi kurtarmaya gel!

Benzim safran gibi sarardı. Boynum büküldü, çene düştü. Beden mezarında sıkıştım kaldım. Ey ruhu darlıktan kurtaran, rahata kavuşturan! Gel, beni benden, beni bedenden kurtar!

Hz. Muhammed'i gözleyen gözüm, gamınla sana müştakım diyor. "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya Suresi, 21/107) ayetinin sırrı, gel de o dağınık saçlar arasından yüzünü göster!"

Sen, öyle büyüksün, öyle büyük bir nur kaynağısın ki, şu güneş senin nuruna karşı sanki akşam kızıllığı. Ey bütün dünya padişahlarını geride bırakan, azîz varlık! Ey Hakk ile gören göz! Ey her şeyi bilen gönül! Gel!

Dünyada mevcut bütün canlar, sana karşı canlıktan çıkıyorlar, beden oluyorlar. Hâlbuki sen, cansın, canlar canısın, cansız beden ne işe yarar? Ben çok eskiden, sana gönül vermiştim. Gel, ey sevgili gel de şimdi sana canımı da vereyim!

Ey sevgili! İlacım da sensin, çarem de sensin. Yüz parça olmuş gönlümün nuru da sensin, çaresiz gönlümde, senden başka ne varsa hepsi yok oldu, beni kimsesiz bırakma! Gel!”51

SONUÇ

Mevlânâ tasavvurunda Hz. Peygamber, bütün Hakk âşıklarının yol göstericisi, kafile başıdır. Dünyayı diriltendir. Bu âlemde yol gösterici bir nur, gece karanlığında bir dolunaydır. O’nun azatlığı Hz. Peygambere kul olmaktır. Hz. Peygamber öyle büyük bir nur kaynağıdır ki, güneş O’nun nuruna karşı sanki akşam kızıllığı gibidir. Hz. Peygamber bütün dünya padişahlarını geride bırakan, azîz varlıktır. O Hakk ile gören bir göz, her şeyi bilen bir gönüldür. O’na tabi olmak, hayatının bütün safhalarını O’na ittibaya hasretmek Mevlana için en büyük sevinç kaynağıdır. Bu sebeple Mevlana eserlerinin tamamında Hz. Peygambere karşı aşkını, sevgisini, bağlılığını arzetmek, O’nu en yüce vasıflarıyla anmak ve anlatmak için, her vesile ile adını anmaya, O’nu kendi uslubu içinde anlatmaya çalışmıştır.



BİBLİYOGRAFYA

Ahmet Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn (Âriflerin Menkıbeleri), Çev. Tahsin Yazıcı, İstanbul, 1989.

Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî, Dîvân-ı Kebîr, Çev. ve Haz.: Abdulbâki Gölpınarlı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1995.

-------, Fîhi Mâ Fîh, Çeviren: Meliha Ülker Anbarcıoğlu, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1990.

-------, Mektuplar, Çev. ve Haz.: Abdulbâki Gölpınarlı, İstanbul, 1963.

-------, Mecâlis-i Seb’a (Yedi Meclis), Çev. ve Haz.: Abdulbâki Gölpınarlı, Konya, 1965.

------- , Mesnevî, Çev. Veled İzbudak, M.E.B. Yayınları, İstanbul l99l.

-------, Rubâiler, Çev. Nuri Gençosman, M. E. B. Yayınları, İstanbul 1974.



Ebû İsa Muhammed b. İsa b. Sevre es-Sülemi Tirmizi, el-Câmiü's-sahih, thk. Muhammed Fuad Abdülbaki-Mustafa el-Babi el-Halebi, Kahire 1962.


1 Sezai Küçük, Yrd. Doç. Dr. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Tasavvuf ABD Öğretim Üyesi.

2 Sünen-i Tirmizî, Kitabü’l-İlim, 19.

3 Bkz. Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn, I, 258, 287-288, 333, 336, 380-386, 472, 566, 578, 579-580, 583-584, 591.

4 Rubâiler, II, 216.

5 Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn, I, 472.

6 Divân-ı Kebîr, III, 189

7 Divân-ı Kebîr, IV, 358

8 Mesnevî, IV, (beyit) 1453 vd.

9 Mesnevî, I, 2060.

10 Mesnevî, II, 2213.

11 Mesnevî, II, 2852

12 Mesnevî, II, 2854.

13 Mesnevî, IV, 3786.

14 Mektubât, s. 17.

15 Mecâlis-i Seb’a, s. 79.

16 Mesnevî, IV, 2081-2082.

17 Mecâlis-i Seb’a, s. 56.

18 Mesnevî, IV, 3358.

19 Mektubât, s. 2.

20 Mecâlis-i Seb’a, s. 11.

21 Mecâlis-i Seb’a, s. 68.

22 Mecâlis-i Seb’a, s. 78.

23 Mesnevî, V, 65.

24 Mesnevî, I, 727.

25 Mesnevî, VI, 173.

26 Mecâlis-i Seb’a, s. 55.

27 Mecâlis-i Seb’a s, s. 80.

28 Mecâlis-i Seb’a, s. 92.

29 Mesnevî, V, 109.

30 Mecâlis-i Seb’a, s. 45.

31 Divân-ı Kebîr, I, 463.

32 Mesnevî, VI, 167.

33 Mesnevî, IV, 3844-3846.

34 Mesnevî, IV, 1455-1480

35 Mesnevî, VI, 167-175.

36 Mesnevî, III, 1200-1210

37 Mesnevî, I, 813-23

38 Mesnevî, I, 727-738.

39 Mesnevî, IV, 2865.

40 Mesnevî, I, 2113-18.

41 Mesnevî, III, 3110

42 Mektubât, s. 55.

43 Mektubât, s. 2.

44 Mesnevî, IV, 702

45 Divân-ı Kebîr, I, 1158.

46 Divân-ı Kebîr, II, 55. Rubai

47 Divân-ı Kebîr, II, 655. Rubai

48 Mesnevî, VI, 1075-1085

49 Dîvan-ı Kebîr, IV, 1974

50 Mektubât, s. 17, 76, 78, 153.

51 Dîvan-ı Kebîr, I, 16





Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə