İslamiyet öncesi TÜrk edebiyati islamiyet öncesi Türk edebiyatı iki kolda gelişme göstermiştir. SÖZLÜ edebiyat




Yüklə 56.79 Kb.
tarix25.04.2016
ölçüsü56.79 Kb.
İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI
İslamiyet öncesi Türk edebiyatı iki kolda gelişme göstermiştir.

1. SÖZLÜ EDEBİYAT: Bu döneme ait sözlü ürünler sagu, koşuk, sav ve destanlardır. İslamiyet öncesi Türkler göçebe bir hayat yaşıyorlardı. Yazı henüz kullanılmıyordu. Bu dönemin edebi ürünleri genellikle Şaman, kam, baksı ve ozan adı verilen sanatçılar tarafından icra ediliyordu. Bu dönemde kopuz denilen saz eşliğinde söylenen şiirler vardır Bunlar:
Koşuk: Aşk, tabiat ve kahramanlık gibi konuları işleyen şiirlerdir. Ayrıca eski Türklerde av törenlerini anlatan şiirler de bu guruba girer. Bu şiirler kopuz eşliğinde sığır denilen av törenlerinde söylenirdi. Bu şiirler lirik şiirlerdir. Halk edebiyatında koşma; divan edebiyatında gazel nazım şekli bu türden şiirlerdir. Genellikle 11’li hece ölçüsüyle söylenir.

Sagu: Halk tarafından sevilen ve kahraman özelliği taşıyan kişilerin ölümü üzerine söylenen şiirlere denir. Bu şiirler Yuğ adı verilen ölüm törenlerinde kopuz eşliğinde söylenirdi. Bu tür şiirlere Halk edebiyatında Ağıt; Divan edebiyatında Mersiye denir.

Sav: Gözlem ve tecrübelere dayalı vecizeli sözlerin şiirsel bir üslupla ifade edilmesine sav denir. Savlar didaktik (Öğretici) özelliğe sahiptir. Türk edebiyatında bu türe Atasözü diyoruz.

Destan: Milletlerin hayatlarında büyük yankılar bırakmış savaş, göç ve kıtlık gibi tarihi olayların olağanüstülüklerle bezendirilerek, çağdan çağa değişmiş, ülküleşmiş ve sayısız hayali unsurlar katılarak tanınmaz hale gelmiş uzun manzum hikâyelerdir. Destanlar genellikle sözlüdür. Destanlar sözlü oldukları için genellikle orijinalliğini kaybetmiştir. Destanlara, her anlatan kendisinden bir şeyler katmış, dolayısıyla destanlar birçok insanın hayal dünyasıyla hamurlaşmıştır. Destanların ortak özelliklerini şu şekilde inceleyebiliriz. Destanların ortak özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz.

Destanların özelliklerini şöyle sıralayabiliriz.



  • Biçim Yönünden: Destanların çoğu manzumdur. Nazım-nesir karışık olanlarına az rastlanır. Anonimdirler. Destanlar vezinli ve kafiyeli şiirler şeklindedir. Destanların üç dönemi vardır. Bunlar: Doğuş, yayılma, derleme ve yazıya geçirilmesi

  • Muhteva (İçerik) Yönünden:

  1. Olaylar: Destanlarda olaylar olağanüstü ve karışıktır. Kahramanların devler, Tanrılar, yırtıcı hayvanlar ve diğer düşman ordularıyla dövüşmesi ve galip gelmesi hemen hemen tüm destanlarda görülür.

  2. Kişiler: Gerçekte olması mümkün olmayan olağanüstü güçlere sahip kahraman portesi destan kahramanlarının genel özelliğidir. Kahramanlar hem insani hem de insan-üstü vasıflara sahiptir. Kahramanların tasvirlerinde güçlü canlılar birer benzetme aracı olurlar.

  3. Zaman: Destanlarda zaman takvimlerin dışındaki bir zamandır. Yani gerçek zamanının dışındadır.

  4. Çevre (Mekan): Destanlarda olayın geçtiği yer tam olarak belirtilmemekle beraber olayın geçtiği bölge belirsiz bir şekilde yansıtılır. Yani mekan net değildir. Destanlarda belirli bir coğrafya yoktur.

  5. Tema: Destanlarda en fazla işlenen konular, kahramanlık, aşk, ölüm, vatan sevgisi ve hasret gibi genel duygulardır.

  6. Amaç: Destanların genel amacı milli şuurun tesis edilmesine yöneliktir. Ferdi duygular ikinci planda gelir. Destanlar bir milletin milli benliğini yansıtan eserlerdir. Dolayısıyla destanlar dünya edebiyatında en ülkücü eserlerdir.

  7. Üslup: Destanlarda her zaman ihtişamlı bir söyleyiş vardır. Tasvirlerde ihtişamlı sıfatlar kullanılır. İnsanların milli şuurunun doğması için benzetmeler ve sıfatlar önemle seçilir.


Doğal Destanlar: Gerçekte var olan bir olayın milletin dilinde yüzyıllar süren bir anlatımdan sonra bir ozan tarafından yazılması ile oluşmuş destanlardır.

İslamiyet Öncesi dağal Türk destanları:

  • Yaratılış destanı: Türklerin Altay-Yakut zamanında çıkan bir destandır. Ayrıca ilk Türk destanlarından olma özelliğine de sahiptir. Asya kıtasının çeşitli bölgelerinde yaşayan Türk boyları ve Altay Türkleri arasında söylenmektedir. Türk destanları arasında en eskisidir. W. Radloff tarafından saptanıp yazıya geçirilmiştir. Destanın konusu kısaca şöyledir: Daha hiç bir şey yokken Tanrı Kayra Han'la uçsuz bucaksız su vardı. Bütün Tanrıların en büyüğü, varlıkların başlangıcı ve insanoğullarının da ilk atası Tanrı Kayra Han'ın bu sade sudan âlemde canı sıkılıyordu. O yalnızlık içinde düşünürken suda bir dalga belirdi, Ak ana (Akine) denilen bir kadın hayali görünerek Tanrı'ya "Yarat! " dedi, yine suya gömüldü.

Bunun üzerine Kayra Han, kendine benzer bir varlık yaratarak ona 'Kişi' adını koydu. Kayra Han'la Kişi sonsuz suyun semasında iki siyah kaz gibi, rahatça uçmaya koyuldular. Fakat Kişi bundan memnun olmadı. Hayatında değişiklik aradı. İlk olarak kendisini yaratandan daha yüksekte uçmaya kalktı. Onun bu duygusunu sezen Tanrı, Kişi'den uçma gücünü aldı. Kişi suya yuvarlandı. Boğulmak üzereyken yaptığına pişman olarak Tanrıdan imdat diledi.
Tanrı "Yüksel!" emrini verdi. Kişi suyun derinliğinden çıktı ve Tanrı'nın yine suyun içinden yükselttiği bir yıldıza oturarak boğulmaktan kurtuldu.
Kişi, artık uçamaz diye, tanrı Kayra Han dünyayı yaratmayı düşündü. Kişi’ye suyun dibine dalıp bir avuç toprak çıkarmayı emretti. Fakat o bu toprağı çıkarırken de kötülükler düşündü: Toprağın bir kısmının ağzına saklayarak ileride kendisi için gizli bir dünyayı yaratmayı tasarladı. Avucundaki toprağı su yüzüne serpince Tanrı Kayra Han, toprağa "Büyü!" emrini verdi. Bu toprak dünya oldu. Fakat "büyü!" emrini alınca Kişi'nin ağzındaki toprak da büyümeğe başladı. O kadar büyüdü ki Tanrı "Tükür!" buyurmasaydı kişi boğulacaktı.

Kayra Han'ın tasarladığı dünya önce dümdüz topraktı. Fakat Kişi'nin ağzından dökülen ıslak toprak dünyaya fırlayarak yeryüzünü bataklıklar ve tepeciklerle örttü. Buna çok kızan Tanrı, Kişi'yi kendi ışık âleminden kovdu ve ona şeytan “Erlig” adını verdi. Sonra yerden dokuz dallı bir ağaç bitirerek her dalın altında ayrı bir insan yarattı. Bunlar dünyadaki dokuz ayrı insan cinsinin ataları oldular.

Toprağın yeni insanları güzel ve iyiydiler. Erlig onları kıskandı. Kayra Han'dan onları kendisine vermesini istedi. Tanrı buna razı olmadı. Fakat şeytan, onları kötülüğe sürükleyerek, kendine çekmeyi biliyordu. Kayra Han, şeytan kapılan insanların bu akılsızlığına kızarak onları kendi hallerine bıraktı. Erlig'i yeniden lanetleyerek toprak altındaki karanlıklar dünyasının üçüncü katına sürdü. Kendisi içinde göğün on yedinci katında bir nur âlemi yaratarak oraya çekildi. İnsanları büsbütün başıboş bırakmamak için de onlara doğru yolu gösterecek bir melek gönderdi.

Erlig Tanrı Kayra Han'ın semasını görünce o da kendisi için bir gök yaratmak istedi ve (birçok yalvarışlarla) Tanrıdan bu izni aldı.


Erlig'in tebaası, yani kandırdığı fena ruhlar gökle yer arasındaki yeni dünyada Kayra Han'ın dünyasındaki insanlardan daha iyi (daha serbest) yaşıyorlardı. Bu durum Kayra Han'ın canını sıktı. Erlig'in dünyasını yıkmak için oraya kahraman Mandişere'yi gönderdi. O kuvvetli mızrağıyla vurarak, korkunç gök gürültüleri arasında bu dünyayı parça parça etti.

Parçalanan bu dünya aynı gürültülerle, Erlig ve insanlar için yaratılan ilk dünyanın üzerine yıkıldı. İri dünya parçaları yeryüzünün biçimini bütün bütün bozdular. Eski dünyaya şimdi yüksek dağlar, derin boğazlar balta girmez ormanlarla dolmuştu.

Kayra Han Erlig'i dünyanın en alt katına sürdü. O arada ne güneş, ne ay, ne de yıldız ışığı vardı. Tanrı Erlig'e dünyanın sonuna kadar orada oturmayı emretti.

Tanrı Kayra Han, şimdi on yedinci kat gökten kâinatı idare etmektedir. Diğer gök katlarından yedinci katta Gün Ana, altıncı katta Ay Ata oturmaktadır.





  • Alp Er Tunga destanı (Saka destanı): Alp Er Tunga M.Ö. 7yy’da yaşamış Anadolu’yu da içine alan geniş bir imparatorluk kurmuş bir Saka (İskit)Türk kahramanıdır. Efsanevi kahramanlığı, faziletli kişiliği ile halkın gönlünde taht kuran Alp Er Tunga İran’ın fethine girişmiş, bunda da başarılı olmuştur. Uzun süre İran’ı elinde tutan Alp Er Tunga Azerbaycan dolaylarında İran Şahenşahı Keyhusrev tarafından kuşatılmış, büyük bir mücadele sonunda İran Şahının planları sonucu Alp Er Tunga öldürülmüştür. Bu olay halk tarafından derin bir acı ile karşılanmıştır. İşte Alp Er Tunga destanı duyulan acının bir ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu sağu Divan – ı Lügati’t Türk aracılığı ile günümüze kadar ulaşmıştır. Ünlü İran şairi Firdevsi’nin Şehname’sinde Alp Er Tunga destanı şu şekilde anlatlır:

İran ülkesinde bir çok padişahlıklar bulunuyordu. Bunlardan biri de Kabil Padişahlığı idi ve başında da Zal adlı biri vardı. Kabil Padişahı Zal, Alp Er Tunga'nın elinde esir olan İran Hükümdarını kurtarmak için Turan ülkesine yürüdü. Alp Er Tunga'yı yendi ama hükümdarını kurtaramadı. Zaman geçti. İran ülkesine hükümdar olan Zev de öldü. Bunu fırsat bilen Alp Er Tunga iran'a bir daha savaş açtı . O zamana kadar Zal da yaşlanmıştı. Kendi yerine, Alp Er Tunga'ya karşı oğlu Rüstem'i yolladı. 'Halen Anadolu'da Zaloğlu Rüstem adıyla meşhur olan halk kitaplarında Zaloğlu Rüstem ile Arap Üzengi cengi diye hikâyeleri anlatılan bu ünlü İran kahramanı ile Alp Er Tunga arasında sayısız savaşlar oldu. Savaşların çoğunu Rüstem kazandı bir kısmını Alp Er Tunga kazandı. (Şehnâme İran destanı olduğu için bunu olağan saymak gerekir.)

Bu savaşlar sürüp giderken, İran'ın, hükümdarı bulunan Keykâvus, oğlu Siyavuş'u ve Zaloğlu Rüstem'i gücendirmişti. Gücenmenin sonucu olarak şehzade Siyavüş kaçıp Alp Er Tunga'ya sığındı. Orada uzun zaman kaldı, hattâ Türk yiğitlerinden birinin kızıyla evlendi, Keyhüsrev adında da bir oğlu oldu. Keyhüsrev büyüyünce, iranlılar onu kaçırıp hükümdar yaptılar. Keyhüsrev Zaloğlu Rüstem'i hoş tutup, gönlünü aldı ve Alp Er Tunga'nın üzerine gönderdi. Yine bir çok savaşlar oldu. Çoğunda Alp Er Tunga yenildi. Ve en sonunda Alp Er Tunga iyice yoruldu, ordusu dağıldı, askeri kalmadı. Tek başına dağlara çekildi. Orada, bir mağarada tek başına yaşadı. Fakat günün birinde izini keşfedip yerini buldular. Alp Er Tunga suya atlayıp kurtulmak istedi; fakat daha önce davranan Iran askerleri yetişip saldırdılar. Yiğitçe dövüştü ama ihtiyardı, yorgundu, tek başınaydı. Öldürdüler.



  • Şuu destanı (Saka destanı): Destan Oğuz boylarının ve Türkmenlerin isim kaynağını anlattıktan sonra Makedonyalı İskender’in Asya seferinde Türklerle göze alamadığını, hatta İskender ordularının bir gece baskını yapan Türklere yenildiğini hikâye eder. Bu destanın kahramanı Şu MÖ 4yy yaşamış bir saka hükümdarı olup İskender’i yenen Türklerin komutanıdır. Destanın kısaca konusu şu şekildedir:

İskender, Türk memleketlerini almak üzere saldırdığında Türkistan’da hükümdar Şu isminde bir gençti. İskender’in gelip geçici bir akın düzenlediğine inanıyordu. Bu sebeple de İskender’le savaşmak yerine doğuya çekilmeği uygun bulmuştu. İskender’in yaklaştığı haberi gelince kendisi önde halkı da onu izleyerek doğuya doğru yol aldılar. Yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri için doğuya gidenlere katılmadılar.

Giden gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp tartıştılar. 22 kişi bu iki kişiye: “Erler İskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç” dediler. Bekle , eğlen, dur anlamına gelen “Kalaç” bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. İskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk’e benziyor anlamında ” Türk maned ” dedi. Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de İskender’in yukarıdaki sözünden ortaya çıkmıştır.

Aslında Türkmenler, Kalaçlarla birlikte 24 boydur ancak Kalaçlar kendilerini ayrı bir boy olarak kabul ederler. Hükümdar Şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak İskender’in öncülerini bozguna uğrattılar. Sonra İskender ile Şu barıştılar. İskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü. Hükümdar şu da Balasagun’a dönerek bugün Şu denilen şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu.

Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın etkisi hâlâ sürmektedir. Bu destana göre İskender Türkistan’a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. İskender Türkistan’da mukavemetle karşılaşmamış bu sebeple de ilerlememiştir. Çoğunlukla çadırlarda yaşayan Türkler İskender’in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı geliştirmişlerdir.




  • Oğuz Kağan destanı (Hun destanı): Oğuz adındaki çocuk doğumundan itibaren olağanüstü haller gösterir. İlk sütü emdikten sonra şarap ve çiğ et ister. Böylece kısa sürede yetişir ve yiğit olur. Yaşadığı muhitte bir canavar av hayvanlarını yemektedir. Bunun üzerine Oğuz Kağan zekasını ve silahlarını kullanarak bu canavarı öldürür. Buna benzer birçok kahramanlıklar yaptıktan sonra halk nazarında kendisini saydırır. Böylece Türklerin başına kağan olur.

Oğuz Kağan Gök Tanrının koruduğu bir yiğittir. Gök ile onun arasında bir ilişki vardır. Nitekim bir gün Tanrıyı düşünürken ansızın bir ışık görür. Işığın içinde bir kız belirir. O kızla evlenerek Gün, Ay, Yıldız adında üç oğlu olur. Yine bir gün göl ortasında ağaç kavuğunda bir kız görür. O kızla evlenerek Gök, Dağ ve Deniz adlarında üç oğlu olur. Daha sonra halkının ileri gelenlerini toplayarak bir şölen ziyafeti verir. Daha sonra dört bir tarafa elçiler göndererek civardaki hanlıkların kendi buyruğuna girmesini ister. Bu isteğe Urum hanı uymaz. Bunun üzerine Bozkurdun kılavuzluğunda Urum hanın ordusunu bularak mağlup eder. Ülkesine geri dönen Oğuz Kağan veziri Uluğ Türk’ün rüyası üzerine Gün, Ay ve Yıldız’ı doğuya; Gök, Dağ ve Deniz’i batıya avlanmaları için gönderir. Doğuya gidenler altın bir yay, batıya gidenler ise gümüş bir ok bularak dönerler. Oğuz Kağan ok ve yayı oğullarına paylaştırarak büyük bir şölen yapar. Ardından ülkeyi oğulları arasındı paylaştırır.

Bu destanda Gök yeleli kurt Gök Tanrının Kılavuzluğunu, oklar ise elçiliği temsil eder. Ayrıca Oğuz Kağan’ın ilk karısının gökten ikinci karısının da ağaç kavuğunda olması Türklerde benimsenen yer ve gök perilerinin armağanıdır.


Atilla destanı (Hun destanı): Orta Asya’dan Avrupa’ya göç eden Hun Türklerinin en büyük komutanlarından olan Atilla’nın hayatını anlatan bir destandır. Bu destanın birçok çeşidi vardır. Genellikle Roma kaynaklarında söylenen bu destanın özetle konusu şu şekildedir.

Avrupa’nın en büyük imparatorluğunu Hunlardan başka korkutan olmadı. Hunlarla ittifakı reddeden Gotlar, Trakya’ya; Vizigotlar, Güney Fransa’ya; Vandallar, Kuzeybatı Afrika’ya sürüldü. Uranüs oğullarını Olympos’a gömmeyi başaran İsa bu yabani kavimleri kanatları altına almayı başaralı tam 200 yıl olmuştu. Hunlarla Cermenler ittifak kurunca Atilla’nın amcası Ruga Avrupa’da bir tehdit odağı haline geldi. Ruga Hunları ve Cermenleri bir bayrak altında toplayarak büyük bir devlet kurdu. Atilla amcasını öldürerek bu devletin başına geçti. Atilla kardeşi Bleda ile birçok fetihler yaptı. Fakat Atilla’nın karısı Albız, bir ülkede iki Başbuğ olmaz diyerek Atilla’nın içine nifak tohumları ekti. Atilla bir zaman sonra kardeşini rakip görerek onu öldürdü. Böylece Atilla halk nezdinde gaddar hükümdar haline geldi. Aslında Atilla zalimlere karşı mücadele eden bir kahramandı. Ağabeyini ve amcasını öldürmesi tamamen entrikalar sonucuydu. Atilla kağan olur olmaz bozkır törelerini yürürlüğe koydu. Uyruğundaki halklara adil davrandı. Dinlere karşı saygılı oldu. Avrupa’ya Hunlardan önce gelen Türkleri korumak için özel önlemler aldı. Savaş ganimetlerinden bu soydaşlarına da pay verdi. Fakat Atilla’ya bağlı Kâhinler Kurulu, Atilla’nın seferde olduğu zamanlarda halka büyük zulümler yaptılar. Hunların en büyük müttefiki Cermenler bu zulümler karşısında Hunlara karşı mücadeleye girişti.



Atilla’nın en büyük ideali Roma İmparatorluğunu fethedip bu büyük medeniyetin Hunlara kazandırılmasıydı. Bu amaç doğrultusunda İstanbul üzerine sefer düzenledi. Trakya dahil tüm Balkanları fethetti. Ancak İstanbul’a girmedi. Geri de dönmedi. Bunun üzerine Roma imparator naibi Kreysaphios, Atilla’nın sağ kolu Edekon’a büyük bir servet vererek Atilla’yı öldürmesini istedi. Ancak Edekon durumu Atilla’ya bildirdi. Atilla suikastı planlayan Kreysaphios’u öldürttü. Daha sonra Trakya’nın kuzeyine çekildi. Doğu Roma ile Batı Roma birleşti. Atilla barış yaptı. Ancak Batı Roma’nın kendisine 25 yıl önce yüzük gönderen ve sevdiğini söyleyen Hororian’ı zindana atması Atilla’nın harekete geçmesine neden oldu. Atilla ilk önce Hororian’la evlenmek istediğini söyledi. Bu isteği reddedilince büyük savaşlar oldu. Batı Roma dağıldı. Birçok küçük krallıklar kuruldu. Ordusunun Hıristiyan olabileceği endişesiyle Roma’ya girmedi. Hororian’dan vazgeçti. Avrupa içlerine çekildi. Daha sonra İldiko adında bir kızı sevdi. Düğün oldu. Büyük eğlenceler yapıldı. Ertesi gün Atilla çadırında ölü bulundu. Bir rivayete göre Romalılar bir rivayete göre de iktidarı ele geçirmeye çalışan Hun kabileleri tarafından zehirlendi.

  • Bozkurt destanı (Göktürk destanı): Hunların bir boyu olan ve adına Aşina denilen Türk boyu Hazar Denizinin batı taraflarında yerleşmişti. Türklerin ilk atası olarak biliniyordu. Rahat ve huzur içinde otururlarken bir gün ansızın düşmanların baskınına uğradılar. Baskının sonunda kimse sağ kalmadı. Her nasılsa küçücük bir çocuk bu baskından sağ kalmış bir köşeye sığınmıştı. Düşmanlar onu da gördüler. Fakat, cılız ve küçük bir çocuk olduğu için kimse ondan korkmadı ve ona aldırmadı. Hattâ içlerinden acıyanlar bile çıktı. Ama düşman yine de her ihtimali düşünüp, çocuğu öldürmektense kolunu bacağını kesip orada öylece bırakmayı uygun gördü; düşündükleri gibi yaptılar. Kolunu bacağını kesip, yan ölü hâle getirdikleri çocuğu alıp bataklıkta bir sazlığa attılar; bırakıp gittiler. O sırada, nereden çıktığı bilinmeyen bir dişi Bozkurt göründü, geldi, çocuğu emzirdi. Yaralarını yalayıp iyi etti. O günden sonra da, avlanıp getirdiği yiyeceklerle çocuğu besleyip büyüttü, gücünü kuvvetini arttırdı. Zamanla Bozkurt'un beslediği çocuk gürbüzleşti. Günlerden sonra bir gün, baskın yapıp Aşina soyunu yok eden düşman başbuğu, kolunu bacağını keserek sazlığa attıkları çocuğun yaşadığını öğrendi. Adamlar gönderip durumu öğrenmek, sağ kaldı ise öldürtmek istedi. Düşman başbuğunun gönderdiği asker geldiğinde, kolu bacağı kesik gencin yanında bir dişi Bozkurt gördü. Dişi Bozkurt tehlikeyi sezmişti, dişleriyle gerici yakaladığı gibi denizin öte yanına geçirdi; orada da durmayıp Altay Dağlarına doğru götürdü. Orada, her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir yaylada bir mağaraya yerleştirdi, onunla evlendi; on oğlan doğurdu! Mağaranın bulunduğu yayla yeşillikti; serin gür suları, meyve ağaçlan, av hayvanları vardı. Oğlanlar orada büyüdüler, orada evlendiler. Her birinden bir boy türedi. Bunlardan birinin adı da Asine boyu idi. Asine, kardeşlerinin içinde en akıllı, en gözü pek, en yiğit olanı idi. Bu yüzden Türk Hakanı o oldu. Soyunu unutmadı. çadırının önüne her zaman, tepesinde bir kurt başı bulunan bir tuğ dikti. Aradan çok yıllar geçti. Aşina boyuna Asençe adlı bir başka yiğit hakan oldu. Bunun zamanında ise Aşine boyu, bulundukları yerden çıkıp daha güzel yurtlara yerleştiler.

  • Ergenekon destanı (Göktürk destanı): Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türklerin üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi. Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: ''Türkler'e hile yapmazsak halimiz yaman olur!'' Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, "Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar'' deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkler'i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler. O çağda Türklerin başında İl Kağan vardı. İl Kağan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kağan'ın bir de Tokuz Oğuz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oğuz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: ''Dört bir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım.'' Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler. Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu. Türklerin vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye ''Ergenekon'' dediler. Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oğuz'un birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oğuz'un daha az oldu. Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti. Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: ''Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtla varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.'' Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: ''Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir. Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı'nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu. Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar. Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türklerin bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kağanı kıskaçla tutup örse koyar. çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar. Ergenekon'dan çıktıklarında Türklerin kağanı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler gönderdi; Türklerin Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türklerin buyruğu altına girene kadar. Bunu kimi iyi karşıladı, Börteçine'yi kağan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı çıktı. Karşı çıkanlarla savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti'ni dört bir yana egemen kıldılar.

  • Türeyiş destanı (Uygur destanı): Bir Uygur destanıdır. Büyük Türk İmparatorluğunu Göktürkler' den devralan Uygur Türkler' i, Türeyiş Destanı ile soylarının vücut buluşunu anlatırken aynı zamanda da, bütün Türk boylarında hakim bir inanış olarak beliren, soyun ilahi bir kaynağa bağlanması fikrini bir kere daha belirtmiş olmaktadırlar. Uygur Türeyiş Destanının, Göktürk-Bozkurt Destanı ile çok yakın benzerlikleri, ilk okuyuşta anlaşılacak kadar açıktır. Hemen bütün Türk Destanlarının birinci derecedeki unsuru olan kurt motifi, gerek Türeyiş ve gerekse Bozkurt Destanlarında bilhassa ilahileştirilmekte ve neslin başlangıcı ve devamı bu ilahi motife bağlanmaktadır. Türeyiş Destanı, aslında bir büyük destanın başlangıç kısmına benzemektedir. Büyük bir ihtimalle, Göktürk-Bozkurt destanı gibi Uygur Türeyiş Destanı da, ilk büyük Türk Destanı olan Yaradılış Destanının etkisi altında gelişip meydana getirilmiş, daha dar bir muhitin veya daha tecrit edilip kavimleşmiş bir soyun küçük çapta bir yaradılış destanıdır. Nitekim, bundan sonra göreceğimiz, yine bir Uygur Destanı olan Göç Destanı, Türeyiş Destanının tabii bir devamı intibaını vermektedir.

Büyük Hun Hakanlarından birinin iki kızı vardı. Kızlarının ikisi de bir birinden güzeldi. Ökle güzeldi ki, Hunlar, bu iki kızın da, ancak ilahlarla evlenebileceğine inanıyor ve bu kızların insanlar için yaratılmadığını söylüyorlardı. Hakan da aynı şekilde düşündüğü için kızlarını insanlardan uzak tutmanın çarelerini aradı. Ülkesinin en kuzey ucunda, insan ayağı az basan veya insan ayağı hiç görmeyen bir yerinde, çok yüksek bir kule yaptırdı. Kızların ikisini de bu kaleye kapattı. Ondan sonra da aklınca inandığı tanrısına yalvarmağa başladı. Öyle bir yalvarıyor ve öyle yakarışlarla tanrısını çağırıyordu ki nihayet bir gün, Hakanın kendi aklınca inandığı tanrısı dayanamadı ve bir Bozkurt şekline girip geldi. Hun Hakanının kızlarıyla evlendi. Bu evlenmeden birçok çocuk doğdu; bunlara Dokuz Oğuz- On Uygur denildi ve bu çocukların hepsinin de sesi Bozkurt sesine benzedi, yine bu çocuklar, birer Bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar.

  • Göç destanı (Uygur destanı): Bu destan bir bakıma Türeyiş destanının bir devamı niteliğindedir. Destanın konusu kısaca şu şekildedir. Dokuz Oğuz ve On Uygur Tolga ve Selanga nehirleri arasında mutlu bir şekilde yaşamaya başladılar. Bir gün gökten bir ışık bu iki ırmak arasındaki ağacın üzerine düştü. Ağaç beş bölüme ayrıldı. Her bölümde güzel bebekler belirdi. Bunlar gökten indirilmiş kutsal yavrulardır. Uygurlar onların her birine birer isim kayarak en küçükleri olan Bögü Tiğin’i kendilerine hakan yapmışlardır. Bögü Han döneminde Uygurlar refah ve mutluluk içinde yaşadılar. Fakat uzun yıllar sonra Bögü hakanın torunlarından bir Toy hakan Çinliler ile dost oldu. Çin prensesi ile evlendi. Bu evliliğin karşılığında da ot bitmez Kutlu dağı Çinlilere verildi. Kutlu Dağ Uygur ülkesine huzur veren bir dağdı. Adeta vatanın bir timsaliydi. Çinliler bu dağdaki kayaları parça parça söküp götürdüler. Bundan sonra Uygur ülkesinde ne huzur ne de bereket kaldı. Uygur ülkesinde tüm insanlar ve hayvanlar göç diye haykırmaya başladı. Yer ve gök bu sesle çınladı. Bu ses Tanrının bir laneti idi. Uygurlar toplanıp göç ettiler. Fakat nerede konakladıysalar bu ses onların peşini bırakmadı. O yüzden Uygurlar sürekli batıya göç ettiler. En sonunda Beş Balığ şehrinin bulunduğu yere gelip yerleştiler. Yeniden çoğalıp düzene girdiler.

  • Mani destanı (Uygur destanı): İlhanoğulları tarihçisi cüveyni’nin 13. asırda “Tarih-i Cihan Kuşa”adlı eserinde tespit ettiğine göre “Bögü Kağan” yurduna davet ettiği maniheist din adamları ile kendi kamlarına bir münazara yaptırdı.Din adamlarının karşılıklı münakaşaları sonunda Uygurlar, başta Bögü Han olmak üzere 763 yılında topluca Mani dinini kabul ettiler. Kağan dedi' Ben Tanrıyım. Sizin ile Tanrı yerine doğru varacağım'. Dindar (büyük manihaist rahipleri)lar şöyle cevap verdiler:'Biz pak'ız. Dindarız. Tanrının söylediğini tamamıyla işliyoruz. Eğer vücudumuz bırakırsa biz Tanrı yerine doğru gideceğiz. Niçin denilirse biz Tanrın varlığını ayrı yapmayız. Yüzümüze karşı büyük sıkıntı ve zahmetlerdir. Onun için Tanrı yerini bulacağız. Siz kanunsuz olarak insanlara zulmettiğiniz için bütün ülkeniz karışacak. Bütün Türk milleti Tanrıya karşı günah kılıcı olacaktır. Her nerde dindarları bulurlarsa basacak, öldürecekler. Dört arzudan dolayı büyük tehlike ve sıkıntı olacak. Nerede rahipleri, tüccarları bulurlarsa hepsini öldürecekler' Tengri İliğ (yani Kağan) dindarlarla iki gün, iki gece bunları konuştular. Ondan sonra Tengri İliğ Börü Han, dindarların yanlarına doğru geldi. Diz çöküp baş eğerek rica etti, af diledi. Şöyle rica etti:'Size zahmet verdim. Siz beni yargılayacak, noma tutacak dindar yapacaksınız. Bundan sonra vücut ebediliği, kuvvet gözümde değersiz oldu. Bundan sonra sizin sözünüz ve isteklerinizce hareket edeceğim' Tengri İliğ Börü Han böyle dediği için dindarlar ve bütün millet çok sevindiler. On binlerce halk toplandı. Ertesi güne kadar büyük oyunlarla eğlendiler. Tan atınca Tengri İliğ Börü Han ve bütün dindarlar birbiri ardınca atlandılar. Konçuylar, tayşılar, büyükler başta olarak bütün millet sevinç ve oyunla büyük şehir kapısına kadar geldiler. Tengri İliğ şehire girip tacını başına giydi. Kendi al elbise giyip altınlı tahtı üzerine oturdu. Beğlere, halka iyi yarlıklar çıkardı. Millete bir nutuk vererek dindarlara da baş eğerek sevinçlerini arzettiler. Ve Kağan halka iyilik yapmalarını öğütledi. Bu destanda tarihi unsur pek fazladır. Buna doğrudan doğruya 'tarih' demek bile yanlış olmaz. Böğü Han Manihaizm'i nasıl kabul ettiğini anlatmaktadır. Tengri İliğ Böğü Han diye adı geçen hükümdar 763'te Manihaizm'i kabul eden Böğü Kağandır.

  • Siyempi destanı: İkinci yüzyılın ortasında büyük bir ün kazanmış bir Siyenpi kahramanı olan ve adı Çin tarihlerinde Ta-şe-hoay diye geçen Siyenpi yabgusu hakkında şu kısa destan vardır: Mo-lo-heu adında bir Siyenpi, cenup Kkunlarının ordusunda üç yıl askerlik yaptı. Bu müddet arfında karısı bir çocuk doğurarak adını Tan-şe-hoay koydu. Mon-lo-heu, yurduna dönüp çocuğu görünce büyük bir öfkeye kapılarak kadını da, çocuğu da öldürmeye kalktı. Kadınsa, birgün büyük bir gök gürültüsünden korkarak göğe bakınca, ağzına bir dolu tanesi düştüğünü ve bundan gebe kalarak on ayda bu çocuğu doğurduğunu söyledi. Mo-lo-heu, bu harikalı işe inanmış görünmekle beraber çocuğun yüzünü görmek istemedi. Anası da onu gizlice büyüttü. Çocuk 15 yaşlarına geldiği zaman, birgün kendi sürülerini yağmaya gelen haydutlarla o kadar kahramanca çarpıştı ki, hemen büyük bir ün kazandı. Yanına bir çok yiğit toplandı. Siyenpilerin tarihi bir şahsiyeti olan Tan-şe-hoey için söylenen bu destanda, öteki destanlara göre bir zayıflık göze çarpmaktadır. Burada, Siyenpi kahramanına harikulade bir doğuş isnat olunmaktadır. Destanın fakir olmasının bir sebebi de, teşekkülünden hemen sonra, Çin tarihçileri tarafından tespit olunmuş olmasıdır. Bu yüzden destan, zenginleşmeden kağıda geçirilmiştir. Bununla beraber, bu destân, bu şekliyle bugünkü Altay Türklerinin Töles ve Mundus uruklarında yaşamaktadır.


İslamiyet sonrası doğal Türk destanları:

  • Manas destanı

  • Cengiz Han Destanı

  • Timur Destanı

  • Seyit Battal Gazi Destanı

  • Denişment Gazi Destanı

  • Saltuk Gazi Destanı

  • Köroğlu Destanı



Dünya edebiyatındaki doğal destanlar:

Mahabharata (Hint), Ramayana (Hint), Chanson de Roland (Fransız), Nibelungen (Alman), İgor (Rus), Beovful (İngiliz), Gılgamış (Sümer)




  • Yapay Destanlar: Herhangi bir olaydan yola çıkan bir sanatçının destan kurallarına uyarak yazdığı destanlardır.

Türk Edebiyatında Yapay Destanlar: Kolları Bağlı Odysseus (Melih Cevdet Anday), Kurtuluş Savaşı (Nazım Hikmet), Çakırın Destanı (Fazıl Hüsnü Dağlarca), İstiklal Savaşı (Fazıl Hüsnü Dağlarca), Çanakkale Destanı (Fazıl Hüsnü Dağlarca), Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda (Cahit Külebi), Sakarya Meydan Savaşı (Ceyhun Atuf Aksu), Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı (Gülten Akın), Seyran Destanı (Gülten Akın), Berlin Üçlemesi (Aras Ören), Bozkurtların Destanı (N.Y. Gençosmanoğlu), Ölümsüz Ardında Gılgamış (Melih Cevdet Anday)

Dünya Edebiyatında Yapay Destanlar: Kayıp Cennet (Milton-İngiliz: İnsanın cennetten kovuluşu ve Tanrının şeytanla olan mücadelesi anlatılır), Kurtarılmış Kudüs (Tasso-İtalyan: I. Haçlı seferinde Kudüs’ün alınışı anlatılır.), İlahi Komedya (Dante-İtalyan: Dante’nin öteki dünyaya yaptığı 7 günlük yolculuğu anlatır), Çılgın Orlando (Ludovico Aristo-İtalyan: Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki savaşları anlatır.), İliada ve Odysseia (Homeros-Yunan: Yunan sitelerinin Troya şehrini ele geçirmek için giriştikleri savaşı anlatır. Troya yıkıldıktan sonra yola çıkan İthake kralı Odysseus’un macerasını anlatır.), Kalevale (Finlandiya), Şehname (Firdevsi-İran)


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə