İlk dönem urdu edebiyati’na genel bir bakiş Selma Benli* Özet




Yüklə 102.55 Kb.
tarix21.04.2016
ölçüsü102.55 Kb.


İLK DÖNEM URDU EDEBİYATI’NA GENEL BİR BAKIŞ

Selma Benli*
Özet: Hint-Avrupa dil ailesinden olan ve adını Türkçe "Ordu" kelimesinden alan Urdu dili, günümüzde Pakistan'ın milli dilidir. Bu dil; önce Araplar, ardından da Türklerin Hindistan'da hüküm sürdükleri asırlar boyunca Arapça, Farsça ve az sayıda Türkçe kelimenin yerli dillere karışmasıyla ortaya çıkmıştır. Urdu dili ve edebiyatı, tarihi gelişim süreci içerisinde üç değişik aşamadan geçmiştir. Birinci aşamada yerli unsurlar; ikinci aşamada İslam kültürü ve Fars dili ve edebiyatı; üçüncü aşamada ise Batı kültürü, özellikle de İngiliz kültürü edebiyatının etkisi göze çarpmaktadır. Bu makale Urdu dili ve edebiyatının gelişiminin birinci ve ikinci aşamasını kapsamaktadır. Müslümanların Hindistan'da hüküm sürdükleri süreçte ortaya çıkan edebi gelişmeler, dönem dönem ele alınmış, ilk Urdu dili şairi sayılan Emir Hüsrev Dehlevi'den başlayarak, her dönemin ünlü şairleri, edebiyatçıları ve eserleri hakkında özlü bilgiler sunulmuştur.

Anahtar Kelimeler: Urdu şiiri, Delhi şairleri, Lakhnov şairleri
An Introduction to Urdu Literature

Summary: Urdu language which belongs to the Indo-European language family and its name originates from “Ordu” in Turkish is the national language of Pakistan. It had mainly derived with a mixture of Arabic, Persian and few Turkish words to the native languages in India during the Arabs and afterwards Turkish reigns through the ages. Urdu language and literature has gone through 3 different phases in its historical development. First phase is the native elements. The second one is mixed with Islamic culture and Persian language and literature. At last, there are remarkable influences of Western culture, especially English culture and literature in the third phase. This article, it will consider that the first and the second phases of the development of Urdu language and literature. The literary developments which derived during the reign of the Muslim Empire in India has been explained as different periods. In this connection, it has been also substantial presented about the famous poets, writers and their works of all period beginning from the Amir Khusrev Dehlevî who is the first Urdu poet.

Keyords: Urdu Poetry, Delhi Poets, Lakhnow Poets

Bir dil, yüzyıllar boyunca inişli çıkışlı aşamalardan geçtikten sonra gerçek bir dil niteliği kazanır ve bu niteliğine kavuşurken edebiyatı da ona paralel olarak gelişimini sürdürür. Urdu Dili ve Edebiyatı’nın gelişmesi, sağlam temellere oturması ve kendine özgü niteliklere kavuşması için de uzun yıllar gerekmiştir. Günümüzde Pakistan'ın milli dili olan Urduca; önce Araplar, ardından da Türklerin Hindistan’da hüküm sürdükleri asırlar boyunca, Arapça, Farsça ve az sayıda Türkçe kelimenin yerli dillere karışmasıyla ortaya çıkmıştır. 15.yy. sonundan itibaren de Hindistan'a gelen Avrupalıların dilleri, özellikle İngilizce ve Portekizce'nin Urduca üzerinde büyük etkileri olmuş ve zengin bir kelime hazinesi bırakmışlardır1.

Urduca, gelişim tarihi boyunca değişik pek çok adla anılmıştır. Başlangıçta Urduca’ya “Hindi” ya da “Hindvi” adı verilmiştir. Bu ad ilk kez Emir Hüsrev Dehlevi tarafından, Urduca şiirlerine “Kalam-e Hindvi” adı verilmesiyle ortaya atılmış2, daha sonraki dönemlerde de yaygın olarak kullanılmıştır.

Urduca’nın bir diğer adı “Rihtah”dır. Sözcük olarak “karışık, birçok unsurdan yapılmış” anlamına gelen “Rihtah”, Emir Hüsrev Dehlevi’den Mirza Galib’e kadar kullanılmıştır3. Ancak daha sonraları bu ad, şiirde bir tarzın adı olarak kalmıştır.

18.yy.’ın başlarında Urdu Dili için “Lingua İndustanica” adı kullanılmaya başlandı. Bu ad, Avrupalılar tarafından konulmuştu. Avrupalılar Urduca’ya daha önceleri de “Moors” adını vermişlerdi. 18.yy.’ın sonlarında(1787’de) ise “Hindustani” adı benimsendi4.

Bunların yanı sıra Urdu Dili, Müslüman fetihleri sayesinde ulaştığı her bölgede değişik bir adla anılmıştır. Dekan’da “Dakani”, Gucrat’ta “Gucri”, Pencab’da “Pancabi” gibi5... Bu adlar günümüzde de kullanılmakta; ancak aralarında birtakım farklılıklar bulunmaktadır.

Günümüzde kullanılan “Urdu” adı ise Türkçe “Ordu” kelimesinin farklı telaffuzundan başka bir şey değildir6. İlk kez 17. yüzyılda Şah Cihan zamanında “Zaban-e Urdu-ye Muallah” adı kullanılmıştır7. “Urdu-ye Muallah”, Türk ordusuna verilen isimdir. Ordudaki askerlerin konuştuğu dile bağlı olarak bu dile de “Zaban-e Urdu-ye Muallah” denilmiştir. Zamanla bu ad kısalmış ve geriye sadece “Urdu” kalmıştır.Bu adı ilk kez kullanan Urdu şairi de Mushafi'dir8.

Urdu Dili’nin tarihsel gelişim süreci, daha önce de belirttiğimiz gibi Müslümanların Hindistan’a gelişleriyle başlar. Hindistan’daki yerli dillerin Müslüman dilleriyle ilk teması, İslamiyet’ten önceki Arapların Hindistan’la ticari ilişkileri sırasında olmuştur. Bunu Mh.bin Kasım’ın 712’de Sindh’i fethetmesi izler. Gazneli Mahmud’un Hindistan’ı fethine kadar (998) geçen yaklaşık 300 yıllık süre içerisinde Müslüman Arapların dil ve kültürleri, bu bölgenin dil ve kültürleri üzerinde çok etkili olmuştur.

Gazneli Mahmud’un (998-1030) Hindistan seferleri sonucunda, Hindistan’ın yerli dilleri, Farsça ve İran Edebiyatı ile tanışmıştır. Gazneliler döneminde edebiyata büyük önem verilmiştir. Gazneli Mahmud ve oğlu Mesud, geleneksel İslam kültürü ile yetişmişlerdir ve saraylarında devrin en büyük yeteneklerini toplamaya çalışmışlar, şairlere hürmet ve sevgi göstermişlerdir. Böylece Mahmud döneminden itibaren, Fars Dili de Arapça ile birlikte yerli dilleri etkilemeye başlamıştır. Elbette bu etkileşim tek yanlı olmamıştır. Fars şairleri, yerli dillerdeki sözcükleri; Hintli şairler de Arapça ve Farsça sözcükleri kullanmışlardır9.

Urdu Dili’nin gelişimi, kelime alış verişi şeklinde sürüp giderken, Müslümanların Hindistan’daki fetihleri de devam ediyordu. Mh. Guri (1175-1192) zamanında Gucrat ve Delhi’ye kadar gidildi. Gur Hanedanlığı döneminde Delhi’ye komutan tayin edilen Kutbuddin Aybek, 1206’da Delhi Sultanlığı’nın temelini attı. Bu uzun yıllar boyunca Urduca da yavaş yavaş dil olma özelliğine kavuşmaya başladı. Ancak resmi dilin Farsça olması, Urdu Dili’nin ilerleyişine büyük ölçüde engel oluyordu. Bu dönemde Urdu Dili’ne ilk olarak evliyalar gereken ilgiyi gösterdiler ve halkla daha kolay iletişim kurabilmek için bu dili seçtiler; dolayısıyla Urdu Dili’nin gelişimine büyük katkılarda bulundular10.

Bu uzun yıllar, hatta asırlar boyunca Urdu Dili, sadece konuşma dili olarak gelişimini sürdürmüştü. Edebi ve ilmi hiçbir özelliği yoktu. Çünkü Müslümanların din ve bilim dilleri, Arapça; edebiyat dilleri ise Farsça’ydı.

Dünyadaki bilinen bütün edebiyatların başlangıcı şiir ile olmuştur. Araştırmalar, şiirin etkili bir anlatım tarzı olarak düzyazıdan çok daha önceleri meydana geldiğini göstermektedir. Ahenkli ve ölçülü ses işitmek, insanoğlunun yaratılışındaki özelliklere uygun düşmektedir. Dolayısıyla tüm kültürlerin gelişmesinde insanın bu tabii özellikleri, şiirin düzyazıya oranla daha önce meydana gelmesinin doğal bir sonucu sayılmıştır. Düzyazının kolay ve insanın doğal ihtiyaçlarını karşılamada daha erken kullanıldığı sanılırsa da edebiyat denebilecek düzeye gelebilmesi için uzun süre geçmesi gerekmiştir.

Urdu Edebiyatı’ndaki gelişim de aşağı yukarı bu doğrultuda olmuştur. Şiir, altın çağına ulaştıktan sonra düzyazı gereksinimi günden güne artmıştır. Urdu Dili başlangıçta doğrudan doğruya karşılaştığı Farsça ile bir süre birlikte hayatını sürdürmeye mecbur kalmıştır. Urduca, emekleme döneminde düşünme, hayal etme ve duygularını dile getirmede Farsça’yı taklitte bir sakınca görmemiştir. Çünkü bu dil, o güne kadar oldukça ileri bir seviyeye ulaşmış manzum edebiyata sahip idi. Urduca da emekleme dönemini tamamlayıp, toplumun duygularına cevap verebilme seviyesine gelinceye kadar Farsça edebiyatındaki gelişmelerin tamamını bünyesinde toplamış ve onu taklitle işe başlamıştır. O dönemde Hindistan’ın yerli dillerinin geri kalmış olmalarının da Urduca'nın böyle bir yolu seçmesinde büyük payı olmuştur. Urdu Dili ilk edebi özelliklerine Delhi sultanlarından Balaban (1266-1287) zamanında kavuşmuştur.

I-KUZEY HİNDİSTAN’DA URDU ŞİİRİNİN BAŞLANGICI

İLK URDU ŞAİRİ EMİR HÜSREV DEHLEVİ (1255-1325) 11

Yakın zamana kadar Urdu Şiiri’nin Dekan’da Veli Aurangabadi ile başladığı ve Veli’nin Dekan’dan Delhi’ye gitmesiyle Kuzey Hindistan’a ulaştığı kabul edilirdi. Ancak yapılan son araştırmalar Urdu Şiiri’nin 13. yy.’da Kuzey Hindistan’da başladığını ve Emir Hüsrev’in ilk Urdu şairi olduğunu göstermiştir12.

Türk asıllı olan Emir Hüsrev Dehlevi (d.1255-ö.1325), Agra yakınındaki Patyali köyünde doğmuştur. Sultan Balaban’dan Sultan Mh. Tuğluk’a kadar on bir Delhi padişahının zamanını görmüş, yedi padişaha hizmet etmiştir. Emir Hüsrev özellikle Farsça şiirleriyle ün yapmıştır. Kendisine Hint Papağanı (Toti Hind) ünvanı verilmiştir. Farsça şiirlerinde çok sayıda Urduca kelime kullandığı için ilk Urdu şairi kabul edilmiştir. İlk Urduca gazeli de Emir Hüsrev yazmıştır. Ancak mısraın biri Farsça, ikincisi ise Urduca’dır. Urduca’da bu tür şiirlere Rihtah adı verilmektedir ve Emir Hüsrev Rihtah’nın mucidi kabul edilmektedir13. Ayrıca, günümüzde bile dillerde dolaşan pek çok türkü, fıkra, bilmece ve günlük yaşamı yansıtan şiirler yazmıştır.

Emir Hüsrev'in sayısız Farsça eserleri arasında mürşidi Nizamuddin Evliya için yazdığı "Kıssah-e Çahar Derviş", çeşitli yazarlar tarafından Urduca’ya çevrilmiştir. Fakat 18. yüzyılın ünlü Urdu Dili yazarı Mir Amman (d.1748) tarafından "Bag o Bahar" adıyla Urduca’ya çevrilmesi ve ilk kez 1803’de Kalkuta’da yayınlanmasından sonra daha da şöhrete ulaşmış ve çeşitli dillere çevrilmiştir.

"Halik-e Bari" adlı eseri, Urdu şiirinin ilk eseridir14. Mevcut haliyle 280 şiirden oluşan bu eserin aslında daha büyük olduğu iddia edilir. Eserin asıl amacı Arapça, Farsça ve Hintçe kelimeleri öğretmek olduğundan, şiirler bu üç dilden oluşmaktadır. Sözlük mahiyetinde bir eserdir. Manzum olduğu için akılda kolayca kalmaktadır. Araştırmacılar tarafından edebi bir önemi olmadığı, ancak o dönemin Urducası hakkında fikir vermesi bakımından önemli olduğu kabul edilir15.

Emir Hüsrev Urdu Dili'ne sadece Urdu Dili şairi ve edebiyatçısı olarak hizmet etmekle kalmayıp, bu dilin gelişme ve olgunlaşmasında da büyük rol oynamıştır.

Kuzey Hindistan’da Emir Hüsrev’in Urduca şiirleri ile nesirde Seyyid Aşraf Cihangir Samnani’nin “Risalah-e Tasavvuf” adlı eserinden sonra (Bu eser, Kuzey Hindistan’da yazılan ilk Urduca nesir kitabıdır.) uzun bir süre nesir ya da nazımda yeni bir eser yazılmamıştır.

II-DEKAN’DA URDU ŞİİRİ’NİN BAŞLANGICI

Dekan bölgesi ilk kez Hilciler (Kalaclar) zamanında (1312) fethedilmiş ve Urduca’ya bu bölgede Dekani adı verilmiştir. Dekan, Kuzey Hindistan'dan çok daha sonra fethedilmiş olmasına rağmen, Urdu Dili ve Edebiyatı burada daha çabuk gelişmiştir16. Bunun en önemli nedeni; Kuzey Hindistan'da resmi dilin Farsça olması, edebiyatçılar ve bilim adamlarının bu dili tercih etmeleri ve Urduca'ya gereken ilgiyi göstermemiş olmalarıdır. Diğer yandan Dekan'ın fethinden sonra, Mh. Tuğluk döneminde Moğol saldırıları yüzünden başkentin Delhi'den Daulatabad'a taşınması, bu sebeple pek çok edebiyatçı, bilim adamı ve din bilgininin buraya göç etmeleri ve özellikle Behmani Sultanlığı döneminde Urduca'nın resmi dil kabul edilmesi, Urdu Dili'nin Dekan'da daha çabuk gelişmesine neden olmuştur.

Yakın zamana kadar Dekan’da Urdu Edebiyatı’nın Kutub Şahiler döneminde başladığı sanılıyordu. Ancak yapılan son araştırmalar, ilk örneklerin Behmaniler dönemine ait olduğunu göstermiştir. Bu yüzden Urdu Edebiyatı’nın Dekan’daki gelişimini dönem dönem ele almak gerekir.

Behmani Sultanlığı Dönemi (1347-1526)

Bu dönemin yazarlarının hemen hemen hepsi sufi kökenliydi ve bu nedenle daha çok dini konularda nesir eserleri yazdılar. Bu döneme ait ilk önemli isim, “Mi’rac-ul-Aşikin” adlı kitabın yazarı Hz. Bandah Navaz Syd. Mh. Gesu Daraz’dır17 (1320-1422). Mi’rac-ul-Aşikin, Dekan’da yazılmış ilk nesir kitabıdır ve tasavvufla ilgilidir. Bandah Navaz’a ait eserler arasında “Mi’racnamah” ve “Sah Barah” da bulunmaktadır18. Bandah Navaz’a ait şiirler de vardır19.

Behmani Sultanlığı döneminde mahlası Nizami olan başka bir şair daha vardır. Nizami, “Kadam Ra’o Padam Ra’o” adlı bir mesnevi yazmıştır20.

Adil Şahi Sultanlığı Dönemi (1490-1686)

Adil Şahi Sultanlığı’nın merkezi Bicapur idi ve bu sultanlığın kurulmasından çok önceleri, Bicapur’da Urduca (Dekani) hemen hemen her yana yayılmıştı. Herkes bu dille konuşmaya başlamıştı. Behmani Sultanları , daha önce devletin resmi dilini Urduca’ya çevirmişlerdi. Ancak, Adil Şahi Sultanlığı’nın ilk iki hükümdarı Yusuf Adil Şah ve oğlu İsmail Adil Şah zamanında Farsça tekrar resmi dil yapıldı. II. İbrahim Adil Şah’a (1580-1626) kadar devletin resmi işleri, dönem dönem Farsça ve Urduca ile yürütüldü. II.İbrahim Adil Şah’dan sonra, Adil Şahi Sultanlığı yıkılıncaya kadar Urduca devletin resmi dili olarak kullanıldı21.

II. İbrahim Adil Şah edebiyata meraklıydı. Kendisi de şairdi. "Naurasnamah” adlı, Dekani Dili'nde yazılmış bir şiir kitabı bulunmaktadır22.

Bu dönemin önemli şairleri arasında “Alinamah”, “Gulşan-e ‘Işk” ve“Guldastah-e ‘Işk ” adlı mesnevileriyle ünlü Nusrati23 ve “Havarnamah” adlı Farsça mesneviyi Dekani Dili'ne çeviren Rasmi24 vardır.



Kutub Şahi Sultanlığı Dönemi (1510-1687)

Kutub Şahiler’in merkezi Golkundah idi. Bu dönem sultanları ilim ve edebiyata önem veren sultanlardı. Dönemin ikinci sultanı Mh.Kuli Kutub Şah (1580-1611) iyi bir şairdi. Dekani, Talangi ve Fars Dili’nde yazılmış 1800 sayfalık büyük bir külliyatı bulunmaktadır. Farsça şiirlerini Kutub Şah, Dekani Dili’ndeki şiirlerini Mu’afi mahlası ile yazardı25. Külliyatının girişinden anlaşıldığına göre 50.000’den fazla şiiri vardır. Şiirlerinde tasavvuf ve aşk konularına yer vermiş; ayrıca doğa tasvirleri, Hindistan’ın gelenek ve görenekleri, bayramları gibi değişik temalar seçerek Urdu Şiiri’ne yenilik getirmiştir. Kuli Kutub Şah, ilk Urduca divanın sahibidir26.

Bu dönemin diğer sultanları Mh.Kutub Şah (1611-1625) ile oğlu Abdullah Kutub Şah (1625-1672) da Farsça ve Dekani Dili’nde şiirler yazmışlardır27.

İbn Naşşati, Gavvasi, Molla Vachi, Tahsin-ud-Din,Kutub Şahi Sultanlığı’nın en ünlü şairleri arasında bulunurlar. İbn Naşşati, "Phul Ban" adlı mesnevisiyle meşhurdur28. Gavvasi, "Seyf-ul-Muluk" adlı bir mesnevi yazmış ve Ziya Bahşi'nin "Tutiname"sini Urduca'ya çevirmiştir29.

Molla Vachi hem şair hem de yazardır. Şiirdeki ününü "Kutb-o-Muştari"30 adlı mesnevisine, nesirdeki ününü ise "Sabras" adlı eserine borçludur. "Sabras"ın diğer adı "Kissah-e Husn-o-Dil"dir31. Eserin önemi, konu bakımından o güne kadar yazılmış olan dini ya da tasavvufi konuların dışına çıkmış olmasından kaynaklanmaktadır.

Tahsin-ud-Din ise “Kamrop ve Kolla” adlı bir mesnevi yazmıştır. Hikayenin en ilgi çeken yanı, yazarının bir Müslüman, kahramanlarının ise Hindu olmalarıdır. Bu mesneviyi Fransız yazar Garcin de Tassy, 1836’da “Kissah-e Kamrop” adıyla yayınlamıştır. Ünlü Alman şairi Goethe de bu mesneviyi tercüme ettirip, büyük bir zevkle okumuştur32.



Hint-Türk İmparatorluğu Dönemi (1526-1857)

Zahiruddin Mh.Babur (1526-1530) ile başlayan Hindistan egemenliği kısa sürede tüm Hindistan’a yayıldı. Bu dönem padişahlarından Aurangzeb Alamgir (1658-1707) zamanında Aurangabad’da Veli (1668-1744) dünyaya geldi33. Veli hayatı boyunca birçok yer gezip görmüş ve gezdiği yerleri anlatan mesneviler yazmıştır. Sitara, Dilli (Delhi), Suret, Gucrat ve daha birçok şehri öven mesnevileri vardır. Daha önce de değindiğimiz gibi Veli, Emir Hüsrev’in Urduca şiirleri bulununcaya kadar ilk Urdu şairi ve Mh.Kuli Kutb Şah’ın Urduca divanı bulununcaya kadar ilk Urduca divan sahibi olarak kabul edilirdi. Ancak araştırmalar bu görüşün doğru olmadığını ortaya çıkarmıştır.

Veli'nin Kerbelâ şehitlerini konu alan “Deh Meclis” adlı mesnevisi çok ünlüdür. Bu mesnevi daha sonraları Fazli tarafından nesir haline getirilmiş ve bu şekliyle daha makbul olmuştur34.Veli, kendinden sonraki şairlere örnek olmuş, pek çok şair onu taklit etmiştir. Urdu Şiiri’nin temelinin sağlamlaşmasında onun çok büyük rolü olmuştur.

Veli’nin çağdaşlarından Da’ud Aurangabadi (ö.1744) ve Sirac Aurangabadi (1715-1763) bu dönemin ünlü şairleri arasında yer alırlar.



III-KUZEY HİNDİSTAN’DA URDU ŞİİRİ’NİN İKİNCİ DÖNEMİ

Dekan’da Urdu Dili ve Edebiyatı gelişimini bu şekilde sürdürmeye devam ederken, Hint-Türk İmparatorluğu sultanlarından Mh. Şah (1719-1748) döneminde kuzeyde yeniden bir canlanma gözlenir. Böylece Delhi Ekolü’nün temeli atılır.

Bitip tükenmek bilmeyen savaşlar, yerli ayaklanmaları, iç huzursuzluk, devletin sarsılmasına neden olur ve parçalanmalar başlar. Ülke içerisinde çeşitli navablıklar oluşur. Şairler de Delhi’deki bu huzursuzluktan etkilenip, Lakhnov’a giderler. Böylece Lakhnov Ekolü’nün temeli atılır. Ne yazık ki huzursuzluklar son bulmaz ve şairler siyasi gelişmelere paralel olarak oradan oraya göç etmek zorunda kalırlar. Zamanla Kuzey Hindistan’da pek çok şiir merkezi ortaya çıkar. Bu nedenle Urdu Şiiri’nin Kuzey Hindistan’daki gelişiminin ikinci dönemini dört ayrı aşamada ele almak gerekir.

1- DELHİ EKOLÜ VE DÖNEMİN ÖZELLİKLERİ

Urdu Dili, Dekan’da edebi bir dil halini alırken ve çeşitli manzum ve mensur eserler yazılmaya başlanmışken, kuzey bölgelerinde 12.yy.’a kadar sadece konuşma dili ve pazarlarda alışverişte kullanılan bir dil olarak karşımıza çıkmaktadır. "Daha sonraki dönemlerde ise yavaş yavaş yazılı belgelerde de yer almaya başladı. Babur’un çağdaşı olan Maulana Cemali’nin yazılarında Farsça’nın yanında Urduca’yı da kullandığı görülmektedir. Babur’un “Baburnamah”si Türkçe (Çağatayca) olmasına rağmen Hindistan’la ilgili hemen her şey Urduca olarak yazılmıştır. Ünlü bir Farsça şairi olan Şeyh Sadi bile şiirlerinde Urduca’ya yer vermiş; hatta bir mısraı Farsça, bir mısraı Urduca olan şiirler de yazmıştır. Şah Cihan döneminde bazı ferman ve resmi yazışmaların Urduca yapıldığı; aynı şekilde Alemgir’in yazmış olduğu mektuplarda Urduca kelimeler kullanıldığı görülmektedir. Bu belgeler, Urdu dilinin henüz bu bölgede edebi ve ilmi bir düzeye ulaşamadığını, ancak 17.yy.’ın sonlarına doğru herkesçe konuşulan bir dil haline geldiğini göstermektedir."35

Urdu Şiiri, Delhi’de Alemgir döneminde yayılmaya başlamıştır. Bu dönemde Urduca şiir yazanların hemen hemen hepsi Farsça şairleridir ve eğlenmek maksadıyla tektük Urduca şiir söylemeye ve yazmaya başlamışlardır. Mh.Şah (1719-1748) döneminde Urdu Şiiri'nde bir hareketlenme görülür. Mh. Şah zevk ve sefaya düşkünlüğü ile tanınmış bir hükümdardır. Bu nedenle pek çok yetenekli şairi etrafında toplamıştır. Bu şairler, Urdu Dili'nin Delhi ve yöresinde yayılması ve tutulmasında büyük hizmetler yapmışlardır.

Alemgir döneminde sözlük çalışmalarının başlaması, Delhi Ekolü'nün en önemli özelliklerindendir. Urduca ve Farsça’yı iyi bilen Molla ‘Abd-ul-Vasi Hansvi, Urduca ve Hintçe kelimelerin Farsça karşılıklarının verildiği bir sözlük hazırlar. Adını “Gara’ib-ul-Lugat” koyar. Bir süre sora Sirac-ud-Din Ali Han Arzu, bu sözlüğü gözden geçirir, birçok kelime ekler, yanlışlarını düzeltir ve adını “Navadir-ul-Alfaz” koyar36. Böylece Urdu Dili yeni bir aşamaya daha girmiş olur. Sözlüğe gereksinim duyulması, Urdu Dili'nin artık edebi bir dil olma yolunda olduğunu göstermektedir.

Bu dönemin başka bir özelliği de tasavvuf temasıdır. Dönemin şiirine tasavvuf egemendir. Sebebi ise şairlerin çoğunun sufi kökenli olmalarıdır.

Şiir bu dönemde henüz tam olgunluk aşamasına ulaşmamıştır. Bu dönemin kusurlarından biri de argo kelimelerin sıkça kullanılıyor olmasıydı. Bunun sebebi, o güne kadar yazılan Urduca şiirlerin deneme ve şiir zevkini tatmin etmek amacıyla yazılıyor olmasından kaynaklanıyordu. Hatem, Abru, Naci, Mir, Sauda ve daha pek çok şairin çok güzel şiirleri yanında bu türden şiirleri de bulunuyordu. Buna karşın, bu dönemde Hindistan’ın yerli dilleri olan (Sanskrit), Hindi, Dekani ve benzeri kelimeler dilden çıkarılmaya, yerine Arapça ve Farsça eş anlamlı kelimeler konulmaya başlanmıştır37. Bu süreç Hatem ve Abru’nun döneminde başlamış ve Nasih’in döneminde sona ermiştir. Edebiyat tarihçileri bu dönem şairlerini "Dili Islah Edenler" diye anarlar.



Delhi Şairleri 38

Hatem ve Abru’nun Dönemi:

Delhi’de Dekanlı ünlü şair Veli’nin açmış olduğu yolu izleyen pek çok şair yetişmiştir. Bunlar arasında Hatem, Abru, Arzu, Mirza Mazhar, Naci, Yakrang gibi şairler bulunmaktadır. Aslında Farsça şairi olan bu şairleri, aynı zamanda Urdu Dili'nin ataları saymak gerekir. Çünkü Urdu Dili, bu usta şairlerin ellerinde ve dillerinde gelişmiş ve dil oldukça sağlam bir yapıya kavuşmuştur. Bu şairlerin hemen hepsi şiirlerinde tasavvufu işlemişlerdir. Dili ıslah etme çalışmaları bu dönemde başlamıştır. Hintçe kelimeler yerini Farsça ve Arapça kelime ve terkipler almıştır. Farsça şiir kalıpları Urduca şiirlerde oldukça başarıyla kullanılmış ve dinleyenlerin beğenisini kazanmıştır. Bu dönem şairlerinin yaratıcılığı ve ifade güçleri son derece gelişmiştir. Bu dönemde imalı şiir sanatı, yani İham39 sanatına da geniş yer verilmiştir. Bu sanatta şiirin temeli birden fazla anlamı olan kelimeler üzerine kurulur. Bu anlamlardan biri yaygın; diğeri ise nadir kullanılan anlamdır ve şairin amacı bu nadir kullanılan anlamı kullanmaktır. Hatem, Abru, Yakrang ve Naci bu sanatı büyük bir ustalıkla kullanmışlardır. Bu şairler aynı zamanda Rihta'nın da en iyi şairleri kabul edilirler40.

Şah Hatem (1699-1791) dönemin en ünlü şairidir. Delhi tarzının yaratıcısı olarak kabul edilir. İki divanı vardır. Biri eski tarzda yazılmıştır ve iham sanatını çok kullanmıştır. Ayrıca şiirlerin çoğu müstehcen kelimelerle doludur. Diğeri ise “Divanzadah”41 adlı yeni tarzda yazılmış bir divandır. Bir de Farsça divanı vardır. Hatem’in dili ıslah etme yönünde büyük gayretleri olmuştur. Ne yazık ki çağdaşları bu konuyla onun kadar ilgilenmemişlerdir.

Şah Mubarek Abru (ö.1750)'nun bir divanı vardır. Ancak ayaklanma sırasında kaybolmuştur. İham sanatını en iyi kullanan şair olarak kabul edilir.

Dönemin önemli şairlerinden Siracuddin Ali Han Arzu (1689-1756), Emir Hüsrev’den sonra Hindistan’ın en büyük Farsça şairi kabul edilir. Arzu’nun Urduca divanı yoktur, ancak şiirleri Urduca’nın ilk örnekleri olduğu için dikkati çekmektedir. Arzu’nun diğer bir özelliği de “Navadir-ul-Alfaz” adlı sözlük çalışmasıdır.

Mir ve Sauda’nın Dönemi:

Bu dönem, Urdu Şiiri'nin en parlak dönemidir. Klâsik Urdu Şiiri bu dönemde başlamıştır. Dönemin ünlü şairleri arasında Sauda, Mir derd, Mir Taki Mir, Mir Hasan, Soz, Kaim, Yakin, Hidayet gibi ünlü şairler bulunur. Bu şairlerin hepsi, Urdu Şiiri'ne ilaveten Farsça Şiiri'nde de birinci sınıf şairlerdi. Hepsi de Farsça’nın etkisi altında bulunduklarından Hintçe kökenli kelimeler yerine Farsçalarını tercih ediyorlardı. Dolayısıyla binlerce Farsça kelime Urdu Dili'ne girdi. Şiirin konularında da gelişme oldu. Farsça şairlerinin şiirlerinde kullandıkları gül, bülbül, kumru gibi temalar Urdu Şiiri'nde de kullanılmaya başlandı. Delhi’deki siyasi çöküş nedeniyle, şehrin perişan durumunu anlatan şiirler yani şehraşublar yazılmaya başlandı. Bunun yanı sıra mersiye, hiciv, müsenna, müselles, murabba, muhammas gibi yeni şiir türleri eklendi. Kaside ve gazel bu dönemde zirvesine ulaştı. Tüm edebi sanatlar kullanılmaya başlandı. Eski şairler arasında yaygın olan iham sanatı bu dönemde azalmasına rağmen Sauda bu sanatı çok sever ve sık sık kullanırdı.

Mirza Mh. Rafi’ Sauda (1713-1781) kaside, gazel, mersiye ve hiciv ustasıdır. Urduca’da sadeliğin temsilcisidir. Urdu Şiiri'ne yeni konuların girmesini de sağlamıştır. Şiirlerinde dönemin siyasi, sosyal ve kültürel olaylarına yer vermesi, Urdu Şiiri için bir yenilik sayılmalıdır. Sauda’nın şiirlerinde tasavvuf fazla kullanılmamıştır. Farsça eserlerinin yanı sıra bir de Urduca divanı vardır42.

Hvacah Mir Dard (1719-1785) tasavvuf konusunu en iyi dile getiren şairdir. in Urduca divanının dışında Farsça divanı ve tasavvufla ilgili pek çok Farsça eseri vardır43. Urduca divanı çok kısadır. İçinde sadece gazel, rubai ve terci-i bendler bulunmaktadır.

Dard müzik konusunda da oldukça yetenekliydi. Her ayın ikisinde ve yirmi dördünde Sema toplantıları düzenlerdi. Şarkının caizliği ve yasaklığından bahseden Hurmat-e Gina adlı bir de kitap yazmıştır44.

Mir Taki Mir (1725-1809) Urdu Şiiri'nin en iyi şairlerinden biri olarak kabul edilir. Gazelleriyle ün yapmıştır. Ayrıca, Urdu şiirine murabba ve müsellesi sokan şairdir. Mir’in şiirinin en belirgin özelliği dilinin sadeliğidir. Pek çok şiirinde günlük konuşma, deyim ve atasözlerini kullanmıştır45.

Mir’in Urduca ve Farsça divanının yanı sıra, "Şu’lah-e ‘Işk", "Acgarnamah ya da Ajdarnamah" ve "Darya-ye ‘Işk" adlı meşhur mesnevileri vardır46. Mir, ayrıca “Nikat-uş-Şu’ara (1752)” adlı Farsça bir tezkire yazmıştır47. Bu tezkire Urdu şairlerinden bahseden ilk tezkiredir; dolayısıyla Urdu Edebiyat Tarihi’nde önemli bir yeri vardır.

Mir Hasan (1735-1787) Urdu Şiiri'nde mesnevileriyle ünlüdür. Dili son derece sade ve akıcıdır. Pek çok eseri arasında “Sihr-ul-Beyan (1785)” adlı mesnevisi çok meşhurdur. Mesnevinin diğer adı “Kissah-e Benazir o Badr-e Munir”dir48. Konusu prens Benazir ile prenses Badr-e Munir arasındaki aşk hikâyesidir. Mesnevide o dönemin giysileri, takıları, düğün adetleri gibi konulara da yer verilmiştir. “Gulzar-e İram (1778)” adlı başka bir mesnevide gelenekler, kadın giysileri gibi değişik konular hakkında bilgi verilmiştir49. Ayrıca, bir Urduca divanı bulunmaktadır50. Yaklaşık 300 şairden bahseden Farsça tezkiresi “Tazkirat-uş-Şu’ara” da önemli eserleri arasındadır51.



İnşa ve Mushafi’nin Dönemi:

Bu dönemde de Urdu Dili'nden yerli kelimeleri çıkarma işlemi devam etmiştir. Rihti adı verilen yeni bir şiir türü ortaya çıkmıştır. Bu kelime Rihta’dan türetilmişti ve şarap meclislerinde gönül eğlendirmek için söylenen müstehcen şiirlere deniliyordu. Bu durum , şiirin kalitesinin bozulmasına sebep oldu. Aslında Rihti’nin örnekleri eski şairlerin şiirlerinde de bulunuyordu. Ancak son zamanlarda tamamen terk edilmişti. Bunu yeniden canlandıran ve yayanlar arasında dönemin ünlü şairlerinden İnşa ve Rangin başı çekiyorlardı.

İnşaullah Han İnşa (1756-1818) Urdu Dili'ne son derece hakim biriydi. Farsça, Urduca, Pencapça, Peştuca, Türkçe (Çağatayca) dillerini iyi bilirdi. “Darya-ye Latafet (1802)” adlı Urduca gramer kitabı yazmıştır52. Farsça ve Urduca divanı vardır. “Rani Kitki ki Kahani” adlı hikâyesinde Arapça ve Farsça tek bir kelime ve tamlama kullanmamıştır53. Aynı şekilde “Silk-e Gauhar” adlı başka bir hikâyesinde de noktalı tek bir harf kullanmamıştır54. Bu eserler, onun dile hakimiyetini gösteren en iyi örneklerdir.

Gulam Hamdani Mushafi (1750-1847) de hem Farsça hem de Urduca şiirler yazmıştır. Farsça divanlarının yanı sıra sekiz tane Urduca divanı vardır55. Urdu şairleri hakkında yazdığı Farsça “Tazkirah-e Şu’ara-ye Urdu (1794)”56 adlı eseri, Urdu Edebiyatı için önemli bir eserdir. Eserde yaklaşık 350 şairden bahsedilmiştir.

Mushafi’nin dili sade ve akıcıdır. Şiirleri tasvir bakımından çok zengindir. Üslup bakımından hem Delhi hem de Lakhnov ekolünün özelliklerini taşır. İnşa ile rakip olmuşsa da onu geçememiştir.

Dönemin diğer ünlü şairleri arasında Sa’adat Yar Han Rangin (1756-1835) ve Şeyh Kalandar Bahş Cur’at (ö.1810) bulunmaktadır.



Nazir Akbarabadi (1746-1830) :

Nazir Akbarabadi, Mir, Sauda ve diğerlerinin çağdaşı olan bir şairdir. Uzun bir hayat yaşadığı için İnşa, Cur’at ve Nasih’in dönemlerini de görmüştür. Ancak tarzı bu şairlerden çok farklıdır. Yani o, ne Delhi ne de Lakhnov ekolüne girer. Yazdığı şiirler saray geleneklerinden uzak, daha ziyade halkı ilgilendiren konuları içerir. Klâsik kalıplardan kurtulup, insanın doğal durumunu konu eder. İran edebiyatı çemberinden çıkarak, kendine özgü bir biçim ile Urduca şiirlerini yazar. Bu nedenle de Nazir Akbarabadi, edebiyat tarihçileri tarafından ayrı bir dönem olarak ele alınır.

Nazir Akbarabadi, şiirin genel kalıplarından çıkıp, yöresel bir tarz geliştirmiştir. Düşünceleri, dili ve temaları tamamen bu tarza bağlıdır. İnsan ve doğa sevgisiyle dolu bir insandır. Zengin, fakir, cahil, kültürlü, ona göre hepsi insandır. Bu konuda yazdığı “Adminamah” adlı eseri çok ünlüdür. Dünya üzerindeki canlı cansız her şey hakkında şiir yazmıştır. Örneğin, “Hiran ka Baççah (Ceylanın Yavrusu)”, “Bulbulon ki Larai (Bülbüllerin Savaşı)”, “Patangbazi (Uçurtma Uçurma)”, “Tarbuz (Karpuz)” gibi pek çok şiiri vardır57. Ayrıca, Hindistan’ın gelenek ve görenekleri, özel günleri hakkında yazdığı şiirlerin yanısıra, dini konularda ve şehraşub türünde de şiirler yazmıştır. Emir Hüsrev gibi onun şiirlerinde de dönemin tarihi olaylarına yer verilmiştir.

Ram Babu Saksenah, bütün bu özelliklerinden dolayı Nazir’i Urdu Dili’nin Sheakspeare’i 58; Mehmud Brelvi ise Nazir’i bir ekol; klâsik ve modern dönem arasında köprü vazifesi yapan Galib’i de bu ekolün bir temsilcisi olarak kabul eder59.



2- LAKHNOV EKOLÜ VE DÖNEMİN ÖZELLİKLERİ

Aurang Zeb'in ölümünden sonra başlayan taht kavgaları, ardından Nadir Şah'ın saldırıları, diğer yandan yerli ayaklanmaları, Delhi'deki merkezi hükümetin zayıflamasına ve sonunda da dağılmasına sebep oldu. Küçük küçük devletçikler oluşmaya başladı ve bu devletlerin yöneticilerine de navab adı verildi. Lakhnov da ayrı bir devlet haline gelince, Delhi’den göç etmeye mecbur kalan şairler bu bölgeye geldiler. Delhi’de sadece Mir Dard kaldı. Böylece Delhi’den göç edip gelen şairler sayesinde Lakhnov şiiri canlanmaya başladı. Bu yüzden Delhi şairlerini Lakhnov şairlerinin ilkleri olarak kabul etmek gerekir.

Lakhnov’da bulunan navablar Şii idiler. Bu navablar savaş taraftarı olmayıp, rahat bir hayat sürdürmekteydiler. Bu nedenle şiire daha çok zaman ayırabiliyorlardı. Durum böyle olmasına rağmen göçmen şairlerin şiirlerinde hüzün ve çaresizlik sezilmektedir. Hükümdarlar içinse aşk, şarap ve kadın ile ilgili gazeller yazılmaktaydı. Sanata Şiilik de karıştığı için mersiye çok tutulur bir hale gelmişti. Bu dönemin belli başlı özellikleri şöyle sıralanabilir:

1- Basit düşünceler yanında yüce düşüncelerin de bulunması.

2- Ağır kelimelerin yanında güçlü, güzel ve anlaşılır kelimelerin de kullanılması.

3- Gazellerde duygusallığın alabildiğince artması.

4- Dilde aşağı yukarı bir birlik sağlanmış olması.

Bu döneme ait özelliklerden biri de Urduca şiir koleksiyonlarının yazılmaya başlanmasıdır. Tezkire adıyla bilinen bu tür kitaplar, dönemin tüm şairlerini kapsadığı gibi belli yöre ya da şehirlerin şairlerini de içine almaktadır. Bunların en ünlüleri Mir Taki Mir’in “Nikat-uş-Şuara (1752)” adlı eseri ile Mir Hasan’ın “Tazkirat-uş-Şuara " adlı eseridir. Edebiyat tarihi kitaplarının ilk örnekleri olan bu tezkireler, şairlerin kısa özgeçmişleri yanında, şiirlerinden de örnekler vermektedir. Ayrıca her şairin beğenilen ve beğenilmeyen yanları da az ve öz kelimelerle anlatılmaktadır. Bu yönüyle de edebi tenkidin ilk basamağını oluşturan bu eserlerin sayıları zamanla artmıştır.



Lakhnov Şairleri60

Nasih ve Atiş’in Dönemi :

Delhi şairlerinden sonra Şeyh İmam Bahş Nasih (ö.1838) ve Hv. Haydar Ali Atiş (ö.1842) Lakhnov’da yeni bir dönem başlattılar. Tarzları birbirinden farklı olan bu iki şair hakkında Abdusselam Nadvi şöyle der: “ Delhi ve Lakhnov tarzı arasındaki farklılığın yanısıra , Nasih ve Atiş de ayrı ayrı tarzlar seçmişlerdir. Bu yüzden Lakhnov’da iki farklı şiir ekolü kurulmuştur.”61



Nasih, Urdu Dili'ndeki pek çok eski kelime ve tamlamaları tamamen terketmiştir, ancak şiirleri edebi sanatlarla doludur. Nasih şiire önemli yenilikler getirmiştir. Nasih’den önce Urdu Dili ve gazelin her ikisine de rihta denilirdi. Nasih ilk kez dil ve gazelin ayrı ayrı “Urduca” ve “Gazel” isimleriyle kullanılmalarını sağlamıştır62.

Atiş’in tarzı Nasih’den çok farklıdır. Dili son derece sade, üslubu çok zevkli ve etkileyicidir.

Anis ve Dabir’in Dönemi :

Lakhnov şiirinin bir başka özelliği de mersiye türündeki gelişmedir. Bu tür Mirza Babar Ali Anis (1802-1874) ve Mirza Salasat Ali Dabir (1803-1875) ile olgunluk düzeyine erişmiştir. Mersiyenin bu dönemde bu kadar gelişmesinin en büyük sebebi, Avadh navablarının Şii olmalarıydı. Bilindiği gibi mersiye ölen birinin arkasından, özellikle Kerbelâ şehitleri için söylenen şiir türüdür. Anis ve Dabir döneminde ise bu türe savaş manzaraları, doğa manzaraları, duygusal ve ahlaki temalar ve benzeri o kadar çok konu girmiştir ki mersiye Urdu Şiiri'nde ayrı bir tür olma özelliğine kavuşmuştur63.

1856’da İngilizlerin Avadh Devleti’ne son vermelerinden sonra Lakhnov’daki şairler değişik şehirlere gitmişlerdir. Ancak Lakhnov Ekolü, Nasih ve Atiş’in öğrencileri sayesinde 20.yy.’a kadar ulaşmıştır64.

3- DELHİ’DE ŞİİRİN YENİDEN YÜKSELİŞİ

Zauk ve Galib’in Dönemi :

Mir, Sauda, Mushafi, İnşa ve onların çağdaşları Delhi’den ayrıldıklarında, Delhi’de Mir Dard’dan başka bahse değer bir şair kalmamıştı; ancak Delhi Ekolü de tamamen yok olmamıştı. Lakhnov’da Nasih ve Atiş’in dönemi devam ederken, Şeyh Mh. İbrahim Zauk, Mirza Asadullah Han Galib ve çağdaşlarıyla Delhi şiiri yeniden canlanmaya başladı.

Şeyh Mh.İbrahim Zauk (1789-1854) kaside ve gazel üstadıydı. Diğer şiir türlerinde de şiirler yazmıştır; ancak eserlerinin çoğu bugün mevcut değildir. Zauk’un en önemli özelliği dile olan hakimiyetidir. Deyim ve atasözlerini büyük bir ustalıkla kullanmıştır65. Urduca şiirini klâsik kalıplardan kurtarıp yeni bir biçim vermeye çalışmışsa da Galib kadar başarılı olamamıştır.

Bu dönemin en önemli şahsiyeti olan Mirza Asadullah Han Galib (1796-1869)66, şair ve yazar kişiliğiyle Urdu Edebiyatı’nda seçkin bir yere sahiptir. Edebiyat tarihçisi Mh. Camil Calbi onun hakkında “Galib sadece bir kişi ya da bir şair adı değildir. O; bir devir, bir dönem, bir okul ve özel bir tarzın adıdır.”67 der.

Galib, Müslüman Hindistan Tarihi’nde bir devrin bitip, yeni bir devrin başladığı şanssız bir dönemde yaşamıştır. Bu felaket günleri, yaşadığı acılar, Galib’i çok derinden sarsmıştır. Yaşanan olaylar, onu, insanın yaşamını, acılarını, ümitsizliklerini konu alan şiirler yazmaya yöneltmiştir. Galib’den önce de bu tarz şiir yazanlar olmuştur. Ancak Galib’in bu konulara yaklaşımı felsefi açıdan olmuştur. Gerçi bu, İkbal’in felsefesi gibi bir felsefe değildir, ancak Urdu Şiiri için önemli bir yeniliktir68.

Galib, hemen hemen her şiir türünde şiirler yazmıştır. En başarılı olduğu tür, gazeldir. Gazelde her tür konuya yer vermiş, insana özgü duyguların tüm inceliklerini, gazelin bir parçası haline getirmiştir69. Galib’in Urduca Divanı, Urdu Edebiyatı’nın en iyi eserleri arasındadır. Bunun dışında Farsça nazım ve nesir külliyatlarının yanı sıra pek çok esere imzasını atmıştır70.

Klâsik Urdu Şiiri'nde zirveye oturmayı başaran Galib, Modern Urdu Şiiri'ne de öncülük etmiş ve böylece klâsik ve modern dönem arasında köprü vazifesi yapmıştır. Galib sadece şiirde değil, Urdu nesrinde de modern döneme imzasını atan ilk kişiler arasındadır. Tarihi, ilmi ve edebi pek çok bilgiyi içeren "Urduca Mektupları"71, edebi nitelikleri bakımından Urdu nesrinin en iyi örnekleri arasında sayılır.

4- DİĞER MERKEZLER

Amir ve Dag’ın Dönemi :

1856’da Avadh Devleti’nin İngilizlere geçmesi ve ardından 1857 Ayaklanması’nın ağır yenilgisi sonucunda Urdu Şiiri'nin iki büyük kalesi Lakhnov ve Delhi dağılmaya başladı. Şairler başka şehirlere yöneldiler. Böylece Urdu Şiiri'nin değişik merkezleri ortaya çıktı. Mitya Burc, Farruhabad, Azimabad, Haydarabad, Bhopal, Rampur bu merkezlerden bazılarıdır. Bunlardan özellikle Rampur ve Haydarabad önemli merkezlerdir.

Amir Minai (1832-1900), Navab Mirza Han Dag Dehlvi (1831-1905), Hakim Syd. Zamin Ali Calal Lakhnovi (1834-1907) bu dönemin önemli şairleri arasında bulunurlar ve klâsik Urdu Şiiri'nin takipçisi olmuşlardır.

Minai’nin ilk dönem şiirlerinde Lakhnov ekolünün özellikleri bulunur. Sonraki dönemlerde değişik tarzları denemiştir.

Dag, Delhi ekolünün son temsilcisidir. Onun en büyük özelliği dilinin sadeliğidir. Karmaşık terkipleri, hoş olmayan kelime, deyim, teşbih ve istiareleri şiirine sokmamıştır. Dag’ın “Gulzar-e Dag”, “Afitab-e Dag”, “Mahtab-e Dag”, “Yadigar-e Dag” adlı Urduca dört divanı vardır. “Faryad-e Dag” adlı mesnevisi, Urduca mesnevilerin en iyi örneklerinden biridir72.

Calal Lakhnovi önceleri Lakhnov tarzında şiirler yazmış; ancak Rampur’a gittikten sonra tamamen Delhi tarzını benimsemiştir. Dört divanı vardır. Aruzu büyük bir ustalıkla kullanmıştır. Bu sanat hakkında “Risalah-e Dustur-ul-Fusha” adlı kısa bir risale yazmıştır. Ayrıca dil konusundaki çalışmaları da önemlidir. Bunlar arasında “Tankih-ul-Lugat” ve “Gulşan-e Feyz” adlı Urduca iki sözlük; “Sarmayah-e Zaban-e Urdu” adlı Urdu dilindeki terim ve deyimleri konu alan bir kitap; “Muntahab-ul-Kavaid” adlı Hintçe kelimelerin söylenişi ve kelime türetme konusundaki bir araştırma bulunmaktadır73.



Sonuç olarak; Urdu Dili ve Edebiyatı'nın ilk döneminin gelişimi böylelikle tamamlanmış, ancak son bulmamıştır. Modern Urdu Edebiyatı şair ve yazarlarının çoğunun ilk eserleri klasik tarzın etkisi altıdadır. Urdu Edebiyatı'nda modern tarzın öncüleri arasında yer alan Mh. Hüseyin Azad, Altaf Hüseyin Hali, İkbal gibi daha pek çok şair ve yazarın klasik tarzda yazdıkları çok sayıda eserleri bulunmaktadır. Ancak ülkede yaşanan siyasi, sosyal ve kültürel gelişmeler, Urdu Edebiyatı'nın gidişatını da etkilemiş ve edebiyatçılar yaşanan gelişmeler doğrultusunda,topluma yön verecek tarzda eserler yazmaya ve Modern Urdu Edebiyatı'nın ilk ürünlerini vermeye başlamışlardır.

* Yrd. Doç. Dr., Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Urdu Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı

1 Batı dillerinin Urduca üzerindeki etkileri için bkz. Saksinah, Ram Babu, Tarih-e Adab-e Urdu, Urduca'ya Çev. Mirza Mh. Askari, Lahor 1929, s. 40-42.

2 Kadri, Hamid Hasan, Dastan-e Tarih-e Urdu, Karaçi 1966 (3.Baskı), s. 11.

3 Kadri, H.H., a.g.e., s. 11.

4 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 44.

5 Ahtar, Salim, Urdu Adab ki Muhtasarterin Tarih, Lahor 1987 (13.Baskı), s. 37.

6 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 36.

7 Kadri, H.H., a.g.e., s. 13.

8 Ahtar, S., a.g.e., s. 29.

9 Örnek şiirler için bkz.Kadri, H.H., a.g.e., s. 14-15.

10Evliyalar hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Abd-ur-Rahman, Syd. Sabah-ud-Din, Bazm-e Sufiyah, A'zamgarh 1971 (2.baskı); Abd-ul-Hak, Maulvi, Urdu ki İbtida'i Naşv o Numa men Sufiya-ye Karam ka Hissah, Lahor; İkram, Şeyh Mh., Ab-e Kausar, Lahor 1986 (9.baskı), s. 196-252; Kadri, H.H., a.g.e., s. 16-24.

11 Emir Hüsrev hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Calbi, Camil, Tarih-e Adab-e Urdu (Kadim Daur,Agaz se 1750 Tak), c. I, Lahor 1975, s. 27-36; Merçil, Erdoğan, "Emir Husrev-i Dihlevi", Türk Kültürü Araştırmaları, XVI/1-2, Ankara 1977-78, s. 185-193; Nu'mani, Şibli, Şi'ir-ul-Acam, c. II, A'zamgarh H.1325, s. 107-196; Türkmen, Erkan, Emir Hüsrev-i Dihlevi'nin Hayatı, Eserleri ve Edebi Şahsiyeti, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Sa. 25, Ankara 1989.

12 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 49; Kadri, H.H., a.g.e., s. 24; Calbi, C., a.g.e., c. I, s. 27.

13 Ayrıntılar için bkz. Azad, Mh.Husain, Ab-e Hayat, Lahor 1985, s. 66-67; Ehmad, Mh.Camil, Urdu Şa'iri par Ek Nazar, Karaçi 1985, s. 36.

14Eserin Husrev Şah'a ait olduğu yönünde görüşler varsa da bunu doğrulayan kesin kayıtlar yoktur: Hurcvi, Naki Mh. Han, Hayat-e Amir Husrau, Lahor 1960, s. 140.

15Calbi, C., a.g.e., c. I, s. 29-30.

16Ahtar, S., a.g.e., s. 73-91; Bakir, Mh., Urdu-ye Kadim (Dakan aur Pancab Men), Lahor 1972; Kadri, H.H., a.g.e., s. 36-57; Sadid, Anvar, Urdu Adab ki Muhtasar Tarih, İslamabad 1991, s. 95-137; Saksinah, R.B., a.g.e., s. 78-103.

17 Kadri, H.H., a.g.e., s. 39.

18 Kadri, H.H., a.g.e., s. 40.

19 Ehmad, Mh.C., a.g.e., s. 50.

20 Ehmad, Mh.C., a.g.e., s. 51.

21 Kadri, H.H., a.g.e., s. 41.

22 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 90.

23 Ehmad, Mh.C., a.g.e., s. 54.

24 Ehmad, Mh.C., a.g.e., s. 53.

25 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 83.

26 Calbi, C., a.g.e., c. I, s. 411; Saksinah, R.B., a.g.e., s. 83.

27 Ehmad, Mh.C., a.g.e., s. 52; Saksinah, R.B., a.g.e., s. 84-85.

28 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 86.

29 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 86.

30 Calbi, C., a.g.e., c. I, s. 435.

31 Kadri, H.H., a.g.e., s. 45.

32 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 87-88.

33 Ayrıntı için bkz.: Calbi, C., a.g.e., c. I, s. 529-551; Saksinah, R.B., a.g.e., s. 95-99.

34 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 98.

35 Saksinah, R.B., a.g.e., s.103.

36 Saksinah, R.B., a.g.e., s.104; Ahtar, S., a.g.e., s.100.

37 Nadvi, Abd-us-Salam, Şi'ir-ul-Hind, A'zamgarh (Tarihsiz), c.I, s. 35-36; Saksinah, R.B., a.g.e., s. 106-107.

38 Ayrıntı için bkz.: Ahtar. S., a.g.e., s. 91-114; Ehmad, Mh.C., a.g.e., s. 62-108; Haşmi, Nur-ul-Hasan, Dilli ka Dabistan-e Şa'iri, Lahor 1991; Sadid, A., a.g.e., s. 137-158; Saksinah, R.B., a.g.e., s. 103-220.

39 İham sanatı ve şairleri için bkz.: 'Abd-ul-Hak, Mv., Urdu Şa'iri men İham Go'i, Karaçi 1961; Ahtar, Malik Hasan, Urdu Şa'iri men İham Go'i ki Tehrik, Gucranvalah 1992; Calbi, C., Tarih-e Adab-e Urdu, c. II, s. 187-228.

40 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 104.

41 Nadvi, A., a.g.e., c. I, s. 36.

42 Nadvi, A., a.g.e., c. I, s. 4; Saksinah, R.B., a.g.e., s. 129.

43 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 121-122.

44 Ahtar, S., a.g.e., s. 109; Saksinah, R.B., a.g.e., s. 121.

45 Ehmad, Mh.C., a.g.e., s. 81.

46 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 172-173.

47 Ahtar, S., a.g.e., s. 98; Nadvi, A., a.g.e., c. I, s. 8; Saksinah, R.B., a.g.e., s. 174.

48 Ehmad, Mh.C., a.g.e., s. 104; Saksinah, R.B., a.g.e., s. 140.

49 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 153.

50 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 140.

51 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 154. Bu Tezkire "Tazkirah-e Mir Hasan" olarak da bilinir. Bkz.: Nadvi, A., a.g.e., c. I, s. 8.

52 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 195.

53 Ahtar, S., a.g.e., s. 128.

54 Sayyid, Farzanah, Nukuş-e Adab, Lahor 1989, s.64.

55 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 200.

56 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 200-201. Bazı kaynaklarda eserin adı "Tazkirah-e Hindi" olarak geçmektedir. Bkz.: Ahtar, S., a.g.e., s. 98; Sadid, A., a.g.e., s. 174

57 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 284.

58 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 288.

59 Brelvi, Mahmud, Muhtasar Tarih-e Adab-e Urdu, Lahor 1985, s.106.

60Ayrıntı için Bkz.: Ehmad, Mh.C., a.g.e., s. 112-133; Saksinah, R.B., a.g.e., s. 220-281; Siddiki, A., Lakhnau ka Dabistan-e Şa'iri, Karaçi 1987 (2.Baskı).

61 Nadvi, A., a.g.e., c. I, s. 216.

62 Siddiki, A., a.g.e., s. 405.

63 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 59, 261.

64 Siddiki, Abu-l-Lays, Urdu ki Adabi Tarih ka Hakah, Karaçi 1986, s.28.

65 Ehmad, Mh.C., a.g.e., s. 136; Saksinah, R.B., a.g.e., s. 305.

66 Galib için bkz.: Hali, Altaf Husain, Yadigar-e Galib, 1987; İkram, Şeyh Mh., Galibnamah, Bombay 1936; Mah-e Nau (Galib'in 100. Yıl Özel Sayısı), c.XXII, sa.1-2, Karaçi 1969; Mahmud, Syd. Fayyaz, Ghalib (A Critical Introduction), Lahor 1969; Mihr, Gulam Rasul, Galib, Lahor 1936; Türkmen, Erkan,"Asadullah Han Galib", Türk Dili Dergisi, Ankara 1986.

67 Ehmad, Mh.C., a.g.e., s. 144.

68 Ehmad, Mh.C., a.g.e., s. 154; Türkmen, E., a.g.m., s. 41.

69 Sayyid, F., a.g.e., s. 96.

70 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 315-316.

71 Bu mektuplar, "Ud-e Hindi", "Urdu-ye Mu'allah", "Makatib-e Galib" ve "Nadirat-e Galib" adlarıyla kitap halinde yayınlanmışlardır.

72 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 349.

73 Saksinah, R.B., a.g.e., s. 357-358.

NÜSHA, YIL: IV, SAYI: 13, BAHAR 2004




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə