'Dışardaki'nin Kaçınılmaz İşlevi




Yüklə 43.28 Kb.
tarix29.04.2016
ölçüsü43.28 Kb.
'Dışardaki'nin Kaçınılmaz İşlevi

Türkiye'de, Eğitim Fakülteleri Resim-İş Öğretmenliği Müfredat Programında Kavramsal Sanata Yer Verilmesine Dair Bir Değerlendirme

Prof. Dr. Adem Genç (*)

Buca Eğitim Fakültesi'nin düzenlediği bu sanat buluşmasına dair elektonik mesajı alınca önce şaşırdım. 'Acaba bir felsefe kongresi mi yapılacak' dedim. Öyle ya, sanat ve yaratıcılıkla ilgili kavramların sorgulanmasına ilişkin olarak öncelikle söz sahibi olması gereken Istanbul Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi gibi kurumlar veya diğer üniversitelerimizin Felsefe kürsüleri dururken, Buca Eğitim Fakültesi'nin böylesine derin; sanat ve sanat eğitimi açısından hayati bir önem taşıyan güncel bir konuyu enine boyuna tartışmak istemesi bana ilk bakışta biraz ütopik gözüktü   doğrusu. Ancak, bunu düşünürken aklıma yakın geçmişte tanık olduğum bir şey geldi; -konuya ısınma turunda- bir çağrışımla anımsadığım bu olayı nakletmek istiyorum:

Yaklaşık bir yıl önce, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi 'Sanat Eğitiminde Çıplak Modeli Etüt Etmek' derslerinin, başka bir tanımlamayla 'Nü' çalışmalarının önemi konulu bir panele dinleyici olarak davet edilmiştim. Panelin açılış konuşmasını Rektör Yardımcısı yaptı. Konuşmacılar sıra ile yirmişer dakika içinde düşüncelerini özetlediler; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin Istanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi ve hatta Sanayii Nefise Mektebi dönemlerine ilişkin eski hocaların anılarını dinledik. Tartışmalar ve anılardan aktarmalar bitince Sıra konuşmacılara plaket vermeye gelmişti. Önce en yaşlı hocaya plaket veriliyordu. Konuşmaları sırasında gözünü izleyicilerden ayırmayan yaşlı hoca, panel komitesine yönelerek bir öneride bulundu. 'Bakınız' dedi, 'bu   panelde dinleyici sayısı konuşmacı sayısından   bile az. Bu nedenle birer plaket de dinleyicilere vermelisiniz . Aslında plaketi hak eden biz konuşmacılar değil,   konuşmacılardan daha az sayıda olan dinleyicilerdir'. Konferansla ilgili çağrışımlar nedeniyle, konunun daha geniş bir çevrede tartışılması fikri öne çıktı ve Buca Eğitim Fakültesi'nin bu konuda doğru bur seçim yaptığına kanaat getirdim.

Bu tür buluşmaların, 'dışarıdaki' olmayanın edilgen kolektif bilinç koşullarında dahi çok önemli bir yer tutacağı kesindir.   Bildirilerin ve bu konsepte bağlı etkinliklerin, tarihsel süreç içinde yeni bir sanat ve düşünce   açılımına   yol açacağına   inanıyor ve bu vesileyle Sayın Başkan, şahsınızda, lutfedip beni davet etmekle, bana bu onuru veren Sayın. Prof. Bedri Karayağmurlar'a ve emeği geçen tüm komite üyelerine teşekkür etmek istiyorum.

Değerli Konuklar,

Bu bildirinin amacı, sanat eğitiminin doğası gereği, Kavramsal Sanatla ilgili kuramsal ve uygulamalı projelerin, Eğitim Fakülteleri Resim İş Öğretmenliği Müfredat Programına ( daha da ileri giderek tüm sanat ve tasarım eğitimi programlarına ) dahil edilmesini amaçlamaktadır.

Sempozyum metninde, Kavramsal Sanat'ın sanat eğitimdeki işlevi, gerekliliği ve kaçınılmazlığı ile   kavramasal sanat projelerinin kendine özgü sorunsalı üzerinde de durulacaktır. Öte yandan, burada, zamanımızda kendisini 'dışardaki' olarak algılayan yaratıcı sanatçıların sorunlarına da değinilecektir.

Hangi   toplumsal sınıfa dahil olurlarsa olsunlar, insanlar, ayakta kalabilmek için kişiliklerini, içinde yaşadıkları günümüz toplumunun gelişmekte olan, devingen ve açık (saydam ) ve değişin paradigmalarına   kendilerini uydurmak zorundadırlar(1)

Modern insan, kendi kendini değiştirmeyi, arzu eden, yeniliklere açık olan insandır.

Bu da, onun, gelişmeler karşısında kendini ayakta tutabilmesi demektir. Melankolik bir ruh durumuyla, düşüncelere dalıp içe dönmek; geçmiş toplum biçiminden nostaljik bir biçimde zevk almak yerine,   yeni   ve devingen toplum yaşamına katılıp geleceğin insan ilişkilerinde, yeniliklerden yararlanmayı   bilmeli. Bazı   kimseler nostaljik olabilir; geçmiş hakkında duyduklarının etkisiyle eski zamanlara özlem duyabilirler. Daha da ileri giderek, eskiyi 'sürekli şimdi' biçiminde yaşamak uğruna, eski hayat tarzının toplumsal modeline   tarihsel yanılgı (anakronizm) ile yaklaşabilirler. Çağdaşlık, yenilikçi olmaktır; yaşamı pasif değil, aktif bir boyut içinde yüzleşmektir.

Hayatı tüm boyutları ile kavramak için çağdaş insan aktüel zamanı bütünüyle, (topyekün) kavramak zorundadır. Çağdaş bireyin, kendini çağın ruhuna yansıtmadan kendini oluşturan kültürel değerlere meydan okuması, dünyayı değiştirmeye kalkışması düşünülemez.

Bize göre, bugünkü uygulamalarda,   Kavramsal Sanat'la Sanat Eğitimi arasındaki ilişkide, öğrenciler hep, önceden tasarlanmış bir durum ya da 'konsept'lerle, bireysel olarak veya grup halinde karşı karşıya getirilmekte, onlara başka bir seçenek sunulmamaktadır. Tartışılması gereken en güncel sorun budur.    Edinilmesi gereken temel bilgi ve deneyimlerle sanatsal altyapıdan yoksun olarak, böyle bir durumla karşı karşıya gelmeleri, onları raslantısal ve pek de bilinçli olmayan bir yola sürüklemektedir. Öğrenciler, öncelikle düşüncelerini biçimlendirme teknikleriyle, metodoloji, zaman yönetimi, ya da karar verme yöntemleri konularında   belli bir aşamaya gelmiş olmak zorundadırlar. Bu Lisans düzeyinde genel bir sanat eğitimidir. Böyle bir sanat formasyonunda kavramsal uygulamalara, deneyimli bir sanatçı ve sanat eleştirmeninin öncülüğünde, -ölçülü davranmak, ifrata kaçmamak kaydı ile- belli bir oranda yer vermek olasıdır. Bu bağlamda soz gelimi, klasik usta-çırak ilişkileri kapsamındaki çağdaş uygulamalar iyi bir oluşturabilir. Çünkü öğrenciler, farklı kaynaklardan gelen bilgilerle kendi atölye ustalarının örneklemelerini ancak; taklit etmek, yorumlamak (sıradan konu maddesini sanat vizyonuna sokmak (2) ve edinilen bilgi ve deneyimleri, kültürel bir süreklilik içinde tevarüs etmek yoluyla özümseyip, kendi sanatsal kişiliklerini oluşturabilirler. (3)

Oysa, ülkemizdeki uygulamalar oldukça farklı bir yönde gelişmektidir. En hayati yanlışlık sorunun, bir 'kavramsal sanatçı kuşağı yetiştirmek' sorunu biçiminde algılanmasıdır. Ne ki, bu trajedinin aktörlerinin birçoğunun, bir Kavramsal Sanat projesini veya uygulamasını yürütmek ya da yorumlamak yolunda yeterli düzeyde kuramsal ve uygulamalı sanatsal kültür birikimi/deneyimine sahip oldukları söylenemez.

Ne tür bir sanat projesi olursa olsun, konuyu seçmmek ve uygulamakta öğrenciler kendi kendilerine önce şu soruyu sormak durumundadırlar: Sanatçı tekniğe ne kadar önem vermeli? Teknik ve araçların egemenliği hangi aşamada   ve hangi düzeyde sona ermeli? Çünkü öğrencilerin birçoğu, araçların egemenliğini   amaç gibi görebilmektedirler. Sanat Eğitiminde, kavramsal uygulamaları tek başına bir değer olarak görmek pek doğru bir yaklaşım değildir.   Ancak kavramsal çalışmalar, öğrencilerin, içinde yaşadığımız çağda, sanatın ne olduğu , bir işe yarayıp yaramadığı veya bir anlamının olup olmaması (4) konusundaki geleneksel   düşünceler üzerinde odaklanmasında bir mercek işlevi görür. Kavramsal sanat üzerinde yoğunlaşmak gereklidir; çünkü o bir anlamda, sanatın   işlevini   ve onun mutlak ve 'objektif mahiyeti'ni (nesnel doğasını) ortaya çıkarmaktadır.

Sanat eğitiminde öğrenci , tabure üzerine tepe taklak monte edilmiş bisiklet tekerleğinin,(Mercel Duchamp) 'bir bisiklet tekerleği' olmadığını bir kez anladıktan sonra, bundan daha da üst düzeyde sorgulayıcı işlerin nasıl yapılabileceği sorusunu da sormaya başlar. Bu diyalektik süreç öğrenciyi 'bilgiyi biçimlendirme' (2) olgusunda   'arkitektonik düşünme' ye sevkeder. Başka bir anlatımla, nesnelerin alışılagelmiş düzenini   bozmakla başlayan bu serüven, öğrenciyi, pragmatik bir yönü bulunmayan düşünsel ve entelektüel bir çalışma moduna sokar.

Kouyla dolaylı bir ilişkisi olduğu dünücesiyle, Amerikan Kızılderili toplumunda şamanizmin gelişimine dair bir örnek vermek istiyorum.

Avcılık ve toplayıcılıkla geçinen Kızılderili topluluklarında bir kişi diğerlerinden farklı oluşuyla dikkati çeker. Örneğin, o belki de hiç ava gitmemektedir. Topluluğun diğer üyeleri için iki seçenek vardır: Onu dışlayıp ölüme terketmek veya ileride , olası bir av kriziyle yüz yüze gelindiğinde, kabilenin işine yarayabilir düşüncesiyle onu beslemek. Dolayısıyla, Amerikan Kızılderili toplumunda 'Şaman'ın rolü, kimsenin anlamadığı şifreli bir dilin de etkisiyle, giderek ritüel (törensel) bir hal almaya başlamış, toplum içindeki saygınlığı giderek artmıştır. İşte bu noktadan sonra, sanat eğitiminde ile   kavramasal sanat arasındaki ilişkiler yeri giderek   daha da belirginleşmektedir. Çünkü burada, popüler olmayan   özgün düşünce öne çıkmakta; Düşüncenin düşüncesi önem kazanmaktadır. Bir başka deyişle 'idea' nın ilk 'idea'sı ya da düşüncenin ilk düşüncesi sanat eğitiminin konusu olmaya başlamıştır.

Türkiyede sanat eğitiminde kavramsal dinamizmin gerekliliği açıktır. Başlangıçta, malzeme manipülasyonu ve fiziksel yaratıcılığın ve teknik becerinin gelişimi açısından yoğun bir temel eğitimin gerekliliğine katılmamak olası değildir. Ancak bu eğitim, tek başına   bir sonuç olarak algılanmamalıdır. Bu aşama, sanat eğitiminde   bireysel düşüncenin   ifadelendirilmesine yönelik sorular açısından önemli bir araçtır:   Hayatınızın en verimli çağında sanat eğitiminde, söz gelimi, bir aylık bir zamanı harcamanın önemi nedir? Yanıtlanması gereken esas soru budur. İlk soru: 'Önemli olan nedir? Ve ikincisi 'Buna vakit ayırmaya, bunun için çaba göstermeye değer mi?'

Öte yandan, konuya 'Dışardaki'(5) açısından bakabilmek ve bu soruları yanıtlamak için önce 'dışardaki'nin bir sanatçı olarak portresi'ni çizmek gerekiyor galiba.

1- 'Dışarıdaki' düşünce ve duygularını birbirine entegre edebilen kişidir. Gördüğünü ve algılamalarını güçlü bi duyarlıkla sorgulayan insandır. Dışarıdaki sıradan olanın ötesine ulaşıp, sıradan olanı sanat yapıtına figür ötesine (4) dönüştürebilen / 'trans-figüre' edebilen sanatçıdır.  

2- 'Dışarıdaki', bir nevi yaratıcılık ve modern akıl yürütme üzerine çekirdek ya da reprodüktif bir kavramlardan biridir. Colin Wison'ın deyimiyle 'bıçak sırtında yaşayan, kültürel değerlere meydan okuyan   ya da hakikatler uğruna ayakta durabilen bireydir. Ya da, kendi kuralların kendi yaratan adamın, dünyaya perspektifsiz gelmiş insanın içinde bulunduğu durumu ifade eden bir kavramdır. (2)

3- Romantik anlamda 'Dışarıdaki,'tüm toplumdan tecrit edilmiş bir biçimde tek başına   kalmak; içten gelen bir motivasyonla kişinin tek başına özgür bir birey olarak -ya da, Futuristlerin kökünü kazımak istediği o 'dolce far niente'yi (tatlı avarelik)- yaşamaktır. Romantik başkaldırının öznesi olarak, 'Dışardaki' , toplumun bir nevi dinamosudur. Colin Wilson'ın da ilk dönemlerinde etkilendiği Norveç'li Yazar Knut Hamsun'un 'Açlık' romanındaki yalnız adamın içinde bulunduğu durumu ifade eder: (Çok iyi anımsıyorum: Şöyle başlıyordu bu romanın Türkçesi: 'Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gidemediği o garip şehir Christianna'da aç açına sürttüğüm günlerdeydi�')

'Dışarıdaku olmak', bu tür bir ruh hali içinde hayata meydan okumaktır .

Ama yine de bu 'Varoluşçu Dışarıdaki'nde hayata karşı duran bir şey var. Çünkü modern insanın sorunu,   maddi varoluştan duygusal varoluşa erişmektir. Salt yaratılmış bir insan olarak yaşamak, tepesi kesik güdük bir ağaç gibi kalmaktır. Bu nedenle varoluşçuların çoğu dünyaya küskündürler. Ümitsizlik içinde yaşarlar. Hayatlarının bir anlamının olmadığını düşünürler. Hayatlarının pozitif bir rolünün olmadığını düşünürler. Bu koşullarda hiç bir şey yapmamanın daha iyi bir yaşam felsefesi olduğuna inanırlar. Fakat öte yandan bu durum onları bir cıkmaza sokar. Bir gramafon iğnesinin kendi kanalından çıkamadığı gibi, göründüklerinin tersine özgür değildirler. Bu yeni varoluş biçimi gerçekliğin algılanmasıyla da açıklanabilir.

Kuramsal olarak örneğin H.G.Wells bir 'Dışarıdaki' sayılır; çünkü ona göre hayat bir   sinema   ya da Karagöz perdesi gibidir.   Görülen her şey bir gölgeden veya illüzyondan ibarettir.

Hemingway'a göre   'Dışarıdaki   olmak'  tek başına koskocaman bir balıkla mücadele etmek ya da, seni diğerlerinden ayırabilen bir şeyi başarmaktır.

Pratikte bir iş yapan, bir sanat icra eden   'dışarıdaki'ne göre ise örneğin,   Vincent Van Gogh'a göre gerçeklik   Prometiyan bir gizemden başka bir şey değildir:   Ilk 'dışarıdaki' Prometiyus'tur: O insanlara, cennetten çaldığı ateşin nasıl kullanıldığını öğretmiştir. Zeus onu, bir kayaya bağlamak   ve   her gece   tazelenen ciğerini, gündüzleri,   akbabalara yedirmek suretiyle cezalandırmıştır.

Dışarıdaki kavramı Marksist bir kavram olan   'Yabancılaşma'   kavramıyla da   karıştırılmamalıdır (6)

Dışarıdaki'nin en belirgin bir biçimleri Dostoyevki'nin: 'Ezilenler', Camus'nun 'Başkaldınran   İnsan' Hamsun'un   'Açlık' adlı romanlarında   dokunaklı bir anlatımla vurgulanmış, Vincent Van Gogh'un kişisel portreleri, William Blake'ın yapıtlarında   ifadelendirilmiştir.

Konu maddesi   ya da öznesi 'Dışarıdaki' olan resimde,   dışarıdakinin sorunsalı, sanatçının kendi yaşantısı, hayal gücü ve   zihinsel algı ölçeğine   göre değişir. Santçı her zaman korkunç bir   özgürlükle yüzleşirken, kim   olduğunu ve ne yaptığını kendi   kendine sorar. Öyle ki burada amaç,   kendi kendilerini   sorgulama   ya da, kişisel engizasyon   (self inquisition) sürecinde , yaşamın daha derin boyutlarını   kavramaktır.

Görüldüğü gibi başlangıçta öğrencilerin kendi kendilerine yanıt bulabilecekleri şeyler değildir   bunlar.   Ancak dört yıllık bir eğitim sürecinde öğrenciler, bu sorulara kısmen de olsa yanıt verebilmelidirler.   Sanat eğitimi   sisteminin   görevi   ve sorumluluğu,  

öğrencilerin   hayal gücünü bu hedefe yöneltmektir.

(*)   Beykent Üniversitesi   Öğretim Üyesi (http://www.ademgenc.com)

(1 ) Marshall Berman, 'Katı Olan Her şey Buharlaşıyor/ 'Everything solid are Evaporating': Marx, Modernizm ve Modernleşme'; Marksizmle Maceram, İletişim Yayınları İstanbul 3003, sayfa :113 (Translation:A.Genç)

(2)   A.C. Danto Transfiguration of Commonplace, Harward University Press , 1981

(3) Tuf1ty, Edward   Envisioning Information, 1990   sayfa 1-39

(4)    Genç, A.   'Anlamsız İş '   /   'Meaningless Work' (çeviri) Bkz.:http://www.ademgenc.com

  (5) Dışarıdaki' / 'The Outsider', İlk defa 1956 yılında, Colin Wilson tarafından yazılan binr kitabın da adı olmuştur. Seminal bir çalışma ürünü olürük   yayımlanan bu kitap   müelifini, 24 yaşında Ingiltere'nin en   tartışmalı   aydın   kişiliği olarak üne kavuşturmuştu. 1950'lerde Wilson'ın 'dışarıdaki' tanımlamalarına katılan birkaç   kişi 1980'lerde   aynı   görüşleri, şimdiye kadar görülmemiş bir ilgiyle diğer yazarlar ve sanatçılarla ilişkilendirirler: Camu, Kafka, Eliot, Hemingway, Hesse, Lawrance, Van Gogh, Nijinsky, Shaw, Blake. Nietsche ve Dostoyevski. (Bkz. Wilson, C. The Outsider, Penguin Putnam Inc. New York 1956 / Introduction, Marilyn Ferguson Los Angeles 1981, sayfa:XIII.

(6)Yabancılaşma konusunda   Yahudi-Hıristiyan Yaklaşım: Hıristiyanlık'taki ilk günah ve kefaret öğretisi, birçoklarınca insanın yabancılaşması ve yabancılaşmadan kurtulması öyküsünün ilk biçimlerinden biri olarak değerlendirilmiştir. Bazıları, yabancılaşma kavramının Batı düşüncesindeki ilk ifadesini Eski Ahid'teki putperestlik kavramında bulduğu üzerinde ısrar etmişlerdir. Ayrıca, Herakleitos'ta insanların logos'la ilişkisi de yabancılaşma ile çözümlenebilir. Ve bazıları da Hegel'in doğayı Mutlak Tin'in kendine yabancılaşmasının bir biçimi olarak görüşünün, Platon'un doğal dünyayı yetkin idealar dünyasının bozulmuş bir resmi olarak görüşünde bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Modern çağlarda yabancılaşma terimi ve sorunsalı özellikle toplumsal sözleşme kuramlarında bulunabilir. Nitekim Hugo Grotius yabancılaşmayı, egemen otoritenin bir öz benlikten başka bir kişiye devrini anlatan bir ad olarak kullanılmıştır. Ancak, terimi (Grotius gibi) kullandıklarına veya (Hobbes ve Locke gibi) kullanmadıklarına bakılmaksızın toplumsal sözleşme fikrinin esası, yabancılaşmadan kurtulma sürecinde, bilerek gerçekleştirilen kısmi bir yabancılaşma aracılığıyla bir ilerleme elde etme (daha çok özgürlüğe veya en azından güvenliğe ulaşma ) girişimi olarak yorumlanabilir. Öncüleri sıralayan bu liste kolaylıkla genişletilebilir. Ancak, Hegel'den önce, yabancılaşma ve yabancılaşmadan kurtulma terimleriyle en iyi biçmde okunup anlaşılacak tek düşünür muhtemelen Rousseau'dur. Konuyla ilgili birçok nokta arasında sadece ikisi belirtilecek olursa Rousseau'nun doğal insan ( l'homme de la nature, l'homme naturel, le sauvage) ve toplumsal insan ( l'homme policé, l'homme civil, l'homme social) arasında kurduğu zıtlık, yabancılaşmış insan ile kendine yabancılaşmış insan arasındaki zıtlık karşılaştırılabilir; ve Rouseau'nun volonté générale (genel irade) ve volonté particulère (özel irade) arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırma tasarımı kendine yabancılaşmayı yoketmeye yönelik bir program olarak görülebilir. Rousseau da dahil olmak üzere, tüm öncülere rağmen yabancılaşmkanın gerçek felsefi tarihi Hegel'le başlar.

Yabancılaşma fikri Hegel'in   ilk yazılarında 'Positivitat'/ Pozitiflik   adı altında   görnünmekle   birlikte,   terimin felsefi bir kavram olarak açıkça işlenişi Hegel'in 'Zihnin Görüngübeleme' adlı yapıtı ile başlar.   Yabancılaşmanın   tartışılması her ne kadar 'Kendinden Yabancılaşmış Zihin; Kültür'   başlıklı bölümünde en dolaysız ve yoğun biçimde   yer almışsa da, aslında tüm kitabın önde gelen fikrini oluşturmaktadır.

Aynı biçimde, Hegel'in son çalışmalarında,   yabancılaşmanın yoğunlaşmış açık bir tartışmasının yapılmasına rağmen, 'Felsefi Bilimler Ansiklopedisinin Ana Hatları' adlı yapıtında özet olarak ve tam geç dönem çalışmalarıyla derslerinde ayrıntılı   biçimde ortaya konulduğu halıyle,   Hegel'in tüm felsefi sistemi yabancılaşma ve   yabancılaşmadan kurtulma fikirlerinin yardımıyla inşa edilmiştir.

Kendine yabancılaşma kavramı, temel bir anlamda, Hegel'de Mutlak'a uygulanmıştır.

Hegel için tek gerçeklik olan   Mutlak Idea (Mutlak Zihin), yabancılaşma ve yabancılaşmadan kurtulma süreci içinde etkinlik gösteren dinamık bir Benliktir. Bu , (Mutlak İdea'nın   kendine yabancılaşmış biçimi olan) doğada kendinden yabancılaşır ve   Bitimli Zihin'de veya (yabancılaşmadan kurtulma sürecindeki Mutlak'ı ifade eden) insanda kendine yabancılaşmasından geriye döner. Kendine yabancılaşma ve yabancılaşmadan kurtulma, böylelikle, Mutlak'ın Varlık'ının biçimi olurlar.

Bir diğer temel anlamda ise (ki bu, doğrudan doğruya birinci anlamdan çıkmaktadır) kendine yabancılaşma, Bitimli Zihin'e veya insana   uygulanabilir.   Doğal bir varlık olması ölçüsünde insan kendine yabancılaşmış bir   tindir. Ancak, yine insan, Mutlak hakkında (ki bu, aynı zamanda doğa ve öz benlik hakkında   da demektir) uygun bilgiyi elde edebilme yetisine sahip tarihsel bir varlık olması   ölçüsünde de , yabancılaşmadan   kurtulmuş bir varlık, mutlak'ın inşasını tamamlamak bakımından üzerine düşeni yerine getirmiş Bitimli Zihin haline gelme yetisine de   sahip bulunmaktadır. Dolayısıyla insanın tamal yapısı kendine yabancılaşma ve yabancılaşmadan kurtulma olarak da anlatılabilir.

Yabancılaşmanın insanla ilişkilendirilebileceği bir diğer anlamı daha vardır.   Bu anlamıyla yabancılaşma, şeyler üretme, kendisini nesnelerde dışavurma, kendisini fiziksel şeylerde, toplumsal kurumlarda ve kültürel ürünlerde nesneleştirme olan bitimli zihinin   (insanın) özüne ilişkin niteliğidir ve her nesneleştirme zorunlu olarak yabancılaşmanın bir kertesidir; üretilen nesneler, üretene yabancı hale gelirler. Bu anlamda yabancılaşma ancak doğru olarak bilinmesi anlamında aşılabilir.

Hegel'de yabancılaşmanın birkaç anlamı daha bulunmuştur; örneğin, Schacht, Hegel'in terimi oldukça farklı iki anlamda kullandığı sonucuna   varmıştır: 'birey ile toplumsal töz ya da ('kendine yabancılaşma' olarak) bir kişinin gerçek durumu ile özsel doğası arasında ortaya   çıkabilecek   olan bir   ayrılma   veya uyumsuz ilişki anlamında' 'yabancılaşma 1' ve 'tikelliğin ve iradiliğin, 'yabancılaşma 2'nin aşılması ve birliğin yeniden sağlanması uğruna teslim   olması veya   kendisini kurban   etmesi' anlamında 'yabancılaşma 2' (Schacht, Richard Alienation, Dobleday Garden City 1970, s.35)

'Hegel 'Felsefesinin Eleştirisine   Katkı' (1839), 'Hıristiyanlığın Özü' (1841) ve 'Geleceğin Felsefesinin İlkeleri' (1843)    gibi sonraki yazılarında Feuerbach, doğanın Mutlak Zihin'in kendine yabancılaşmış biçimi olduğu ve insanın da kendine yabancılaşmadan kurtulma sürecindeki Mutlak Zihin olduğu yolundaki Hegel'in görüşünü eleştirmiştir. . Feuerbach'a göre, insan kendine yabancılaşmış tanrı değil fakat tanrı, kendine yabancılaşmış insandır.-o sadece insanın özünün insandan soyutlanması, mutlaklaştırılması ve uzaklaştırılmasıdır. Dolayısıyla insan, imgesel bir yabancı ve üstün varlığı yaratıp onu kendi üzerinde    bir konuma oturttuğunda ve ona bir köle gibi boyun eğdiğinde kendinden yabancılaşmış olmaktadır. İnsanın bu kendisinden   uzaklaştırılmış resminin, ki bu Tanrı'dır, ortadan kaldırılmasında yatmıktadır.

Marx, Feuerbach'ın dinsel yabancılaşmayı eleştirisine katılmış fakat dinsel yabancılaşmanın insanı kendine yabancılaşmanın birçok biçiminden yalnızca biri   olduğunu vurgulamıştır. İnsan, kendi benliğinin sadece   bir   bölümünü Tanrı biçiminde   yabancılaştırmakla kalmamakta, ayrıca tinsel etkinliğinin diğer ürünlerini felsefe, sağduyu, sanat, ahlak biçimind; ekeonomik etkinliğnin ürünlerini meta, para ve sermaye biçiminde; toplumsal etkinliğinin ürünlerini de devlet,   hukuk ve toplumsal kurumlar biçiminde yabancılaştırmaktadır. İnsanın kendi   etkinliğinin ürünlerini   yabancılaştırmasının ve onlardan ayrı, bağımsız   ve güçlü bir nesneler dünyası yaratmasının ve kendini de bu dünyü karşısında   bir köle bir güçsüz ve bir bağımlı   durumuna düşmesinin   çeşitli biçimleri vardır. Bunula birlikte, insan sadece kendi benliğinden çıkan ürünleri   yabancılaştırmakla kalmamakta, ayrıca kendini de bu ürünlerin üretildiği esas etkinlikten, içinde yaşadığı doğadan ve diğer insanlardan yabancılaştırmaktadır. Yabancılaşmanın bütün bu türleri,   son çözümlemede,   teke indirgenmektedir; bu yabancılaşma türleri insanın kendine yabanvcıylaşmasının farklı yönleri ve biçimledridir; insanın   kendi insani   'öz' ünden veya 'doğa'sından kendi insanlığından yabancılaşmasının farklı .biçimleridir.

'Yabancılaşmış emek: (1) insanı doğaya yabancılaştırdığı ve   (2) insanı kendine, kendi etkin işlevine, yaşam etkinliğine   yabancılaştırdığı için   türü de insana yabancılaştırır, (3)... insanı kendi   bedenine, dış doğaya, kendi zihinsel yaşamına ve    kendi insani yaşamına   yabancılaştırır... (4) insanın   kendi emeğinin   ürününe, yaşam etkinliğine, türsel   varlığına yabancılaşmasının dolaysız bir sonucu, insanın diğer insanlara yabancılaşmasıdır... Aslında, insanın türsel özelliğinin kendisine yabancılaştırdığı önermesi,   her insanın diğerlerine ve   diğerlerinin her birinin de , benzer biçimde   insanî yaşama   yabancılaştırdığı anlamına gelir... İnsanın   kendisine ve doğaya karşı her yabancılaşması, insanın diğer insanlarla kendisi ve doğa arasında kurduğu ilişkilerde açığa çıkar' (1884 Elyazmaları 1.   Elyazması)



 


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə