Cumhuriyetin tarihsel anlami ve öZÜRLÜ hareketi Üzerindeki etkiSİ




Yüklə 16.99 Kb.
tarix23.04.2016
ölçüsü16.99 Kb.
CUMHURİYETİN TARİHSEL ANLAMI VE ÖZÜRLÜ HAREKETİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Yazan: Turhan İçli

Siyasal rejimler, egemenliğin kaynağına göre dört ana başlık altında toplanıyor. Egemenliğin tek bir kişiye ait olduğu rejimler monarşi adını alıyorlar. Bir aile, sülale veya zümreye aitse, buna oligarşi deniyor. Egemenliğin tanrıya, daha doğrusu tanrı adına onun temsilcisi olduğu iddiasındaki kişilere ait olduğu rejimin adı teokrasi. Demokrasi ise, egemenliğin kayıtsız, koşulsuz ulusa ait olduğu bir rejim.

Kuşku yok ki, bu evrim böyle sıraladığımız kadar kolay ve kendiliğinden gerçekleşmedi. Egemenlik kavgası, devletin ortaya çıktığı andan itibaren tüm toplumları derin bir biçimde damgalıyor ve sonu gelmez iç mücadelelerin, savaşların kaynağını oluşturuyor. İnsanlık demokrasiye ve onun özgün bir iktidar biçimi olan cumhuriyete kavuşuncaya dek çok kanlar döküldü, çok canlar yandı.

Ortaçağ, köleci imparatorlukların yıkılışından sonra önce Avrupa’ya sonra diğer kıtalara yayılan bir karanlık dönemdir. Bu dönemde egemenlik esas itibarıyla tanrıya ait sayılmış; Hıristiyanlığın kutsal kitabında öngörülen kurallar ve Aristo’nun öğretileri dogmatik ve katı bir biçimde yaşamın her alanına uygulanmıştır. Toplumsal yaşama kesin çizgilerle belirlenmiş olan bir hiyerarşik örgütlenme egemendir. En aşağıda sömürülen, horlanan, insan yerine bile konulmayan ve toprakla birlikte alınıp satılabilen serf adını verdiğimiz geniş köylü yığınları; üstünde vasal ve senyörlerle yükselen bir egemen sınıf hiyerarşisi. Piramidin en tepesinde ise, monark. İnsanlık Avrupa’da bin yıl boyunca, dünyanın diğer ülkelerinde değişik sürelerle aforozlar, engizisyon mahkemeleri, angaryalar ve bütün bunlar pahasına sağlanan küçük bir azınlığa ait depdebeli bir yaşamla Ortaçağ’ı sırtında taşımak zorunda kalmıştır. Bir yandan dünya derebeyleri(paşalar, beyler, prensler, krallar) diğer yandan din derebeyleri( papazlar, rahipler, papalar, hacılar, hocalar, şeyhler) bin yıl boyunca insanlığın kanını emmiş ve beynini boşaltmıştır. Bu yüzden Ortaçağ, insanlığın en karanlık dönemi ve insanlık tarihinde bir geriye gidiş olarak anılmaktadır.

Böyle bir dönemde her şeyde olduğu gibi sakatlık alanında da bir ilerleme ve akılcıl bir yaklaşım beklenilemezdi. Öyle de oldu. Sakatlar ya kiliselerin himayesi altına alınarak acizanelere hapis edilerek toplumdan tecrit edildiler; ya da büyük bir kısmı için olduğu gibi kendi kaderleriyle baş başa bırakıldılar ve dilenci şebekelerinin piyonu oldular. Onlar için ne eğitim, ne rehabilitasyon, ne de iş olanakları akla ve gündeme geldi; bütünüyle yok sayıldılar.

İnsanlık sonsuza dek böyle yaşayamazdı. Ağır da olsa, dipten gelen bir dalga yükseliyordu ve günün birinde Luther adında aydın ve cesur bir din adamı, ezilenlerin sözcüsü olarak tüm aforoz tehditlerini elini tersiyle iterek kiliseye baş kaldırdı. Tanrı ile kul arasına hiç kimse giremezdi ve tanrı kendi yarattığı halka eziyet etmek için hiç kimseye yetki veremezdi. Din adamları bütün bunları yıllardan beri halkı aldatmak, uyutmak ve soymak için uydurmuşlardı. Luther’i Kalvin izledi ve uyanmaya başlayan köylüler, kilise topraklarını işgal edip papazlardan hesap sormaya başladılar. Diğer yandan İstanbul’un Türkler tarafından fethi üzerine Avrupa ülkelerine kaçan sanatçı ve düşünürler, eski Yunan felsefesini ve sanatını yeniden dirilttiler. Tüm Avrupa’da sanat ve felsefe alanında büyük bir patlama meydana geldi. Bu düşünsel canlanma ortamında ilk doğa bilimlerin öncüleri ortaya çıktı. Galile dünyanın, papazların iddia ede geldikleri gibi düz değil yuvarlak olduğunu, sabit değil dönmekte bulunduğunu ileri sürdü. Kopernik, dünyanın değil güneşin merkezde bulunduğunu ve dünyanın güneş etrafında döndüğünü kanıtladı. Yeni coğrafyaların insanların, hayvanların ve bitkilerin keşfi insanoğlunun perspektifini olağanüstü genişletti. İnsan aklının kudreti ve dogmalara karşı olan üstünlüğü bir kez daha açığa çıktı. İnsan ve akıl tüm sanatsal ve bilimsel çalışmaların merkezine yerleşti. Böylece uygarlık tarihinde aydınlanma denilen dönem başladı.

Reform, Rönesans ve aydınlanma hareketinin arkasında yeni bir sınıf vardı: Kent soylu burjuvazi. Yeni sınıf, ticareti ve sanayiyi temsil ediyor; ticaretin ve gelişmekte olan sanayinin karşısında tutucu ve boğucu bir rol oynayan dünya ve din derebeylerine karşı keskin bir savaş yürütüyordu. Bu savaşın kilit noktası, egemenlik yani iktidar sorunuydu. Dünya ve din derebeyleri egemenliklerini tanrıya ve kutsal değerlere dayandırıyorlardı. Öyle ise işe, buradan başlamak gerekiyordu. Bu yüzden burjuvazi bilimi, aklı ve özgür düşünceyi öne aldı. Teokrasiye karşı laikliğin bayrağını açtı. Diğer yandan burjuvazi, derebeylerle baş edebilmek için geniş halk yığınlarının, köylülerin ve işçilerin desteğine ihtiyaç duyuyordu. O yüzden bayrağına özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet parolalarını yazdı. Halk egemenliği demek olan demokratik cumhuriyeti, mücadelesinin başlıca amacı ilan etti. Egemenlik tanrının ya da onun adına ruhbanın değil, ulusundu. Böylece aydınlanma, laiklik ve demokrasi mücadelesi, burjuva devriminin birbirinden ayrılmaz bileşenleri haline geliyordu. İngiliz devrimleriyle başarıya ulaşan bu süreç, büyük Fransız devrimiyle tüm kıtaya ve sonra tüm dünyaya yayıldı.

Tüm insanlık gibi, onun kopmaz bir parçası olan özürlüler de aydınlanma, laiklik ve demokrasi mücadelesinden paylarına düşeni aldılar. Bakış açısı bütünüyle değişmişti. Sakatlık bir kader değildi artık. Önlenebilir, toplumsal bir olguydu. Sakatlar, eğitilebilir ve toplum yaşamına üretken bireyler olarak kazandırılabilirlerdi. Böylece ilk özel eğitim okulları ve özürlülerin yeteneklerine göre istihdam edilebilecekleri özel iş ortamları ortaya çıktı. Braille yazının icadı görme özürlülerin eğitiminde yeni bir çığır açtı. Pedagoji alanında özel eğitim adıyla yeni bir alt bilim gelişti.

1. ve 2. Dünya Savaşları yepyeni bir deneyime olanak sağladı. Sağlam genç nüfus, savaş meydanlarına ve cephelere sürülünce, cephe gerisi hizmetler ve özellikle sanayi yaşlı ve sakat işgücüne muhtaç oldu. Böylece sakatların, sanayi üretiminde ne kadar ve hangi alanlarda verimli olabilecekleri sınanmış oldu. Bu, savaş sonrası dönemde izlenen istihdam politikalarında tayin edici bir rol oynadı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünü yaptığı Ulusal Kurtuluş Mücadelemiz ve onu izleyen devrimler, büyük Fransız İhtilalinin yolundan ilerledi. Düşman, içerde saltanat ve hilafet yani Ortaçağ’a ait egemenlik biçimleri; dışarda ise, emperyalizmdi. Emperyalizme karşı bağımsızlık yönüyle ulusal; Ortaçağ’a karşı özgürlük yönüyle demokratik bir mücadeleydi bu. Amasya’dan, Sivas, Erzurum kongrelerinden geçerek 23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM’sinin kuruluşuyla egemenliği sultandan ve halifeden alıp, ulusa devreden Kuva-i Milliye hareketi, savaş meydanlarından geçerek, Sevr’i yırtıp onurlu Lozan barışına ve oradan cumhuriyete ulaştı. Daha sonraki devrimlerle üst yapıda ve ideolojide Ortaçağ’ı bütünüyle yenilgiye uğrattı.

Bu gelişmelerin özürlüler alanına yansımaması olanaksızdı. İlk olarak, körler ve sağırlar için Sağlık Bakanlığı’na bağlı bir okul kuruldu. Tüm sakatlar gelir vergisinden bütünüyle bağışık kılındılar. Yurtdışından özel eğitim alanını bilen uzmanlar getirildi ve yurtdışında eğitim görüp, yurda dönen Mithat Enç özel eğitim politikalarının başına geçirildi. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde özel eğitim okulları açıldı ve özel eğitim bölümü kuruldu. 1961 Anayasası, sosyal devlet ilkesini kabul ederek, toplumun ezilen kesimlerinin ihtiyaçlarına duyarlı bir ortam yarattı.

1950 yılında Altı Nokta Körler Derneği’nin kuruluşuyla başlayan örgütlenme süreci, 1960’lardan sonra yavaş yavaş uyanmaya ve kendi haklarını dile getirmeye başlayan görme özürlüler tarafından geliştirildi. 1969 yılında ilk körler yürüyüşü gerçekleştirildi. İstihdam ve özel eğitim alanında, yasal düzenlemeler getirildi. 1980’li yılların toplumdaki izdüşümüne paralel olarak, karşı devrim yılları oluşu, özürlüler alanında da kendisini hissettirdi. Özürlü hakları birer birer geri alınmaya başlandı. Bu süreç 1990’lardan itibaren demokratik ve örgütlü özürlü hareketinin sayesinde tersine çevrildi ve yeni kazanımlar elde edildi.

Görüldüğü gibi, Ortaçağ karşı aydınlanma, laiklik ve demokrasi mücadelesi, özürlülerin kaderini ve geleceğini de olumlu yönde doğrudan doğruya etkilemektedir. Zira son tahlilde işgelip sakatlılık sorununa bakış açısına dayanmaktadır. Sakatlık bir alınyazısı mıdır yoksa toplumsal bir olgu mu? “Dünyada en hakiki yol gösterici bilimdir diyen aydınlanmacı yaklaşım sakatlığın bir alın yazısı olduğu anlayışını reddeder ve onun toplumsal bir olgu olduğunu; dolayısıyla önlenebileceğini kabul eder. Yani bilimsel ve laik yaklaşım karamsarlık ve tevekkül değil, umut ve mücadele aşılar. Bu yüzden de ilerletici, değiştirici ve çözücüdür.



Bütün bu nedenlerle kuşku yok ki, tüm ulusumuz için vazgeçilmez bir kazanım olan cumhuriyet, sakatlar için büsbütün yaşam demektir. 75.yıl herkese kutlu olsun.


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə