Abese suresi بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ




Yüklə 134.06 Kb.
tarix21.04.2016
ölçüsü134.06 Kb.
ABESE SURESİ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

عَبَسَ وَتَوَلَّى:أَن جَاءهُ الْأَعْمَى:وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى:أَوْيَذَّكَّرُ فَتَنفَعَهُ الذِّكْرَى:أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى:فَأَنتَ لَهُ تَصَدَّى:وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى:وَأَمَّا مَن جَاءكَ يَسْعَى:وَهُوَ يَخْشَى:فَأَنتَ عَنْهُ تَلَهَّى:كَلَّا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ:فَمَن شَاء ذَكَرَهُ: فِي صُحُفٍ مُّكَرَّمَةٍ:مَّرْفُوعَةٍ مُّطَهَّرَةٍ:بِأَيْدِي سَفَرَةٍ:كِرَامٍ بَرَرَةٍ:

MEALİ :
1-) “Surat astı ve döndü.”

2-) “Yanına ama geldi diye.”

3-) “Ne bileceksin sen, belki o arınacak?”

4-) “Yahut öğüt alacak ta bu öğüt, kendisine fayda verecek.”

5-) “Kendisini yeterli görüp tenezzül etmeyene gelince.”

6-) “Sen onunla ilgileniyorsun!”

7-) “Onun arınmamasından sana ne?”

8-) “Fakat koşarak sana gelene;”

9-) “Allah’tan sakınarak gelmişken.”

10-) “Sen onunla ilgilenmiyorsun!”

11-) “Asla olmaz böyle şey! Kur’an ayetleri birer hatırlatmadır, öğüttür.”

12-) “Dileyen onu düşünüp öğüt alır.”

13-) “Sahifeler içindedirler, değerli, şanslı.”

14-) “Yükseltilen ve tertemiz tutulan (sahifeler)”

15-) “Taşıyıcıların ellerindedirler.”

16-) “(Allah’a göre) değerli ve çok iyi (yazıcı ve taşıyıcıların).”
Bu olayla ilgili olarak inen bu yönlendirme gerçekten büyük bir olaydır. İlk bakışta ortaya çıkanın çok ötesinde bir büyüklüğe sahiptir. Bu ve onun yeryüzünde yerleştirmeyi hedeflediği gerçek bir mucizedir. Onun insanlığın hayatına bilfiil kazandırılması ve bunun meydana getirdiği etkiler gerçekten bir mucizedir. Belki de İslam’ın ilk mucizesi ve aynı zamanda en büyük mucizesidir. Fakat bu yönlendirme Kur’an’ın ilahi metoduna bağlı olarak ferdi bir olaydan sonra bu şekilde verilmektedir. Kur’an bu ilahi metodu gereği bireysel olayları ve sınırlı bilgileri, sınırsız gerçeği ve şaşmaz sistemi yerleştirmek için bir fırsat, bir araç olarak kullanmaktadır.

Yoksa bu yönlendirmenin burada yerleştirmeyi hedeflediği gerçek ve bu gerçeğin Müslüman ümmetin hayatına yerleştirilmesinden kaynaklanan gerçek etkiler özde, İslam’ın kendisidir. Bu, İslam’ın ve ondan önceki tüm semavi dinlerin mesajlarının yeryüzünde ekmeye çalıştığı gerçeğin ta kendisidir. Bu gerçek, bir insana nasıl davranılacağını, insanların bir kesimine nasıl muamele edileceğinin göstermekten ibaret değildir. Olayın ve ona getirilen yorumun ilk çağrıştırdığı olgu bu olsa da bu gerçeğin gerçekten çok boyutlu olduğu ve bundan daha çok önemli olduğu bir realitedir. Bu gerçek insanların hayattaki tüm işleri nasıl düzenleyecekleri, nasıl değerlendirecekleri ile ilgilidir. Bu yönlendirmenin, yerleştirmeyi hedeflediği gerçek şudur: “Yeryüzünde yaşayan insanlar, değerlerini ve ölçülerini, yalın, semavi, ilahi kriterlerden almalıdır. Bu kriterler onlara gökten gelmelidir. Üzerinde yaşadıkları hayatın şartlarıyla sınırlı olmamalıdır.”

Bu, gerçekten büyük bir iştir. Aynı zamanda gerçekten zor bir iştir. İnsanların yeryüzünde, gökten gelen değerlerle yaşamaları, yeryüzünün değerlerine karşı bağımsız ve bu değerlerden kaynaklanan baskılara karşı özgür yaşamaları, gerçekten zor bir iştir.

İnsanlığın geniş çaplı gerçekliğini ve bu gerçekliğin duygular üzerindeki ağırlığını gönüller, gönüller üzerindeki baskısını kavradığımızda bu işin büyüklüğünü ve zorluğunu daha rahat anlayabiliriz. İnsanların pratik hayatlarından kaynaklanan şartların ve baskıların hepsinden sıyrılmanın zorluğunu düşündüğümüzde bu işi daha rahat anlayabiliriz. İnsanın karşılaştığı zorluklar, yaşam şartlarından, hayatlarının bağlarından, çevrelerinin geleneklerinden, tarihlerin tortularından ve insanı sağlam bir şekilde yere bağlayan yeryüzünün ölçüleri, değerlerini ve düşüncelerini gönüllere ağır biçimde yerleştiren diğer şartları hesaba kattığımızda onlarla baş etmenin ne kadar zor olduğunu daha iyi anlarız.

Hz Peygamber (SAV)’in, Rabbinden böyle bir direktif almaya ulaşması için bu konuda uyarılmaya ihtiyaç duymasını kavradığımızda, bu işin önemini ve zorluğunu daha iyi anlayabiliriz ki, yüce Allah O’nu sadece uyarmakla kalmamış, O’nu sert biçimde azarlamıştır. Bu da O’nun yaptığı işin gerçekten hayret edilecek, akıl almaz bir iş olduğunu ortaya koymaktadır. Bu işin veya herhangi bir işin önemini tasvir etmek için şöyle denmesi yeterlidir. Bizzat Hz Peygamber (SAV)’in kendisi de bu noktaya ulaşması için uyarıya ve yönlendirmeye ihtiyaç duymuştur.

Evet, böyle bir uyarı dahi yeterlidir. Zira Hz Peygamber (SAV)’in üstün kişiliği, büyüklüğü ve yüceliği yanında yine de bu konuda uyarıya ve direktife ihtiyaç duyuyorsa bu onun çok daha önemli, çok daha büyük bir mesele ortaya koyar. İşte ilahi yönlendirmenin bu bireysel olay nedeniyle yeryüzüne yerleştirmeyi hedeflediği ilkenin gerçek mahiyeti budur. İnsanların değerlerini ve ölçülerini yeryüzünün sosyal realitelerinden kaynaklanan, değerlerinden ve ölçülerinden bağımsız bir şekilde gökten almalarıdır. İşte en büyük mesele budur.

Yüce Allah’ın, peygamberler aracılığıyla insanlara gönderip tüm değerleri kendisiyle ölçmeyi istediği kriter budur:
إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ:
Sizin Allah katında en değerliniz, en çok takva sahibi olanınızdır.” (HUCURAT SURESİ – 13. AYET)

İşte insanın ağırlığını arttıran veya düşüren yegâne değer budur. Bu, yalın bir semavi değerdir. Yeryüzünün şartları ve durumlarıyla hiçbir ilgisi yoktur.

Ne var ki, insanlar yeryüzünde yaşamaktadırlar ve birbirleriyle birçok bağlarla bağlı bulunmaktadırlar ve bu bağların kendi hayatlarında yerine göre bir ağırlığı, bir değeri ve bir çekiciliği bulunmaktadır. Sonra insanlar soy gibi, güç gibi, mal gibi başka değerlere de yer vermekte, günlük hayatlarında bunlarla düşüp kalkmaktadırlar. Sonra bu değerlerin dağılımından kaynaklanan bir takım pratik ilişkiler de doğmaktadır. Bu ilişkilerin bir kısmı ekonomiktir bir kısmı da ekonomik değildir. İşte bu değerlerden insanların birbirlerine karşı konumları farklılaşmakta ve yeryüzünün değerlerine göre bazıları bazılarına üstün gelmekte, öne çıkmaktadır.

Sonra İslam geliyor ve onlara diyor ki: “Sizin Allah katında en hayırlınız, en değerliniz, en çok takva sahibi olanınızdır.” Böylece insanların hayatında büyük değeri olan, duyguların üzerinde ağır baskılar oluşturan ve onu etkiletici bir cazibeyle yere bağlayan tüm değerleri, elinin tersiyle itiyor. Bunların hepsinin yerine doğrudan gökten alınan ve göğün ölçüsünde kabul edilen tek ölçü olan yeni değerlere onları bağlıyor.

Sonra bu olay geliyor. Sınırlı şartlarda meydana gelen bu hadise, söz konusu değerin yerleştirilmesi için bir fırsat kabul ediliyor. Bu vesileyle temel ilke belirleniyor. Ölçü, göğün ölçüsüdür, değer, göğün değeridir. İslam ümmetinin insanların bildiği, alıştığı her şeyden elini çekmesi, yeryüzünden kaynaklanan ilişkilerden, değerlerden, düşüncelerden, ölçülerden ve kriterlerden kurtulması gerekir ki değerlerini yalnız gökten alabilsin. Yalnız göğün tartısıyla tartabilsin.

Fakir ve ama bir adam olan Abdullah ibni Ümmü Mektum (RA), Hz Peygamber (SAV)’e geliyor. Hz Peygamber (SAV) o sırada, Kureyş’in ileri gelenlerinden bir toplulukla meşguldür. Onları İslam’a çağırmaktadır. Onların Müslüman olmalarıyla İslam’ın Mekke’de karşılaştığı ve sıkıntının hafifleyeceğini, bunların İslam’a yararlı olacaklarını ummaktadır. Çünkü Rabia’nın iki oğlu olan Utbe ve Şeybe, diğer adı Ebu Cehil olan Amr b. Hişam, Ümeyye b. Halef ve Velid b. Mugire’den oluşan bu büyükler, Hz Peygamber (SAV)’in yolunda duruyor, insanları O’ndan uzaklaştırıyor ve O’na bir takım çetin tuzaklar kurarak açıkça O’nu Mekke’de dondurmak istiyorlardı. Bu toplulukla beraber Abdülmuttalib’in oğlu Abbas da Hz Peygamber (SAV)’i dinlemeye gelmişti. Kabileye her şeyin üstünde bir değer ve saygınlık kazandıran ve kabileye dayalı cahil bir ortamda, bir insana, kendisine en yakın çevresi ve ona en çok bağlı olanları saygı göstermez, çağrısını kabul etmezse, dışındaki insanların bu davayı kabul etmeleri daha da zorlaşacaktı.

Hz Peygamber (SAV), işte bu kadar önemli olan bu toplulukla uğraşırken, yanına fakir ve ama bir adam geliyor. Burada Hz Peygamber (SAV) kendisi ve çıkarı için değil, İslam ve İslam’ın çıkarı için uğraşıyor. Eğer bu topluluk Müslüman olursa, Mekke’deki davanın önündeki, yolundaki zorlu engeller, sivri dikenler temizlenmiş olacak ve bundan sonra İslam, Mekke çevresine yayılacaktı. Ama bu ileri gelenlerin Müslüman olmalarından sonra tabii.

İşte bu adam geliyor ve Hz Peygamber (SAV)’e diyor ki: “Ey Allah’ın elçisi, bana Kur’an oku, bana da öğret, Allah’ın sana öğrettiklerinden.” Rasülullah (SAV)’in içinde bulunduğu şartları ve kiminle uğraştığını bile bile bu sözlerini tekrar ediyor. Hz Peygamber (SAV) ikide bir sözünün ve çabasının kesilmesinden rahatsız oluyor ve adamın görmediği yüzünde hoşnutsuzluk ifadeleri beliriyor, yüzünü ekşitiyor ve onunla ilgilenmiyor. Fakir ve kimsesiz olan ve kendisini bu büyük işten alıkoyan adama aldırmıyor. Çünkü uğraştığı şeyin ardında davası ve dini için büyük umutlar besliyor. Aslında O bunlarla uğraşırken dininin zafere ulaşmasını arzu etmektedir. Çağrısına karşı samimiyetini, İslam’ın çıkarına bağlılığını ve onun yayılması için aşırı isteğini ortaya koyuyor.

İşte tam bu sırada gök meseleye el koyuyor. Meseleye el koyuyor ki, bu konudaki kesin hükmünü belirlesin, yolun tüm işaretlerini ortaya koysun, değerlerin kendisiyle ölçüldüğü kriterleri belirlesin, şartları ve değerlerin tümünü bir kenara itsin. İsterse bu şartlar ve değerlendirmeler, insanların ölçüleriyle belirlenen ve davanın çıkarını gözeten ölçüler olsun. İsterse bu değerleri ve ölçüleri, İnsanlığın efendisi olan Hz Muhammed (SAV) belirlemiş olsun.

Bu arada yücelerin yücesi Allah’tan, onurlandırılmış, eşsiz ahlak sahibi olan Peygamberi (SAV)’e sert bir üslup içinde azarlama geliyor. Bu, bütün bir Kur’an içinde yakın ve sevgili dost Peygamber (SAV)’e, “KELLA-HAYIR” kelimesinin kullanıldığı tek yerdir. “KELLA” kavramı hitapta azarlama ve sitem anlamına gelir. Çünkü bu, bütün dinin kendisine dayandığı çok önemli bir meseledir.

Kur’an-ı Kerim’in bu ilahi azarı ortaya koyuş üslubu da eşsiz bir üsluptur. Bunu beşeri yazım diliyle dile getirmek mümkün değildir. Zira yazım dilinin kendine has ilkeleri, gelenekleri ve disiplinleri vardır. Bu da bu mesajların doğrudan ve bütün diriliğiyle, bütün sıcaklığıyla ortaya konmalarını engellemektedir. Bu konuda sadece kullanılan üslubu, onları bu şekilde sergileme gücüne sahiptir. Kur’an, hızlı dokunuşları ve kısa ifadeleriyle ortaya koymaktadır. Sanki bu ifadeler birer tepkidir, hayat kokan çizgiler, parıltılar ve hatlardır.

Surat astı ve döndü, yanına ama geldi diye.” Sanki burada muhataptan başka üçüncü bir şahıstan söz edilmektedir. Bu üslupta şöyle bir incelik sezilmektedir: Allah, hoşnutsuzluğunu direk olarak Peygamberi ve sevgilisi (SAV)’e yöneltmek istememektedir, O’na şefkatinden ve merhametinden dolayı. Böyle hoş olmayan bir ifadeyi O’na (SAV) yöneltmeyi, ikramından dolayı uygun bulmamaktadır.



Ardından azarlamanın kendisinden kaynaklandığı işe işaret edildikten sonra ifade yön değiştiriyor. Hitap şekli bir azara dönüşüyor. Bir ölçüde yumuşak bir ifadeyle başlıyor. “Ne biliyorsun belki o arınacak. Yahut öğüt alacak da bu kendisine fayda verecek.” Nereden bileceksin o büyük iyiliğin gerçekleşeceğini? Senin elindeki iyiliğe istekli olarak gelen bu fakir ve ama adamın arınmak istediğini. Kalbinin uyanarak öğüt alacağını ve bu öğüdün kendisine yarayacağını. Bu kalbin Allah’ın nuruyla aydınlanacağını, göğün aydınlığını karşılayacak yeryüzündeki bir aydınlık kulesine dönüşeceğini. Sen nereden bileceksin? Bu hidayete açılan her kalbin içinde iman gerçeği yerleştiğinde meydana gelen bir olgudur ve Allah’ın terazisinde ağır basan, büyük önemi olan da budur.

Sonra azarın ibresi yükseliyor. Üslup ağırlaşıyor. Azarlamaya yol açan işin gerçekten hayret verici bir iş olduğu dile getiriliyor. “Kendisini yeterli görüp tenezzül etmeyene gelince sen ona yöneliyorsun. Onun arınmasından sana ne? Fakat koşarak sana gelene Allah’tan korkarak gelmişken, sen onunla ilgilenmiyorsun.” Sana ve dinine karşı üstünlük taslayan, getirdiğin hidayete, iyiliğe, aydınlığa ve temizliğe ilgi duymayan adama gelince, en ona ilgi gösterip, kendisine önem veriyorsun, hidayete gelmesi için uğraşıyorsun. Senden yüz çevirdiği halde sen habire ona mesajını takdim ediyorsun. Onun arınmasından sana ne? Eğer o pisliği ve kiri içinde kalmak istiyorsa, bu seni niye ilgilendirir? Sen, onun günahından hesaba çekilmeyeceksin, onunla üstün gelmeyeceksin, onun desteğiyle ayakta değilsin. “Fakat koşarak sana gelene” seni seçerek ve sana itaat ederek, “Allah’tan sakınarak” ve günahlardan sakınarak gelene, “Sen onunla ilgilenmiyorsun.” denilmekte, iyiliği ve takvayı dileyerek gelen inanmış adamla ilgilenmemek, boş işle uğraşmak olarak adlandırılmaktadır. Bu ise ağır bir nitelemedir.

Ardından azarın ibresi biraz daha yükseliyor. Kesin ret ve sert tepki sınırına ulaşıyor: “Asla olamaz.” Bu ifade, bu ortamda gerçekten dikkatle üzerinde durulması gereken bir hitap şeklidir.

Sonra bu davanın gerçekliği, yüceliği, büyüklüğü ve üstünlüğü açıklanıyor. Hiç kimseye, hiçbir desteğe ihtiyacı olmadığı belirtiliyor. Bu dava bizzat kendisine yönelenlere sadece kendisini isteyenlere yönelmelidir. Bu istekli insanın dünya ölçülerindeki değeri ve konumu ne olursa olsun. “Kur’an ayetleri birer hatırlatmadır, öğüttür. Dileyen O’nu düşünüp öğüt alır. O sayfalar içindedir. Değerli, şanlı, yükseltilen ve temiz tutulan sayfalar da. Bunlar da taşıyıcıların ellerindedir. Sayfalarında şereflidir, bu tertemiz sayfaları melekler yüce âleminden alıp yeryüzündeki seçilmiş insanlara ulaştırmak için taşıyıp getirmektedirler. Onu getiren melekler de şerefli ve arınmışlardır. Dolayısıyla o, her yönüyle kendisiyle ilgili her açıdan şanlı ve tertemizdir. Kendisine ihtiyaç duymadıklarını açıkça söyleyen, ondan yüz çevirenlere takdim edilemez. O sadece değerini bilenler ve O’nunla arınmak isteyenler içindir.

İşte ölçü budur. Allah’ın ölçüsü, değerlerin ve ölçülerin kendisiyle ölçüldüğü insanların ve konumların kendisiyle takdir edildiği kriter budur. İşte söz budur, Allah’ın sözü. Her sözün, her hükmün ve her ölçünün gelip kendisine dayandığı söz.

Peki, bu ilke, nerede ve ne zaman belirleniyor? Mekke’de. İslam’ın mesajının itildiği ve Müslümanların azınlıkta olduğu Mekke’de. Sonra bu büyüklerle ilgilenme kişisel bir çıkardan kaynaklanmıyor. Fakir bir âmâyla ilgilenmekte kişisel bir değerlendirmeden gelmiyor. Her şeyin başı da sonu da davadır burada. Eni sonu davadır bunun. Fakat işte davanın kendisi de bu ölçünün ta kendisidir. Bu değerlerin ta kendileridir. Dava bu ölçüyü ve bu değerleri insanlığın hayatına yerleştirmek için gelmiştir. Bu nedenler bu ölçünün ve bu değerlerin belirlediklerinin dışında hiçbir şeyle onurlandırılamaz, güçlendirilemez, zafere götürülemez.

Daha önce de belirttiğimiz gibi bu tespit az önce sözü edilen kişisel olaydan ve onu ilgilendiren konusundan çok kapsamlı ve çok önemlidir. Burada belirlenen ilke insanların değerlerini ve ölçülerini yerden değil, gökten almalarıdır. Yeryüzünün kriterlerinden değil, göğün kriterlerinden almalarıdır. “Sizin Allah katında en değerliniz, takvası en ileri olanınızdır.” Allah katında en değerli olan elbette ki korunmaya, önem verilmeye ve ilgi duyulmaya en çok uygun olan kimsedir. İsterse bu insan, insanların yeryüzündeki hayatlarının baskısı altında oluşan ve dünyadaki konumlarına göre farklılık gösteren, insanların alışageldikleri soy, güç ve mal gibi değerlerinden, ölçülerinden ve daha akla gelen başka değerlerden tamamen soyutlanmış olsun. Zira bu değerler imandan ve takvadan soyutlandığı zaman hiçbir anlam ifade etmezler. Bunlar iman ve takva uğrunda harcandıkları takdirde ancak bir değer ve anlam ifade edebilirler.

İşte bu olay münasebetiyle ilahi direktifin yerleştirmeyi amaçladığı büyük gerçek budur. Zaten Kur’an-ı Kerim metodu gereği bireysel olayları ve dar kapsamlı uygun zeminleri sınırsız gerçeği ve değişmez sistemi ortaya koymak için birer araç olarak kullanır.

Hz Peygamber (SAV)’in gönlü, bu direktif ve azar karşısında üzüntüye boğulmuştur. Bütün gücü ve sıcaklığıyla ona teslim olmuştur. İslam’ın en temel gerçeklerinden biri olması nedeniyle bu hakikati bütün hayatı boyunca canlı bir şekilde yerleştirmeyi hedeflediği gibi, Müslüman cemaatin hayatına yerleştirmeyi de amaçlamıştır.

Hz Peygamber (SAV)’in bu konudaki ilk hareketi bu olay nedeniyle kendisine gelen direktifi ve azarı açıklaması olmuştur. Bu açıklama gerçekten büyük ve gerçekten takdire şayan bir olaydır. Hz Peygamber (SAV)’in yaşadığı şartlarda hangi açıdan bakarsak bakalım bir peygamberden başkası bu açıklamayı yapma cesaretini ve samimiyetini kendinde bulamaz.

Evet, insanlara işlediği bir hata yüzünden böyle eşsiz bir şekilde ve acı ifadelerle azarlandığını açıklamak, ancak bir peygamberin güç yetirebileceği bir iştir. Peygamberden başka bir büyük için bu yanlışı kabul etmesi ve gelecekte onu telafi etmesi bile yeterli olurdu. Fakat peygamberlik başkadır. Onun yasası başka, ilkeleri başkadır.

Bu açıklamayı İslam davetinin içinde yaşadığı bu zor şartlar içinde Kureyş’in büyüklerine karşı bomba tesiri yapabilecek böyle bir açıklamayı ancak bir peygamber yapabilir. Zira bu çevre, bu ortam, insanların soyları, malları, makamları ve kuvvetleriyle övündükleri ve piyasada bunların dışındaki hiçbir değerin önemsenmediği bir karaktere sahiptiler. Hz Muhammed (SAV)’e bu ortamda şöyle denmişti:
لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِّنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ:
Bu Kur’an, iki şehir halkından büyük bir adama indirilmeli değil miydi?”

(ZUHRUF SURESİ – 31. AYET)

Hz Muhammed (SAV)’in soyu belliydi. Fakat onlar, Hz Muhammed (SAV)’in peygamberlikten önce bir başkanlığı, kişisel bir liderliği olmaması sebebiyle onun peygamberliğini reddedebilecek kadar yanlış değerlere saplanmışlardı. Sonra böyle bir eylemin, bu tür bir ortamda göğün vahyinden başka bir yerden kaynaklanması da mümkün değildi. Bunun yerden kaynaklanması, özellikle bu zamanda bu yerden fışkırması olacak şey değildi.

İşte bu, bu kadar önemli bir ilkeyi yoluna koyan göğün gücüdür. Bu ilke Hz Peygamber (SAV)’in gönlü aracılığıyla onun etrafındaki çevreye yayılmıştır. Güçlü, köklü ve sağlam bir şekilde olaya yerleşmiştir. Müslüman ümmetin hayatında uzun devirler boyunca varlığını sürdürmüştür.

Bu insanlığın bütün karakterleriyle doğuşu gibi, yeniden doğması kadar önemliydi. Değer bakımından ondan çok daha yüce ve büyük bir anlam ifade ediyordu. İnsanın teorik ve pratik olarak gerçekten yeryüzünden kaynaklanan her türlü değerlerden kurtulması, onlara karşı özgür hale gelmesi, gökten inen başka değerlere bağlanması, yeryüzünün tüm değerlerinden, ölçülerinden, kriterlerinden, pratik şartlarının baskısı ve ağrılığı bulunan gerçeğe dayalı bağlarından ete, damara, kana ve duygulara karışan tüm yeryüzü ilkelerinden, bağlarından koparılması ve ayrılması, sonra bu yeni değerlerin herkes tarafından anlaşılması, kabul görüp uygulanması, gerçek bir yeni doğuşu ifade ediyordu. Hz Peygamber (SAV)’in bizzat kendi gönlünün dahi bu noktada olgunlaşması için uyarıya ve direktife ihtiyaç duyması, onca büyük gerçeğe ulaşması ve bu büyük gerçeğin Müslümanlığın vicdanında temel bir ilkeye dönüşmesi ve uzun asırlar boyunca Müslümanların hayatında yankısını bulan, İslam toplumundaki hayatın temel gerçeklerinden biri haline gelmesi elbette ki bir yeniden doğuş demekti.

Biz dahi bugün bu yeni doğuşun gerçekliğini yeteri kadar kavrayabilmiş değiliz. Zira biz gönüllerimizde ve vicdanlarımızda bu özgürlük gerçeğini somut biçimde şekillendiremiyoruz. Yeryüzünden kaynaklanan konumların ve bağlılıkların oluşturduğu değerler, ölçüler ve kriterler öyle ezici bir ağırlıktadır ki, “İLERİCİLİK” iddiasında bulunan bazı felsefi ekoller yeryüzünün bu değerlerini veya bunlardan birini, yani ekonomik düzenlemeyi, insanın bütün bir gidişatını, inançlarını, sanatlarını, edebiyatını, yasalarını, geleneklerini ve hayata ilişkin düşüncelerinin tümünü belirlediğini sanmışlardır. Nitekim insanın iç dünyasının gereklerinden ve hayatın gerçeklerinden haberi olmayan azgın bir cahillik içinde ve dar bir açıdan olayları değerlendiren tarihi maddecilik ekolünün tarih iddialarında olduğu gibi…

Değerlerin bu şekilde düzenlenmesi gerçekten bir mucizedir. O zamanda ve o şartlarda İslam’ın eliyle gerçekleşen insanın yeniden doğuşu mucizesidir. Bu doğuştan itibaren evrensel çaptaki bu büyük olayla beraber gelen değerler egemen olmuştur. Fakat mesela Arap toplumunda ve Müslümanların kendi işlerinde bile o kadar kolay ve basit değildi. Fakat Hz Peygamber (SAV), Allah’ın iradesiyle ve kendisinin Kur’an’ın değişmez direktifleri karşısındaki ataklığından ve sıcaklığından kaynaklanan uygulamaları ve yönlendirmeleriyle bu gerçeği gönüllere ve hayata ekip yerleştirmeyi, iyice kökleşip dal budak salması ve uzun asırlar boyunca işi tersine çevirme girişiminde bulunan etkenlerin ve faktörlerin tümüne rağmen Müslüman cemaatin hayatı şenlendirmesi için başında beklemiş ve onu titizlikle koruyabilmiştir.

Hz Peygamber (SAV), bu olaydan sonra Ümmi Mektum (RA)’a iltifat eder ve onu korurdu. Gördüğü her yerde Ona şöyle derdi: “Hakkında Rabbimin beni azarladığı adam! Hoş geldin, merhaba.” Hz Peygamber (SAV) ayrıca onu hicretten sonra iki defa Medine’de kendisinin vekili tayin etmiştir.

Yeryüzü kaynaklı dünya değerlerinden ve şartlarından kaynaklanan toplumsal çevrenin ölçülerini ve değerlerini ayakaltına çiğnemek için Hz Peygamber (SAV)’in halasının kızı Zeynep binti Cahş (RA)’yı, azatlısı Zeyd b. Harise (RA) ile evlendirmiştir. Evlilik ve hısımlık gerçekten önemli ölçüde hassas bir konudur. Özellikle de Arap toplumunda bu mesele daha da hassasiyet taşıyordu.

Bundan önce hicretin ilk yıllarında Müslümanları kardeş yaparken, amcası Hz Hamza (RA) ile azatlısı Zeyd b. Harise (RA)’ı, Halid b. Ruveyha Has’ami (RA) ile Bilal b. Rebah (RA)’ı kardeş yapmıştır. Mute savaşında Zeyd b. Harise (RA)’ı komutan tayin etmiştir. İkinci komutan Cafer b. Ebu Talib (RA), üçüncü komutan da Abdullah b. Revaha (RA)’dır. Hz Zeyd (RA), Hz Halid b.Velid (RA)’ın da içinde bulunduğu Ensar ve Muhacirlerden oluşan 3.000 kişilik bir ordunun başına tayin edilmiştir. Hz Peygamber (SAV) bizzat kendisi bu orduyu yolcu etmiştir. Bu savaşta her iç komutan da şehit olmuştur.

Hz Peygamber (SAV)’in yaptığı son işlerden biri de Üsame b. Zeyd (RA)’ı, Bizans’a karşı savaşacak bir orduya komutan tayin etmesidir. Bu orduda Ensar ve Muhacirlerden büyük bir kesim yer almıştır. İki özel dostu, iki veziri ve Müslümanların görüş birliğiyle ondan sonraki iki halifesi Hz Ebu Bekir (RA) ve Hz Ömer (RA) da bu ordunun içindedir. Onların içinde Kureyş’in en erken İslam’ı kabul eden ve Hz Peygamber (SAV)’in yakın dostu Sa’d b. Ebi Vakkas (RA) ta vardı. Genç yaşta ordu komutanı tayin edilen Üsame (RA) hakkında bazı insanlar ileri geri konuşmuştu. İbni Ömer (RA) bu konuda şöyle der: “Hz Peygamber (SAV) bir ordu hazırladı ve başına Üsame b. Zeyd (RA)’ı komutan tayin etti. Bazı insanlar onun komutan tayin edilmesini eleştirdiler. Hz Peygamber (SAV) buyurdu ki: “Eğer siz onun komutanlığına dil uzatırsanız garipsemem. Çünkü siz daha önce onun babasının da komutan tayin edilmesini eleştirmiştiniz. Allah’a yemin ederim ki, bu adam komutanlık için yaratılmıştır. Ona en layık olan kimsedir. O, insanlar içinde en çok sevdiğim kimselerden biridir.”

Selman-ı Farisi (RA) hakkında bir takım sözlerin ortaya çıkması ve insanların Farsçılık ve Arapçılıktan söz etmeleri dar kapsamlı, ulusçu telkinlerin ortaya çıkması üzerine Hz Peygamber (SAV) bu konuda kesin tavrını koyarak bu anlayışı bir çırpıda kesip attı ve şöyle buyurdu: “Selman bizdendir, bizim ailedendir.” Böylece göğün değerlerini ve ölçüsünü onların kendileri ile övündükleri soy ufuklarının önüne geçirdi. Duyarlılıkla bağlı bulundukları dar soyculuğun sınırlarını aştı ve onu doğrudan kendi ailesinden saydı.

Ebu Zerr-i Gıfari (RA) ile Hz Bilal-i Habeşi (RA) arasında Ebu Zerr (RA)’ın dilinin sürçmesi neticesinde “Ey Kara Kadının Oğlu” cümlesiyle bir soğukluk meydana geldiğinde, Hz Peygamber (SAV) buna çok öfkelenmiş ve bu öfkesini ağır ve korkunç bir ifadeyle Ebu Zerr (RA)’ın yüzüne vurmuştur: “Ey Ebu Zerr! Bardağı taşırdın. Beyaz kadının oğlunun, siyah kadının oğluna hiç bir üstünlüğü yoktur.” Böylece Hz Peygamber (SAV) işi kökünden halletmiştir. Ya İslam, ya cahiliye. İslam göğün değerleri, göğün ölçüleridir. Cahiliye ise yeryüzü kaynaklı değerler ve yeryüzü kaynaklı ölçülerdir.

Hz Peygamber (SAV)’in bu güzel sözü bütün sıcaklığıyla Ebu Zerr (RA)’ın hassas kalbine ulaştı. Ebu Zerr (RA) son derece etkilendi ve üzüldü. Alnını yere koydu ve Hz Bilal (RA) alnına basmadığı müddetçe kafasını yerden kaldırmayacağına yemin etti. Böylece söylediği büyük sözün günahını temizlemek istiyordu. Hz Bilal (RA)’ın kendisiyle yükseldiği, değer kazandığı ölçü, göğün ölçüsüydü. Ebu Hüreyre (RA) şöyle rivayet ediyor: Hz Peygamber (SAV) şöyle buyurdu: “Ey Bilal! İslam’da kendi kendine yaptığın işlerin en üstününden, en güzelinden söz et bana. Çünkü ben bu gece cennette senin ayak seslerini işittim.” Hz Bilal (RA) şöyle dedi: “İslam’da en çok yararını umduğum iş, gece olsun gündüz olsun tam bir abdest aldığımda, temizlendiğimde bu abdestle Allah’ın bana verdiği imkân ölçüsünde mutlaka birkaç rekât namaz kılmamdır.”

Hz Peygamber (SAV) yanına gelmek isteyen Ammar b. Yasir’e şöyle dedi: “O’na izin verin gelsin. Temiz ve arındırılmış insan! Hoş geldin.” Yine onun hakkında: “Ammar, iliklerine kadar imanla doludur.” buyurmuşlardır. Huzeyfa (RA)’tan gelen bir rivayette Peygamberimiz (SAV) şöyle buyuruyor: “Sizin aranızda daha ne kadar kalacağımı bilemiyorum. (Hz Ebu Bekir (RA) ve Hz Ömer (RA)’lara işaret ederek) Benden sonraki iki kişiye uyunuz. Ammar’ın izinden gidiniz. İbni Mes’ud’un size söylediklerini tasdik ediniz.”

Medine’li olmayan insanlar, İbni Mes’ud (RA)’ı, Hz Peygamber (SAV)’in ailesinden sanırlardı. Ebu Musa (RA) der ki: “Ben ve kardeşim Yemen’den geldik. Bir süre Medine’de kaldık. İbni Mes’ud ve annesini Hz Peygamber (SAV)’in aile fertlerinden görüyorduk. Çünkü onlar Hz Peygamber (SAV)’in yanına o kadar çok girip çıkıyorlardı ki, O’na (SAV) o kadar çok bağlılardı ki biz onları akraba sandık.”

Azatlı kölelerden biri olan Cüleybib (RA) için Hz Peygamber (SAV)’in bizzat kendisi onu Ensar’dan bir kadınla evlendirmek için uğraşmış, kendisi ona kız istemeye gitmiştir. Kızın anne-babası kabul etmeyince, kız şöyle demiştir: “Siz Hz Peygamber (SAV)’in emrini geri mi çevirmek istiyorsunuz? Eğer O (SAV) buna razı olmuşsa dediğini yapın, beni ona verin.” Bunun üzerine kızın anne-babası da razı olmuş ve Cüleybib (RA)’ı kızlarıyla evlendirmişlerdir.

Evliliğinden kısa bir zaman sonra Cüleybib (RA) şehit edildi. Şehit edildiği savaşta Hz Peygamber (SAV) onu bizzat kendisi aramıştır. Ebu Berze (RA)’tan gelen bir rivayette şöyle deniliyor: “Hz Peygamber (SAV) bir savaştaydı. Yüce Allah O’na savaşmadan zafer bağışladı. Bundan sonra Hz Peygamber (SAV): “Aranızda göremediğimiz bir kimse var mı?” diye sordu. “Evet, falanı, falanı ve falanı göremiyoruz.” dediler. Hz Peygamber (SAV) tekrar: “Aranızda göremediğimiz kimse var mı?” diye sordu. “Evet, falanı, falanı ve falanı göremiyoruz.” dediler. Hz Peygamber (SAV) üçüncü olarak: “Aranızda göremediğimiz kimse var mı?” diye sordu. “Hayır.” dediler. Bunun üzerine Hz Peygamber (SAV): “Ama ben Cüleybib’i göremiyorum.” buyurdu. O’nu aramaya koyuldular. Öldürdüğü kişinin yanında onu da ölü olarak buldular. Hz Peygamber (SAV) gelip başında durdu: “Yedi kişiyi öldürmüş, sonra da O’nu öldürmüşler. Bu adam bendendir, ben de O’ndanım.” buyurdu. Sonra O’nun ölüsünü kucakladı. Hz Peygamber (SAV)’in iki elinden başka bu adamın bir tabutu olmadı. Mezarını kazdılar ve Hz Peygamber (SAV) O’nu bizzat kendisi kabrine koydu. Bu rivayette yıkandığından söz edilmemiştir.

Bu ilahi yönlendirme ve Hz Peygamber (SAV)’in sergilediği bu uygulamayla insanlık böyle eşsiz bir şekilde yeniden doğuyordu. Yeryüzünde yaşadığı halde dünyanın bağlarından sıyrılmış, özgürleşmiş bir halde değerini ölçülerini gökten alan Rabbani toplum yeşermeye başladı. İşte bu İslam’ın en büyük mucizesiydi. Ancak Allah’ın iradesiyle ve Hz Peygamber (SAV)’in çalışmasıyla gerçekleşebilecek bir mucize. O mucizenin kendisi dahi bu dinin Allah katından geldiğini ve onu insanlara getiren kişinin peygamber olduğunu açıkça belgelemektedir.

İslam’ın Allah tarafından belirlenen bir güzelliğinde bir planın gereği olarak Hz Peygamber (SAV)’den sonra en yakın dostu Hz Ebu Bekir (RA)’ı ve ikinci derecedeki en yakını Hz Ömer (RA)’ı, O’nun yerine halife getirmesiydi. Çünkü bu dinin karakterini en iyi kavrayan, Hz Peygamber (SAV)’in yoluna, izine en fazla bağlı olan, O’na uyum sağlayan bu seçkin şahsiyetlerdi. Hz Peygamber (SAV)’in sevgisine yol açacak işleri ve attığı adımları en iyi takip edecek kimselerdi.

Hz Ebu Bekir (RA), dostu olan Hz Peygamber (SAV)’in, Üsame (RA)’ın komutan tayin edilmesi yolundaki isteğini yerine getirmiştir. Seçildikten hemen sonra yaptığı ilk iş Hz Peygamber (SAV)’in hazırladığı ordunun başına Üsame (RA)’ın getirilişini onaylayarak bu konudaki Hz Peygamber (SAV)’in emrini yerine getirmesidir. Medine’nin dışına kadar bizzat kendisi onu uğurladı. Üsame (RA) binek üzerinde, Hz Ebu Bekir (RA) ise yaya yürüyordu. Genç yaşta olan Üsame (RA), kendisinin binek üzerinde bulunmasından utanç duyuyor ve diyordu ki: “Ey Allah elçisinin halifesi! Ya sen de bineğe binersin, ya da ben de inerim.” Halife de şöyle yemin ediyordu: “Allah’a yemin ederim ki sen inmeyeceksin ve yine Allah’a yemin ederim ki ben de binmeyeceğim. Bir süre Allah yolunda ayaklarımın tozlanmasında ne sakınca var ki?”

Sonra Hz Ebu Bekir (RA) halifeliğin ağır yükünü omuzladığından, Hz Ömer (RA)’a ihtiyacı olduğunu hissetti. Fakat Hz Ömer (RA) Üsame ordusunda bir askerdi. Komutansa Üsame (RA)’tı. Dolayısıyla komutandan Hz Ömer (RA)’ı Medine’de bırakmak için izin almak gerekiyordu. Halife, başkomutana düşüncesini şu tatlı ifadeyle dile getirdi: “Eğer Ömer’i bana vererek yardımcı olmayı uygun görürsen yardımcı ol.” Aman Allah’ın! Eğer bana yardım etmeyi uygun görürsen yardım et… Bunlar gerçekten yüce, çok yüce ufuklardır. İnsanlar ancak Allah’ın iradesiyle Allah tarafından gönderilen bir peygamberin eğitimiyle ancak bu ufuklara yükselebilirler. Ardından zamanın çarkı dönüyor. Hz Ömer (RA) halife oluyor. Ammar b. Yasir (RA)’ı Kufe’ye vali tayin ediyor. Hz Ömer (RA)’ın önünde Süheyl b. Amr, İbni Haris, İbni Hişam, Ebu Süfyan b. Harb ve Mekke’nin fethi sırasında kendisine ilişilmeden serbest bırakılan Kureyş’in büyüklerinden bir topluluk kapısında bulunuyor. Hz Ömer (RA) onlardan önce Hz Bilal ve Süheyl (RA)’ı içeri alıyor. Çünkü bunlar İslam’a ilk girenler ve Bedir savaşına katılanlardır. Burada Ebu Süfyan’ın burnu şişiyor. Cahiliye öfkesi ve tepkisiyle diyor ki: “Bugün gibisini hiç görmedim. Bu köleleri içeri alıyor da bizi kapısında bekletiyor.” Gönlüne İslam hakikati yerleşmiş olan arkadaşı ona diyor ki: “Efendiler! Allah’a yemin ederim ki ben sizin yüzünüzdeki hiddeti ve öfkeyi görüyorum. Eğer ille de öfkelenecekseniz kendi kendinize öfkeleniniz. Onlar da İslam’a çağrıldılar siz de. Ama onlar hemen kabul ettiler, sizse geç kaldınız. Eğer kıyamet günü onlar çağrılıp siz çağrılmazsanız haliniz nice olur?”

Hz Ömer (RA) Üsame b. Zeyd (RA)’a, kendi oğlu olan Abdullah b. Ömer (RA)’tan daha fazla bir maaş ayırmıştır. Oğlu bunun hikmetini sorduğunda ona şöyle demiştir: “Evladım! Zeyd, Hz Peygamber (SAV)’in katında senin babandan daha sevimliydi. Üsame de Hz Peygamber (SAV)’in katında senden daha sevimliydi. Bu nedenle ben Hz Peygamber (SAV)’in sevgisini kendi sevgime tercih ettim.” Hz Ömer (RA) bu sözü söylerken Hz Peygamber (SAV)’in sevgisinin, göğün kriterleriyle ölçüldüğünü çok iyi biliyordu.

Hz Ömer (RA), Ammar b. Yasir (RA)’ı soylu bir aileden olan ve muzaffer bir komutan olan Halid b. Velid (RA)’ı teftişe gönderiyor. Ammar, Hz Halid (RA)’ı sarığının beziyle bağlıyor. Soruşturma sona erip suçsuzluğu ortaya çıkıncaya kadar bağlı kalıyor. Sonra kalkıyor, kendi elleriyle bağlarını çözüyor ve sarığını başına sarıyor. Hz Halid (RA) her şeye rağmen bunda hiçbir sakınca görmüyor. Çünkü Ammar (RA) Hz Peygamber (SAV)’in en yakın dostu, İslam’ın ilk fedailerindendi ve Hz Peygamber (SAV), Ammar (RA) hakkında övücü sözler söylemişti.

Hz Ömer (RA), Hz Ebu Bekir (RA)’tan söz ederken diyor ki: “O bizim efendimizdir. Efendimizi azat etmiştir.” Azat edilen efendi kelimesiyle Hz Bilal (RA)’ı kastediyor. Hz Bilal (RA) Ümeyye b. Halef’in kölesiydi. Ümeyye Hz Bilal (RA)’a çok işkence ediyordu. Hz Ebu Bekir (RA) Hz Bilal (RA)’ı ondan satın alarak azat etti. İşte bu nedenle Hz Ömer (RA), Hz Bilal (RA)’tan söz ederken ona efendimiz diyor.

Hz Ömer (RA) şu sözleri de söylüyor: “Eğer bugün Ebu Huzeyfe’nin azatlı kölesi Salim sağ olsaydı onu halife adayı olarak gösterirdim.” Hâlbuki aynı Hz Ömer (RA) o zaman sağ olan Hz Osman (RA), Hz Ali (RA), Hz Talha (RA) ve Hz Zübeyr (RA) halife adayı olarak gösteremiyor. Kendisinden sonra altı kişilik şuraya bırakıyor. Belli bir kişiyi kendi eliyle halife adayı gösteremiyor.

Hz Ali (RA) Ammar’ı ve oğlu Hasan’ı Kufe’ye gönderiyor. Kendisiyle Hz Aişe (RA) arasında çıkan anlaşmazlık nedeniyle onları savaşa çağırıyor. Bu arada diyor ki: “Ben şüphesiz biliyorum ki Hz Aişe (RA), Hz Peygamber (SAV)’in dünya ve ahiretteki hanımıdır. Fakat Yüce Allah, Hz. Peygamber (SAV)’e mi yoksa O’nun eşine mi uyacağınız konusunda sizi sınamaktadır.” Bunun üzerine Müminlerin annesi ve Hz Ebu Bekir (RA)’ın kızı Hz Aişe (RA) konusunda insanlar Hz Ali (RA)’ın sözüne uyuyorlar.

Hz Bilal b. Rebah (RA)’a, İslam’daki kardeşi Ebu Ruveyha Has’amiye, Yemenli bir kadınla evlenmek için kardeşinin aracılık yapmasını rica ediyor. Hz Bilal (RA), Yemenlilere der ki: “Ben Bilal b. Rebah’ım. Bu da kardeşim Ebu Ruveyha’dır. Ahlaki ve dini duyarlılığı pek iyi değildir. Eğer kızınızı ona vermek isterseniz veriniz. Vermek istemezseniz siz bilirsiniz.” Hz Bilal (RA) onları aldatmıyor, kardeşinin hiçbir şeyini gizlemiyor. Bu arada kendisinin aracı olduğu, söylediği şeyler hususunda Allah katında sorumlu olduğunu unutmuyor. Yemenliler bu dürüstlük karşısında gönül huzuruna kavuşuyorlar ve kardeşini evlendiriyorlar. Soylu bir aileden olan bu Arap’a, Habeşistan’lı azatlı bir köle olan Hz Bilal (RA)’ın aracılık yapmasını yeterli buluyorlar.

İşte bu büyük gerçek İslam toplumunda yerleşmiştir ve pek çok engelleyici, olumsuz etkenlere rağmen uzun dönemler boyunca varlığını sürdürmüştür. Abdullah b. Abbas (RA)’tan söz edildiğinde onunla birlikte azatlı kölesi İkrime’den söz edilirdi. Abdullah b. Ömer (RA)’tan söz edildiğinde azatlı kölesi Nafi’den söz edilirdi. Enes b.Malik (RA)’tan söz bahsedildiğinde azatlı kölesi İbni Sirin’den de bahsedilirdi. Ebu Hüreyre (RA)’tan söz edildiğinde azatlı kölesi Abdullah b.Hürmüz’den söz edilirdi. Basra’da Hasan-ı Basri, Mekke’de Mücahit b. Cebr, Ata b. Rebah ve Tavus b. Keysan fakihleri oluşturuyorlardı. Ömer b. Abdülaziz döneminde Mısır’da Denkal’dan siyah bir azatlı köle olan Yezid b. Ebi Hadip fetva makamına tayin edilmişti.

Göğün terazisi takva ehlini her zaman öne çıkarmıştır. İsterse onlar yeryüzünün tüm değerlerinden soyutlanmış olsunlar. Kendilerinin ve etraflarındaki insanların gözünde onlar en üstün kimselerdir. Bu terazi yeryüzünden gerçekten çok yalın bir zamanda kaldırıldı. Cahiliyenin bütün yeryüzünü kuşatan kapsamlı egemenliğinden sonra bu kriter değerini yitirdi ve insan batılı devletlerin lideri konumundaki Amerika’da bankada biriken dolarlarıyla değerlendirilmeye başlandı. Doğu devletlerinin lideri olan Rusya’da egemen olan materyalist felsefedeyse insanın bir makine kadar değeri yoktu. Müslümanların yurduna gelince, burada da İslam’ın söküp atmak için geldiği eski cahiliye egemenliği oluştu. İslam’ın kökünü kazıdığı sloganlar, düşünceler yayılmıştı. Bu ilahi ölçü çiğnenmiş, iman ve takvayla alakası olmayan ve basit, yalın cahili değerlere dönülmüştü.

Bugün bütün bir insanlığı bir kere daha cahiliyeden kurtarmak için İslam davasına sarılmaktan başka bir ümit ışığı yoktur. İnsanlık İslam’ın çağrısıyla yeniden doğmalı. Tıpkı birinci yeni doğuşunda olduğu gibi. Nitekim surenin girişinden anlatılan bu olay bu yeniden doğuşu açıklıyordu. Hem de kısa kesin ve derin çizgileri ortaya koyan ayetlerle bu yeniden doğuş dile getiriliyordu.

Surenin bu ilk bölümünde anlatılan olayın hemen ardında gelen yorumda bu gerçek kesin biçimde yerleştirildikten sonra ikinci bölümde surenin akışı insana yönelmektedir. Doğru yoldan yüz çeviren, imana ihtiyaç duymayan, Rabbine yapılan çağrıya üstten bakan insanın bu tutumuna hayret ediliyor. Tutumuna ve inkârına hayretle bakılıyor. Çünkü o, varlığın kaynağını ve yetişmesini asla hatırlamıyor. Dünya ve ahiretteki yaratılışında ve gelişmesinin her aşamasında Allah’ın kendi üzerindeki ihsanını, lütfunu ve hâkimiyetini görmüyor. Kendini yaratan, koruyan ve hesaba çekecek olan Allah’a karşı görevini yerine getirmiyor.

قُتِلَ الْإِنسَانُ

مَا أَكْفَرَهُ:مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ:مِن نُّطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ:ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ ثُمَّ أَمَاتَهُ فَأَقْبَرَهُ:ثُمَّ إِذَا شَاء أَنشَرَهُ:كَلَّا لَمَّايَقْضِ مَا أَمَرَهُ:

17-) “Kahrolası insan ne kadar da nankördür.”

18-) “Allah onu hangi şeyden yarattı?”

19-) “Nutfe (sperm) den. Onu yarattı ve ona biçim verdi.”

20-) “Sonra ona yolu kolaylaştırmıştır.”

21-) “Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu.”

22-) “Sonra dilediği zaman onu yeniden diriltti.”

23-) “Hayır, insan hala Allah’ın kendisine emrettiğini yapmadı.”
Kahrolası insan!” Çünkü o hayret verici işleriyle kahrolmayı hak etmektedir. Bu ifade biçimi onun yaptığı işin dehşetini, çirkinliğini ve kötülüğünü ifade etmektedir. Ayrıca onun çirkinliği ve kötülüğü yüzünden ölümü gerektirecek cinayetler işlediği dile getirilmektedir.

Ne kadar inkârcıdır o!” Kâfirliği ve inkârcılığı ne de katıdır. Yaratılışının ve gelişmesinin gereklerini ne de çok reddetmektedir, tanımamaktadır. Eğer bu gerçeklere riayet etseydi yaratıcısına şükreder, dünyada alçak gönüllü olur, ahireti hatırlardı. Yoksa o neye dayanarak büyükleniyor, yüz çeviriyor ve ihtiyaç duymuyor? Onun aslı ve kaynağı nedir ki?

Allah onu hangi şeyden yarattı?” Onun aslı yalın, alçak gönüllü bir köktendir. Bütün değerini Allah’ın lütfundan ve nimetinden, takdirinden ve planından almaktadır.

Nutfe (Sperm) den. Onu yarattı ve ona biçim verdi.” Hiçbir değeri olmayan bu şeyden ve hiçbir ağırlığı bulunmayan, dayanağı olmayan bu asıldan yarattı. Fakat onun yaratıcısı ona biçim verdi. Güzelce her şeyini düzenledi. Sağlam bir yapı olarak takdir buyurdu. Kendi bağışından ona bir değer, bir kıymet kazandırdı. Böylece o eli ayağı düzgün bir varlık oldu. Şerefli bir varlık konumuna geldi. Bu alçak aslından onu yüksek makama çıkardı. Yeryüzünü, içindeki tüm varlıklarla onun emrine verdi.

Sonra ona yolu kolaylaştırmıştır.” Hayat yolunun veya hidayet yolunun imkânlarını önüne serdi. Bünyesine yerleştirdiği özellikler ve yeteneklerle yaşamını kolaylaştırdı. Hem hayat sürecini hem de hidayet yolunu önüne yaydı. Yolculuk sona erene kadar. Her canlının ister istemez ve çaresiz olarak gelip dayanacağı, varacağı sona yetişene kadar.

Sonra onu öldürdü ve kabre koydurdu.” Demek ki onun en sondaki durumu, en baştaki durumu gibidir. Dilediğinde onu hayata çıkaran ve dilediğinde hayatını sona erdirenin elindedir her şey. İşte bu kudret eli onun son sığınağını yeryüzünün bağrında hazırlamıştır. Bu onun için bir ikram ve bir korumadır. Çünkü onun kendi halinde çürümesini ve kırılıp un ufak olmasını bir yasa haline getirmemiştir. Onun fıtratına ölüsünü saklamayı ve kabre koyma arzusunu yerleştirmiştir. İşte bu da yüce Allah’ın ona yönelik planı ve takdirinin bir parçasıydı. İnsan Allah’ın dilediği zaman gelip çatıncaya kadar toprağın bağrında kalacaktır. Allah’ın emri gelince tekrar onu hayata döndürecek ve yapmak istediğini yapacaktır.

Sonra dilediği zaman onu yeniden diriltir.” Yani o başıboş bırakılmamıştır. Hesaba çekilmeden, yaptıklarının karşılığını almadan çekip gidecek te değildir. Bu iş için hazırlandığını, bu yetenekte yaratıldığını görmüyor mu?

Hayır, insan hala Allah’ın kendisine emrettiğini yapmadı.” İnsan bütün bireyleriyle, bütün nesilleriyle genel olarak hayatının son demine kadar Allah’ın emrini hakkıyla yerine getiremeyecektir. İşte LEMMA edatıyla cümlenin verdiği mesaj budur. Hayır o kusurludur, eksiktir. Görevini hakkıyla yapmamıştır. Aslını ve yetişmesini gerçek anlamda hatırlayıp üzerinde düşünmemiştir. Kendisini yaratana, doğru yolu gösterene, koruyana karşı hakkıyla şükür görevini yerine getirmemiştir. Hesap ve ceza gününe hazırlık niteliğindeki bu dünya üzerindeki göçü sona ermemiştir. İşte insan bütünüyle bundan ibarettir. Buna rağmen çoğunluk burun kıvırır. Doğru yola karşı üstünlük kompleksine kapılır. Kendini ona muhtaç hissetmez.



Yeni bir bölümde surenin alışı başka bir dokunuşa geçmektedir. Bu yeni dokunuş insanın yaratılışı ve yetişmesi gerçeğidir. İnsan bu yolculuğu boyunca yemeğine, kendi yiyeceklerine ve hayvanlarının yiyeceklerine bakmaz mı? Bunlar yüce yaratıcı olan Allah’ın kendi hizmetine verdiği nimetlerden sadece bazılarıdır.
فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ:أَنَّا صَبَبْنَا الْمَاء صَبّاً:ثُمَّ شَقَقْنَا الْأَرْضَ شَقّا:فَأَنبَتْنَا فِيهَا حَبّاً:وَعِنَباً وَقَضْباً:وَزَيْتُوناً وَنَخْلاً:وَحَدَائِقَ غُلْباً:وَفَاكِهَةً وَأَبّاً:مَّتَاعاً لَّكُمْ وَلِأَنْعَامِكُمْ:
24-) “İnsan yiyeceğine bir baksın.”

25-) “O suyu döktükçe döktük.”

26-) “Sonra toprağı güzelce yardık.”

27-) “Orada bitirdik taneleri.”

28-) “Üzümler, goncalar,”

29-) “Zeytinler, hurmalar.”

30-) “İri ve sık ağaçlı bahçeler.”

31-) “Meyveler ve çayırlar.”

32-) “Sizin ve hayvanlarınızın yararına.”
İşte insanın yiyeceklerinin aşama aşama detaylı hikâyesi budur. İnsan işte bu nimetlere baksın. Bunlarda kendisinin herhangi bir fonksiyonu var mı? Onların düzenlenmesinde bir yetkisi bulunuyor mu? Kendisine hayatı kazandıran ve onu en güzel şekilde dile getiren el, yiyeceklerini meydana getiren ve onları harika bir şekilde dile getiren elin ta kendisidir.

İnsan yiyeceğine bir baksın. Bunlar insana en yakın, yapışık, en vazgeçilmez nimetlerdir. Sürekli olarak gözlerinin önünde tekrarlanan ve kolayca kendisine sunulan bu vazgeçilmez nimetlere insan bir baksın. Zira bunların kolayca meydana gelmeleri onlardaki hayret verici gerçekliği unutturmaktadır. Hâlbuki bu da insanın yaratılışı ve gelişip yetişmesi gibi bir mucizedir. Attığı her adım onu yaratan kudretin elindedir.

Biz suyu döktükçe döktük.” Suyun yağmur şeklinde dökülmesi, hangi çevrede yaşarsa yaşasın, hangi derecede bilgi sahibi olursa olsun her insanın bilip tanıdığı bir gerçektir. Her insan onunla muhataptır, onunla yüz yüzedir. İnsanlık bilimde ilerledikçe bu ayetin anlamını daha geniş boyutlarda kavramakta ve eski dönemlerde bilinenin ötesinde bilgiler elde etmektedir. Böylece her insanın gördüğü ve her gün tekrarlanan yağmur hakkında insanın bilgisi derinleşmektedir.



Büyük okyanusların meydana gelişine ilişkin şu anki teorilerin doğruya en yakını, bu okyanusların önce gökte üstümüzde oluştukları, sonra yeryüzüne boşandıklarını söyleyen teoridir. Bugün ise okyanuslardan buharlaşan su, yağmur şeklinde yere inmektedir.

Çağdaş bilginlerden biri bu konuda şöyle diyor: “Eğer yer küresinin güneşten ayrıldığı sıradaki sıcaklığı 12.000 derece civarındaydı veya yeryüzünün sıcaklık derecesi bu kadardı şeklindeki görüş doğruysa, bu demektir ki orada tüm elementler özgür ve bağımsızdır. Bu nedenle önemli kimyasal herhangi bir oluşumun meydana gelmesi mümkün değildi. Yer küresi ya da onu oluşturan parçalar yavaş yavaş soğumaya başlayınca oluşumlar meydana geldi ve tanıdığımız gibi dünyanın hücresi oluştu, darlık oksijen ve hidrojenin birleşebilmesi için sıcaklık derecesinin 4.000 dereceye düşmesi gerekiyordu. Bu noktaya gelindiğinde elementler birleştiler. Şimdi bildiğimiz su meydana geldi ve yer kürenin semasını kuşattı. Bu sıradan olay gerçekten korkunç büyüklükte meydan agelmiş olmalıdır. Bütün okyanuslar gökte bulunuyordu. Birbiriyle birleşmeyen elementlerin tamamı havada gaz halinde bulunuyorlardı. Atmosferin dış yüzeyinde oluştuktan sonra yere doğru inmeye başladı. Fakat ona ulaşması henüz mümkün değildi. Zira sıcaklık derecesi binlerce mil uzaklıktaki mesafeye oranla yere yaklaştıkça artıyordu. Doğal olarak suyun yeryüzüne ulaştığı tufan zamanı geldi. Ulaşıp buhar şeklinde tekrar yükseliyordu. Okyanusların havada olduğu sıralarda soğumanın ilerlemesiyle meydana gelen taşmalar gerçekten her türlü tahminin üstünde, beklenenin çok çok ilerisinde meydana gelmiştir ve bu coşku patlamalarla birlikte devam edip gitmiştir.”

Biz Kur’an ayetlerini bu teoriye bağlamasak ta bu teori bizim bu ayetlere ve işaret edilen tarihe ilişkin düşüncelerimizin sınırlarını genişletmektedir. Suyun bardaktan boşanırcasına dökülmesi tarihine bir boyut kazandırmaktadır. Bu teori doğru da olabilir. Yeryüzündeki suyun aslına ilişkin başka teoriler de söz konusu olabilir. Fakat Kur’an’ın hükmü her çevrede ve her nesilde yetişen tüm insanlara hükmedecek niteliğini her zaman korur.

İşte yiyeceğin ilk kıssası budur: “Biz suyu döktükçe döktük.” Hiç kimse herhangi bir şekilde bu suyu meydana getirdiğini iddia edemez. Meydana geliş tarihinde veya onun yeryüzüne gönderilmesinde etkili olduğu, fonksiyonu olduğunu söyleyemez. Yiyeceğin kıssası bu yolda kendi yasasına göre sürüp gider. Müdahale kabul etmez.

Sonra toprağı güzelce yardık.” Bu, suyun dökülmesinden sonraki aşamadır. İşte bu aşama kendi kudretinden başka bir kudretle, kendi planlamasında başka bir planlamayla suyun gökten yere indiğini, yeri yardığını, toprağının arasına sızdığını seyreden veya yaratıcısının kudretiyle yerin toprağını yaran ve yeryüzünde havaya doğru yükselen bitkinin acizliğine ve cılızlığına rağmen üzerindeki kat kat ağırlığı yararak çıktığını seyreden, idare eden elin o an yeri yardıkça yardığını, yumuşak, nazik ve körpe olan filizlerin toprağa hâkim olmasını sağlayan Rahman’ın elini gören her ilkel insana bununla hitap edilmesi uygundur. Çünkü bu herkesin gözleri önünde meydana gelen bir mucizedir. Tohumun toprakta çimlenip filizlenmesini düşünen herkes bu mucizeyi görür. Yumuşacık filizin içinde gizli olan gücün bağımsızlığını, özgürlüğünü hisseder.



İnsanlık bilim alanında ilerlediğindeyse Kur’an’ın bu hükmüne ilişkin düşüncesinde yeni yeni boyutlara erişebilir. Yerin bitkiler için yarılması olayında bizim düşündüklerimizin çok ilerisinde düşüncelere ulaşabilirler. Az önce değindiğimiz bilimsel teorinin işaret ettiği korkunç taşmalar sebebiyle yeryüzünün kabuk kısmındaki kayaların ufalanmaları bugünkü bilginlerin yeryüzünü kaplayan ve kabuğu oluşturan sert kayaların ufalanmalarına yardımcı olduğunu varsaydıkları pek çok atmosferde etkili olan faktörleri zamanla yeryüzünde ekime elverişli bir toprak tabakasını oluşturduğu ifade edilmektedir. İşte bu da suyun döküldükçe dökülmesi tarihinde meydana getirdiği suyun yan etkilerinden biridir ve bu Kur’an ayetlerinin değindiği birbirini izleyen olaylarla daha çok uyum sağlamıştır.

İşte bu, ister şu isterse bunlardan başka bir şey olsun, meydana gelen önceki iki ayetin işaret ettiği bu olay sürecin üçüncü aşamasıdır. Bu aşama bütün çeşitleri ve türleriyle bitkilerdir. Burada bu bitkilerin muhataba en yakınlarından insan ve hayvanın en güzel ihtiyaçlarından bazıları zikredilmiştir.

Orada taneler bitirdik.” Bu bütün taneleri kapsamaktadır. İnsanların herhangi bir şekilde yedikleri taneleri ve hayvanların herhangi bir halde kendisiyle beslendikleri bütün taneleriyle beslenmektedir.

Üzümler, goncalar.” Üzüm herkesçe bilinen üzümdür. Sebzeler ise taze ve yaş olarak yenen ve peş peşe koparılan yeşil bitkilerdir.

Zeytinler, hurmalar, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar.” Zeytin ve hurma, her Arap’ın bildiği meyvelerdir. Tüm bahçeleri kapsamaktadır. Bunlar meyve ağaçlarından oluşan ve etrafı duvarlarla çevrilen bahçelerdir. Ayette geçen “GULBEN” kelimesi, GULEBA”’nın çoğuludur. Yani dalları bir birine girmiş büyük ve iri ağaçlar. Meyve ise bahçelerin ürünüdür. EB kavramıysa hâkim kanaate göre hayvanların yiyecekleridir. Hz Ömer (RA) bu kelimenin anlamını sormuş, sonra da bu konuda kendi kendini kınamıştır.



İşte yiyeceklerin hikâyesi budur. Onların hepsi insanı yaratan el tarafından yaratılmışlardır. Herhangi bir aşamada insanlar, üzerinde bir etkisi ve gücü olduğunu iddia edemez. Yere ektiği tohumları ve taneleri o yaratmamış ve icat etmemiştir. Başta bunların yaratılması insan düşüncesinin ve kavrayışının çok ötesindedir. Elinin altındaki toprak aynıdır. Fakat taneler ve tohumlar çok çeşitlidir. Her biri yan yana bakınan tarlalarda meyvesini vermektedir. Hepsi aynı suyla sulanmaktadır. Fakat yaratıcı el bitkileri ve meyveleri çeşit çeşit ortaya çıkarmaktadır. Küçücük tohumda kendisini meydana getiren ağacın tüm özelliğini korumakta ve bunları doğurduğu yavrusuna aktarmaktadır. Bunların hepsi insanlardan habersiz olarak meydana gelmektedir. İnsanlar onların sırrını bilmez, işlerine müdahale edemez ve onların işlerinin düzenlenmesinde insanlara danışılmaz. İşte kudret elinin meydana getirdiği yiyeceklerin hikâyesi budur.

Sizin ve hayvanlarınızın geçimi için.” Belli bir süreye kadar. Bu geçim süresi bir gün sona erecektir. Yüce Allah bu sona erişi, hayatı belirlediği günde belirlemiştir. Bu yararlanma döneminden sonra başka bir şey meydana gelecektir. İnsanlar onu, gelmeden önce düşünmelidir.



فَإِذَا جَاءتِ الصَّاخَّةُ:يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ:وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ:وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ: لِكُلِّ امْرِئٍ مِّنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ:وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُّسْفِرَةٌ:ضَاحِكَةٌ مُّسْتَبْشِرَةٌ: وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌ:تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌ:أُوْلَئِكَ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ:

33-) “Kulakları sağır edercesine yüksek o gürültü geldiği zaman.”

34-) “İşte o gün kişi kaçar kardeşinden,”

35-) “Anasından babasından,”

36-) “Eşinden ve oğullarından,”

37-) “O gün herkesin başından aşkın işi vardır.”

38-) “Bazı yüzler o gün parıl parıldır.”

39-) “Güleç ve sevinçli.”

40-) “Bazı yüzler o gün tozlanmış.”

41-) “Karanlıklar bürümüş onları.”

42-) “İşte onlar hayâsız pis kâfirlerdir.”
İşte dünyadaki nimetlerin sonu budur ve uzun takdire, kapsamlı tedbire ve insanın yaratılmasında ve yetişmesinde atılan her adıma ve her aşamaya en uygun düşen de budur. Bu sahnede surenin girişiyle uyum sağlayan bir sonuç yer almaktadır. Nitekim girişte bir adam Allah korkusuyla geliyordu. Bir adam da ihtiyaç hissetmiyor ve doğru yoldan yüz çeviriyordu. İşte burada bu her iki adamın Allah’ın terazisindeki değeri ortaya konulmaktadır.

Ayette geçen “SAAHHA” kelimesi etkili ve sert bir musiki tonuna sahiptir. İnsanın kulak zarını patlatırcasına bir ağırlığı vardır. Ağızdan çıkıp kulağa ulaşıncaya kadar şiddetli bir gürültüyle havayı yara yara yetişmektedir.

Bu sert ve rahatsız edici melodiyle peşinde gelen sahneye zemin hazırlanmaktadır. Bu sahne kişinin kendisine en yakın olan insanlardan bile kaçıp kurtulmaya çalıştığı sahnedir. “O gün kişi kaçar; kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından.” Kopmayan bağlarla ve sağlam ilişkilerle bağlandığı insanlardan kaçar. Çünkü kıyamet ve gürültü bütün bağları ezip geçmekte ve onları birden koparıp atmaktadır.

Bu sahnedeki korku tamamen psikolojik bir korkudur. İnsanı psikolojik olarak ürkütmekte ve onu kaynağından kopardıktan sonra egemenliği altına almaktadır. Şimdi herkes ne hali görmek durumundadır. Herkesin işi başından aşkındır. Herkesin derdi kendisine yeter. Herkes öyle bir uğraş vermektedir ki çaba ve gayretinin bir zerresini dahi geride bırakmamaktadır. “O gün herkesin başından aşkın işi vardır.”

Bu ifadelerin ardında gizli olan mesajlar ve bunların arasına yerleştirilen sinyaller gerçekten derindir ve ezip geçmektedir. İnsanın vicdanını ve duygularını meşgul eden bu üzüntü ve kederi tasvir etmek için bu ifadeden daha ölü ve kapsamlı bir ifade düşünülemez. “O gün herkesin kendine yeter derdi vardır.”

O günde tüm insanların hali endişelidir. Herkes korku halindedir. Çünkü artık kıyamet gelmiştir. Sonra müminlerin durumlarıyla kâfirlerin durumlarını tasvir etmektedir. Allah kendi terazisiyle onların değerini ve ağırlığını belirledikten sonraki hallerini gözlerimizin önüne getirmektedir.

Bazı yüzler o gün parıl parıldır; güleç, sevinçli.”



Bunlar, nurlanmış, aydınlanmış, sevinçli, güleç, Allah’a yönelmiş yüzlerdir. Rablerine ümitlerini bağlamışlardır. O’nun rızasını elde ettiklerini hissettiklerinden huzur içindedirler. Bunlar korkunç gürültünün korkusundan ve endişesinden kurtulmuşlar, bu nedenle ferahlamış, benzi açılmış, güleç ve sevinç dolu hale gelmişlerdir. Veya varacakları yeri öğrenmiş ve gidecekleri yer belli olmuş. Bu nedenle akılları durduran korkudan sonra içleri açılmış ve sevinmişlerdir.

Bazı yüzler o gün tozlanmış, karanlıklar bürümüştür onları. İşte onlar günaha batmış kâfirlerdir.” Bunlara gelince bunların üzerini de üzüntü ve hüsran tozları kaplamıştır. Zilletin ve büzülmenin karanlığı kendilerini kapatmıştır. Çünkü önceden ne yaptığını bilmektedir ve kendisini bekleyen cezanın ne olduğunu iyiden iyiye anlamıştır. “İşte onlar günaha batmış kâfirlerdir.” Yani Allah’a ve peygamberlerine inanmayanlardır. Onun sınırları dışına çıkanlar, yasaklarını çiğneyenlerdir.



Onlarla onların yüzleri her iki kesimin gideceği yeri tasvir edip çizmektedir. Kelimeler ve ifadelerle tüm özellikleri ve çehreleri gün yüzüne çıkarılmıştır. Kur’an ifadesinin güçlü, ince ve dikkatli dokunuşlarıyla bu yüzler sanki somut hale getirilmiştir.

Böylece surenin başıyla sonu uyum içine girmektedir. Giriş ölçü gereğini yerleştirmekte, sonuç ölçünün neticesini dikte etmektedir. Bu kısa sure onca büyük gerçekleri, sahneleri ve manzaraları, vurguları ve mesajlarıyla özel bir kişiliğe ulaşmaktadır. Bütün bu özellikleriyle sure bu güzel ince yapısıyla kendisine has kimliğini kazanmaktadır.

KAYNAK : FİZİLAL-İ KUR’AN SEYYİT KUTUB


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azrefs.org 2016
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə